Şapka devrimi

Atatürk, Kurtuluş Savaşından sonra kurulan Cumhuriyet yönetiminin, her yönüyle içini doldurma çalışmalarına başlamıştır.Ekonomik kalkınmalara öncelik verilirken bir yandan da çağdaş ülkelerle siyaset ve ticaret alanında girişimlerde bulunulmuştur. Çağdaş ve Demokratik Türkiye Cumhuriyetini yaratmak için birçok alanda Devrimler yapmak zorunluluğu vardı. Devrim yasalarından birisi de 25.11.1925 tarihli 671 sayılı “ŞAPKA İKTİSASI” hakkındaki kanun olup önemli bir yer almaktadır. Bu kanunun çıkmasından önce yüce önder Mustafa Kemal Atatürk’ün uygulama yeri olarak Kastamonu ve İnebolu yöresini seçmesi dikkat çekicidir. Yasanın 1. Maddesinde; Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, İl Genel Meclisi üyeleri, yerel yönetim, özel idareler ile tüm kurumlara bağlı memur ve hizmetliler ŞAPKA giymek zorundadırlar. Türkiye halkının da genel serpuşu şapka olup, buna aykırı bir alışkanlığın devamını hükümet yasaklar.

GEREKÇE:

Aslında hiçbir özel önemi bulunmayan şapka sorunu çağdaş ve uygar uluslar ailesi içine girmeyi amaçlamış bulunmaktadır. Şimdiye kadar Türkler ile diğer çağdaş ulusların tümünün müşterek serpuşu olan şapkanın kabul zorunluluğu ortaya çıkmış ve yüce ulusumuz  bu uygar ve çağdaş serpuşu giymek suretiyle herkese örnek oluşturmuş bulunduğundan, ekte sunulan yasanın kabulünü genel kurula arz ile sunarız. 11 Kasım 1925

Yasa tasarısını sunan milletvekilleri;

Konya (Refik KORALTAN), Kütahya (Cevdet), İstanbul (Hakkı ŞİNASİ), Kütahya (Ragıp), Sinop (Recep ZÜHTÜ), Siirt (Mahmut) İsparta (Muharrem),

Yeni ve modern Türkiye Cumhuriyetinn kurulmasından sonra,uygar ve batılı devrimler çerçevesinde “öz ile biçim” in birbirinin tamamlayıcısı olduğu kabul edilerek, yeni toplum ve yeni insan tipi yaratma amacında, halkın kılık kıyafeti de önem kazanmıştı. Uygar bir devletin bireyleri uygar bir görünüm kazanmalıydı. İlk iş olarak TBMM de yunan serpuşu olan FES yasaklandı. Fesin yasaklanmasına karşın,  sarık, takke vs. gibi uygar görüntü vermeyen serpuşların giyilmesi geleneği sürüyordu.

Yüce Önder Atatürk bu konuya özel önem veriyor, kılığı uygun olmayan bir toplumun, kafa yapısınında uygar olamayacağını vurgulamaya çalışıyordu. Bu nedenle yaptığı yurt gezilerinde halkla yüz yüze söyleşiler yapıyordu.

İnebolu’da yaptığı konuşmada; (27 Ağustos 1925) “Uygarım diyen  Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile yaşamı ile, yaşam biçimi ile gerçekten başından ayağına dış görünüşü ile dahi, uygar ve gelişmiş insanlar olduklarını fiilen göstermek zorundadırlar. Bizim kıyafetimiz ulusal mıdır? Altı kaval, üstü şişhane diye tanımlanacak kıyafet ne ulusaldır ne de uluslararasıdır. Uygar ve uluslar arası kıyafet ulusumuz için uygar kıyafettir. Onu giyeceğiz.”

Uygarlığın coşkun seli karşısında direnmek boşunadır. Yüce Önder 30 Ağustos 1925 Kastamonu konuşmasında; “EFENDİLER; yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen uygar ve bir bütün anlam ve biçimi ile  çağdaş bir toplum haline ulaştırmaktır. Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başına bir bez veya peştamal veya buna benzer bir şeyler atarak yüzünü gizler… Bu tavrın anlamı nedir? EFENDİLER! Uygar bir ulusun anası, ulus kızı bu garip şekle bu vahşi duruma girer mi? Bu durum Ulus’u çok gülünç gösteren bir görüntüdür. Derhal düzeltilmesi gerekir. Gericiliği ve İRTİCAYI  anımsatan örneğin FES, KÜLAH, SARIK, PEÇE, ÇARŞAF gibi örtülerin giyilmesi yasak olacaktır”

Halkımızın öteden beri bilhassa kırsal kesimlerde, özellikle kadınlarımızın başları yazma, eşarp gibi mevsimsel durumu göre örtülüyor. Bu örtünme dinsel inancına, inanışına göre oluyorsa anlamsızdır. Gericiliği, yobazlığı, irticayı ve şeriat hükümlerini yansıttığı sürece, uygar Türk Ulusu’nun kılık kıyafeti budur demek olamaz.

Bu güzel coğrafya üzerinde Atatürk’ün gösterdiği çağdaş uluslar düzeyini aşmakta, birlik, bütünlük, kardeşlik ve barış içinde olmalıyız.

Halil ÖNDER
Bilim Danışma Kurulu Üyesi

 

Top