ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DÜNYA PLATFORMU - ADDP İkinci Genel Kurulu Sonuç Bildirgesi 9 - 11 Haziran 2017 Stockholm - İsveç

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DÜNYA PLATFORMU'NDAN

Dünya Atatürkçüleri Birlik, Beraberlik ve Dayanışma kararlarını İsveç'te bir kez daha yinelediler!

Dünya Atatürkçüleri, Türkiye'nin laik ve parlamenter hukuk devleti olarak kalması gerekliliği konusundaki kararlılıklarını teyit ettiler.

Dünyanın çeşitli ülkelerinden bir araya gelen "Atatürkçü Dernekler"

9 - 11 Haziran 2017 tarihlerinde İsveç'in başkenti Stockholm' de toplanarak, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu değerlerine ve Atatürk ilkelerine bağlılıklarını Dünya'nın dört bir tarafında hep birlikte devam ettirmek yolunda kararlılıklarını tekrarladılar.

Türkiye'de Cumhuriyetin kuruluş değerlerinin sistematik olarak değiştirildiği; iç ve dış siyasette riskli kararlar alınması sonucunda ülkemizin çok hassas bir noktaya getirildiği bu dönemde tüm Dünya'daki Atatürkçülere düşen büyük sorumluluk, ADDP üyesi derneklerin dayanışma ve işbirliğini daha da güçlendirmektir.

18 Eylül 2016 tarihinde Dortmund - Almanya'da kurulmuş olan ADDP'ye üye derneklerden, İsveç toplantısına 16 üye dernek katılmıştır. Bu dernekler:

Atatürkçü Düşünce Derneği, İsveç ADD, İsveç Dalaman ADD, İsveç Goteborg ADD, Malmo Ataturk Kadin ve Genclik Derneği, İsveç Skane ADD, Dortmund ADD, Hessen ADD, Mannheim ADD, Baden - Wurttemberg ADD, Avusturya ADD, Avusturya Voralberg ADD, Norveç ADD, İngiltere ADD, Amerika Atatürk Derneği, Florida Türk Amerikan Derneği.

İkinci genel kurul toplantısında yeni Atatürkçü dernekler de ADDP'ye katılmış, böylelikle platforma üye dernek sayısı 22 ye ulaşmıştır. Bu derneklerin tam listesi aşağıdadır:

 ADD GENEL MERKEZİN İŞ BİRLİĞİ VE ORTAK ÇALIŞMA İÇERİSİNDE OLDUĞU ADDP ÜYESİ DERNEK LİSTESİ

 

• ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ ,

• İSVEÇ ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ, 

• İNGİLTERE ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ,  

• AMERİKA ATATÜRK DERNEĞİ ,

• AVUSTURYA ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ,

• HESSEN ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ - Almanya, 

• DORTMUND ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ –Almanya,

• BERLİN-BRANDENBURG ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ Almanya, 

• KÖLN ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ – Almanya, 

• MAKEDONYA ATATÜRKÇÜLER DERNEĞİ,

• KOSOVA FİLİZLER ATATÜRKÇÜ DERNEĞİ, 

• VORALBERG ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ – Avusturya ,

• FLORİDA TÜRK AMERİKAN DERNEĞİ,  

• BADEN WÜRTTEMBERG ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ –Almanya, 

• DALARNA ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ – İsveç ,

• HILDESHEIM ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ – Almanya,  

• GÖTEBORG ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ – İsveç,  

• MALMÖ Atatürk Kadin ve Genclik Derneği – İsveç ,

• MANNHEIM ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ – Almanya, 

• MİDTJYLLAND ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ - Danimarka,  

• NORVEÇ ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ SKANE,  

• ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ – İsveç, 

 

 

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DÜNYA PLATFORMU Atatürk düşüncesini benimseyen, laik, demokratik ve hukukun üstünlüğünü savunan tüm dünyadaki "Atatürkçü Düşünce Dernekleri" ni kucaklamaktadır.

ADDP, dünyada barış ve istikrarın sağlanması yolunda, Orta Doğu'daki istikrarsızlıklardan kaynaklanan problemlere karşı Atatürk ilkelerinin, özellikle Atatürk'ün refah ve barış içinde bir dünya felsefesinin bir ideoloji olarak öğretilip tanıtılması gerektiğine inanmaktadır. Bu çerçeve içerisinde ADDP nin yurt dışında çalışmaları ses getirici, etkili olmalıdır. ADDP nin bu konuda broşür ve diğer her türlü yayınlar çıkarması, yabancı basın kuruluşları ve yabancı siyasetçiler, tarihçi ve yazarlara yönelik programlar

 

ve çalışmalar yapmaları tüm derneklerin hedefidir. 2017 ve 2018 deki çalışma hedefleri, Türkiye'de seçim konusu ile ilgili gelişmelere göre, sağlıklı bir seçim sürecine ADDP nin yapabileceği katkılar konusunu da kapsayacaktır.

Türkiye'de OHAL koşulları altında yapılan, ve aslında bu şartlar altında yapılması başından beri sakıncalı olan 16 Nisan Referandumu, halka demokrasi ve hukuk alanlarında umut ve güven vereceğine, halkın seçime ve sandığa saygısını daha da yaralamıştır. Sandıktan "Hayır" çıkmıştır. Türk Milletinin mücadele ruhu eskisinden çok daha güçlüdür. ADDP yurt dışındaki Atatürkçüler'in en güçlü sesi olmaya devam edecektir.

Genel Kurul toplantısında katılımcıların oy birliğiyle ADDP nin yeni logosu kabul edilmiştir.

İsveç toplantısına katılan tüm ADDP üye dernek temsilcileri, bu toplantıda alınan kararlar çerçevesinde çalışarak, bundan sonraki ADDP toplantısını 30 Eylül - 1 Ekim 2017 de Almanya'da yapmaya karar vermişlerdir.

ADDP Yönetim Kurulu

 

Haberlerimizden ve etkinliklerimizden haberdar olmak ister misiniz?

Atatürk’ün dil ülküsüne gönül veren yazar, dilbilimci Emin Özdemir’i 1 Eylül 2017 günü yitirdik. O, 46 yıl üç ay, köy öğretmenliğinden üniversite öğretmenliğine değin, eğitimin her aşamasında çalışıyor, yüzlerce genç yetiştiriyor. “Seçenek”, “sözel”, “düşlem”, “alıntı”, “alıntılama”; Özdemir’in dilimize kazandırdığı sözcüklerdendir. 

On beş yıl boyunca Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nda (TDK) yöneticilik görevini yürütüyor, TÜBİTAK’ta yayın danışmanlığı yapıyor. Türkçenin özleştirilmesi, geliştirilmesi ve zenginleştirilmesi savaşımında yüzlerce yazı yazıyor, bunlardan bir kısmı kitaplarında yer alıyor. Pek çok televizyon ve radyo programıyla toplumu aydınlatma görevini severek, heyecanla üstleniyor. 

Emin Özdemir, geçtiğimiz Mart ayında, emekliye ayrılmasından 21 yıl sonra alkışlarla son dersini vermiş… Bu son dersinde öğrencilerine şöyle seslenmiş: "Testle eğitilip, tostla beslenen bir kuşak yetişti. İnsanı insana edebiyat taşır. İnsanı insan kılan da edebiyattır. Öğrencilerime bunu vermeye çalıştım. Ülkemiz alacakaranlık kuşağında. Her şey çocuklarımıza okumayı sevdirmekle başlayacak." 

Bir söyleşimizde Emin Özdemir’e, “edebiyat bize ne katar” diye sormuştum. Yanıtı gençlere seslenişinin açıklaması gibiydi: “Niye sinemaya gidiyor? Niye tiyatroya gidiyor? Niye sergileri geziyoruz? Bütün bunların özünde insanın başka insanlarla bütünleşmesi yatıyor. Bu işlevi edebiyat yerine getirir. Nurullah Ataç’ın güzel bir sözü vardır: ‘Edebiyattan geçmemiş insanın, hayali gelişmez ki başka insanların acılarına, sevinçlerine ortak olsun.’ Edebiyattan geçmek demek; romanlarla, öykülerle, oyunlarla, şiirlerle tanışmak demektir. Onların içerisinde soluk alıp vermektir. Edebiyatla beslenen bir bilim adamı, edebiyatla beslenen okuyucu, tam insan olma yolunda önemli adımlar atacaktır.” 

“Bizim toplumumuzun, insanımızın en büyük dramı tek boyutlu oluşudur. Ben tek boyutlulukla şunu anlatmak istiyorum: Hekimse, hasta kavramından başka bir şeye yönelmiyor, mühendisse, kendi mühendislik alanıyla uğraşıyor. Benim kanımca, hem kendi alanıyla hem de edebiyatın değişik alalarında soluk alıp verecek... Şimdi, romanla, şiirle, öyküyle, masalla tanışmış bir hekimin hastasıyla ilişkisini düşünün, bir de tek boyutlu bir hekimi düşünün... Okurlara bu gerçeği göz önünde bulundurmalarını öneririm. Bilime inandıkları kadar, ütopyaya da inansınlar, çünkü gelecek ütopyalardan doğacaktır. Ben buna inanıyorum. Öbür taraftan edebiyatın ürünlerini de sofralarından eksik etmesinler.” 

Emin Özdemir’le yanlış anımsamıyorsam 2 ya da 3 kez evinde görüştük. Gülümsemesi, sert görünümünü yumuşatıyordu. İlkeli, dürüst, mücadeleci, çok çalışkan, disiplinli bir kişiliğe sahip olduğu hemen anlaşılıyor. İnsanla, umutla, erinçle ve direnmekle ilgili açıklamaları, acısıyla tatlısıyla yıllardan süzülüp gelen sözler... İlk söyleşimizde kendimi konuşmasının büyüsüne öylesine kaptırıyorum ki kasetin dolmuş olduğunu ve teybin durduğunu fark etmiyorum. Emin Özdemir, hiç yüksünmeden o bölümü yeniden anlatıyor. Güzel konuşuyor, yaşamını anlatırken öğreniyoruz ki çocukluktan beri sahip olduğu bir özellik bu. Tartışmacı, vurgulu bir anlatımı var. Yazar, düşünür ve ozanlardan sözler, dizeler aktarıyor, atasözleri, halk deyişleri ile konuşmasını hem güzelleştiriyor hem de vurgusunu güçlendiriyor. Söz dağarcığı çok zengin… İlk kez duyduğum sözcükler kulağımı tırmalamıyor. Bu sözcükler, cümle içindeki yerlerine oturuyorlar, kendilerini yadırgatmıyorlar. Emin Özdemir’in deyimiyle “takır tukur sesler” çıkarmıyorlar. 

Ali Püsküllüoğlu’nun anlatımıyla, yazı, dil, yazma, okuma, öğrenme, öğretme! Emin Özdemir, belki de düşlerinde bile bunlarla düşüp kalkmıştı yıllarca… Türkçemizi zenginleştiren, güzelleştiren pek çok kıymetli eser bırakarak ne yazık ki o da ölümsüz değerlerimiz arasına katıldı. O’nu saygı ve sevgiyle anıyorum.

 10 Eylül 2017

Feyziye Özberk,

 

Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Sekreter Yardımcısı

12 Eylül faşist darbesinin üzerinden 37 yıl geçti. Darbeyi yaşamayanlar için sadece rakamlarla ifade edildiğinde bile ülkenin üzerinden bir silindir  geçtiği apaçık görülüyor. Ancak 12 Eylül darbesinin açtığı yaralar ve kalıcı hasarlar çarpıcı rakamların çok daha ötesinde anlam taşıyor.

 

Ülkemizin bugün içinde bulunduğu içinden çıkılmaz durumun esas sorumlusunun, 12 Eylül darbecileri olduğunu söylemek gerçeğin özetini oluşturuyor. 

 

12 Eylülde çekilen acılar, evlerine ateş düşen aileler dışında unutuldu. Yaralar kabuk bağladı, eski acılar yenileriyle yer değiştirdi. İlk bakışta, hepimizin yaşamından en az 10 yıl çalınmış gibi oldu. Ancak, çalınan  10 yılı yaşanmamış 10 yıl olarak ifade etmek acı gerçeği inkar etmekle eşdeğer. Eğer bu 10 yıl sadece yaşanmamış 10 yıl olsa, sessizce sineye çeker, yaralarımıza tuz basardık. Acı gerçek bunun çok ötesinde. 

 

Franko’nun İspanya’sı, Salazar’ın Portekiz’inde çekilen acılar unutuldu. İspanya ve Portekiz yaklaşık 40 yıl süren bu diktatörlük yıllarını yaşanmamış sayarak yollarına kaldıkları yerden devam edebildiler. Hitler faşizmini yaşamış Almanya, Hitleri kesin şekilde mahkûm ederek faşist dönemin ve savaşın açtığı yaraları sardı ve yoluna çok daha güçlü olarak devam ediyor. Komşumuz Yunanistan, 7 yıl süren Albaylar Cuntası döneminden sonra, darbecileri adil bir şekilde yargılayarak yaralarını sardı.

 

Güzel ülkemiz Türkiye ise, ne darbecileri yargılayabildi, ne darbe döneminde değiştirilen anayasa ve hukuk sistemini geri getirebildi, ne 12 Eylül’ün karanlık yüzünü aydınlatabildi. Tam tersine 12 Eylül sonrası iktidar olanlar, 12 Eylül faşizmini açtığı yoldan ilerleyerek iktidarlarını güçlendirdiler. Siyasi Partiler yasası, seçim yasaları, Üniversiteler Yasası, Sendikalar Yasası, Üniversite ve TRT’nin özerkliği, Senatonun kaldırılması, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası en tipik örneklerdir.

 

Daha önemlisi, Atatürk adını kullanan 12 Eylül darbecilerinin, Cumhuriyet kazanımlarına ve Atatürk devrimlerine indirdiği kalıcı darbelerdir. Bu durumun dünyada eşi benzeri görülmeyen örneği ise ülkemizin kurtarıcısı ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün kişisel ve manevi vasiyetinin yok sayılmasıdır. 

 

12 Eylül öncesinin kanlı ortamını kışkırtıp, sessizce kenarda bekleyen darbeciler, sonraki açıklamalarında darbe ortamının “olgunlaşmasını” beklediklerini açıklayacak kadar pervasız, ABD gizli servis yetkililerinin “bizim oğlanlar başardı” sözünü yalayıp yutacak kadar utanmazdılar.

 

12 Eylül faşist darbe döneminde: 

• 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.

• 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.

• 7 bin kişi için idam cezası istendi.

• 517 kişiye idam cezası verildi. Bu cezaların ellisi uygulandı.

• 30 binden fazla çalışan “sakıncalı” raporu ile işten atıldı.

• TBMM lağvedildi. Tüm siyasi partiler, dernekler kapatıldı. 

• Anayasa Mahkemesi ve sendikalar askıya alındı.

• Yasama, yürütme ve yargı tek kişi elinde toplandı.

• 14 bin kişi yurttaşlıktan atıldı.

• 30 bin kişi mülteci olarak yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

• 300 kişi gözaltında kuşkulu şekilde öldü.

• 171 kişinin işkencede öldüğü belgelendi.

• 3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesi ve 47 hakimin işine son verildi.

• 400 gazeteci için 4 bin yıldan fazla ceza istendi. 3 bin 315 yıl ceza verildi. 

• Cezaevlerinde 299 kişi yaşamını yitirdi.

• 14 kişi açlık grevlerinde öldü. 16 kişi kaçarken, 95 kişi çatışmada vuruldu.

• 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi. 43 kişinin intihar ettiği söylendi.

• Zorunlu din dersi ve siyasal yasaklar getirildi.

• 388 bin kişiye pasaport yasağı getirildi.

Listeye, yasaklamalar, sansür, gazete kapatma, toplatma gibi pek çok çarpıcı rakam daha eklenebilir.

 

Bugün, sabah akşam darbelerden şikayet edenler ve onların siyasal öncüleri, yukarıda sıraladığımız olaylardan çok sınırlı şekilde etkilendiler ya da hiç etkilenmediler. Bu kadrolar 12 Eylül döneminin elverişli koşullarında sinsi şekilde özellikle yargı, polis ve asker içinde örgütlendiler. Sonraki dönemlerde de bugünkü siyasal iktidarın kanatları altında siyasal kadroları elde ederek 15 Temmuz 2016 günü ABD destekli yeni bir darbe girişiminde bulundular.

 

12 Eylül darbesinin “nimetleri” ile iktidara gelip iktidarlarını sürdürenler bu darbenin hesabını sormadıkları sürece darbelere karşı olduklarını söyleyemezler.

 

12 Eylül darbesinin geçmişimizden ve geleceğimizden çaldıkları, bu saatten sonra geri verilse bile, Türk halkından ve ülkemizden çalınan değerler asla geri gelemez.

 

Lütfü Kırayoğlu

 

08.09.2017     

 

Genel Başkanımız Tansel Çölaşan Saygın Yazar Muzaffer İzgü'nün evinde ailesine taziyelerini sundu.

Ülkemizde spor, özellikle de futbol, siyaset kadar yoğun konuşuluyor. Bir zamanlar insanların siyaset konuşmalarındansa, spor konuşmaları tercih ediliyordu. Ancak son yıllardaki siyasal gelişmeler sonucu muhalefet futbol sahalarından yükseliyor.

 

Futbol konusunda da en çok, Milli Futbol Takımı ile futbol takımlarının oynatabilecekleri yabancı oyuncu sayısı konuşuluyor. Bunca işi arasında Başbakan bile bu konuya değindi. Bu konunun, yani futbolun geldiği bu durumun, bu seviyeden gündeme gelmesinin ülkemizde uygulanan özelleştirme ve kaynakların yabancılara teslim edilmesi politikaları ile çok sıkı benzerliği var.

 

Türkiye, Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrası, yanmış yıkılmış topraklar üzerinde, yepyeni bir ülke, ulusal tarım, ulusal sanayi, enerji, ulaşım, iletişim tesisleri, bankacılık sistemi yanında milli kültür ve eğitim kurma savaşına girişti. Emperyalizmin bütün engellemelerine rağmen Cumhuriyetin 10. yılında, 10. Yıl Marşında ifadesini bulan olağanüstü bir sanayi hamlesine girişildi. Uçak ihraç eder hale geldik.

 

Aynı dönemde büyük Atatürk’ün “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim” şiarı ile sporun her alanında da büyük bir atılım gösterdik. Atletizmde, güreşte ve futbolda bütün olanaksızlıklara rağmen başarılar elde edildi. Kamu fabrikaları, spor kulüpleri kurarak değişik alanlarda çalışanlarının spor yapması yanında, sporda başarılı olanları işletme içinde değerlendirmek üzere bünyesine aldı. Amatör sporun yaygınlaşmasını destekledi. Şimdi artık birer birer yok edilen Atatürk stadyumlarının hepsinde atletizm pistleri oluşturuldu. (Şimdilerde atletizm pistleri kaldırılarak arena adı verilen stadyumlarda izleyiciler birbiri ile kavga eder hale getirildi.)

 

Spora bakışın böyle olduğu yıllarda, olanaksızlıklar nedeniyle, tarla görünümünde olan sahalardan yetişen futbolcularımız, Macaristan, Berlin, Moskova zaferleri ile yurda döndü.

 

Türkiye’nin sanayiini geliştirme adına, yabancılarla ortak tesisler kurduğu 1970’li yıllarda ülkemize, sınırlı sayıda yabancı futbolcunun girişine de izin verilmişti. Bu iznin gerekçesi futbolun gelişmesi ve sporseverlerin tribünlere çekilmesiydi. 

 

1971 yılında kurulan TOFAŞ Otomobil Fabrikası, o yıllarda neredeyse tamamen yabancı parçaların montajını yaparak üretime geçmişti. Ne var ki bir koşul vardı. Her yıl yerli parça oranı artırılacak, sonunda, tamamen yerli parça ile üretim yapılacaktı. Diğer otomobil fabrikaları ile başka sektörlerdeki yabancı ortaklı işletmeler de böyle kuruldu.  TOFAŞ ve RENAULT örneğinden gidersek, bu işletmelere yerli parça üretmek için yarışan mevcut yan sanayi tesisleri ile, yeni kurulanların çabaları, bu otomobil fabrikalarının kullandığı yerli parça oranı 1980’lerin sonunda rekor seviyeye yükseldi.

 

12 Eylül darbesi ile birlikte dayatılan “liberalleşme” ya da “globalleşme” politikaları yoğun bir özelleştirme ile sınırsız yabancı sermayeye özgürlük propagandaları, ülkemizi bugün içinde bulunduğumuz her türlü tesissimizi elden çıkarma, zarar ediyor gerekçesi ile yok etme sürecini getirdi. Ne petrokimya tesislerimiz kaldı, ne haberleşme tesislerimiz, ne limanlarımız.

 

Ardından gelen umutsuz AB macerası adına, Gümrük Birliğine girme gafleti, “Gümrük duvarları ardına saklanarak gaz tenekesi gibi otomobilleri halka kazıklama” propagandası ile kabul ettirildi. Bu dönemde, Bursa’daki TOFAŞ fabrikasının kapısındaki TOFAŞ yazıları sökülerek küçültülürken, her tarafa  FİAT yazıları kondu.

 

Aynı dönemde futbolda “Yugoslavya’nın, Romanya’nın “tapon” oyuncuları yerine, milyon dolarlık “yıldız” futbolcu transfer etme ve yabancı sayısını artırma sürecine girildi. Otomobil fabrikaları, Gümrük Birliğinin getirdiği ithalat kolaylıkları ile yeniden yabancı parça kullanmaya başlarken, zor duruma düşen yerli yan sanayi tesislerinin hisseleri el değiştirdi. Bazı firmalar yabancılara geçti ya da yabancı hisse oranları arttı. 

 

İlginçtir, bu sıkıştırma ile Koç gurubu TOFAŞ Pazarlamadaki hisselerini İtalyanlara kaptırdığı yıllarda, Orhangazi’de kurulu Koç gurubuna ait KAV Kibrit Fabrikasının kapısına Swedish Match adı konarak İsveç’e satılıyordu. Bir sure sonra da gümrük kolaylıkları ile ucuza giren ithal çakmaklara yenilerek kapısına kilit asıyordu. Yine yabancıların eline geçen turistik oteller, müşterilerinin kullanımı için otel odalarına ithal kibrit koymayı ithal çakmaklara tercih ediyordu.

 

Tam da bu yıllarda, Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması sonrası, İtalya’ya gitmesinin yarattığı tepkiyi azaltmak adına, “ünlü” Türk antrenör ve FETÖ’ye angaje olmuş bazı futbol “yıldızları” İtalya’ya transfer edilip, FİAT reklamında oynatılırken, daha yüksek transfer ücretleri ile spor yaşamının sonuna yaklaşmış yabancı futbolcular ülkemize hücum ediyordu.

 

İşte bu dönemde otomobil fabrikalarında kullanılan yerli parça oranı da minimum seviyesine inerken, otomobil fabrikalarına parça üretmek için ülkemize gelen bazı yabancı firmaların ürünleri de yerli parça sayılıyordu . Yine ilginç rastlantı, aynı yıllarda yabancı oyuncuların hücumu nedeni ile, yerli oyuncular kendilerini gösteremediği için, Milli Takımımız oyuncu bulamaz hale geldi ve ülkemize transfer olmuş siyahi oyuncular Türk vatandaşı yapılarak Milli Takımda oynatılmaya başladı.

 

Otomobil fabrikaları için yabancı sermeye ile üretilen yerli parça olayı ile Milli Takımda 38 kez forma giyen Mehmet Aurelio birbirinden farklı olaylar değildi. Öte yandan yerli yan sanayicinin kötü üretim yaptığı iddialarına karşılık, yurtdışına satış yapabilmeleri ile, yurt dışında futbol yaşamına başlayan Türk gençlerinin Milli Takımın ana gövdesini oluşturur hale gelmesi de benzeri olaylardı.

 

Geçtiğimiz günlerde Milli Takımımızın oymadığı iki maçı da çok kısa süreliğine izledim. TV kanalını açtığımda uzun süre Milli Takımımızın hangisi olduğunu algılayamadım. Forma bile tamamen yabancıydı. Bordo Siyah renkli takımın Türk Milli Takımı olduğunu kavradığımda, bu kez çok sayıda oyuncunun adı Türk olmalarına rağmen, kulağıma yabancı geldi. Çoğu Avrupa takımlarında yetişmiş yetenekli genç sporculardı.

 

Bu duruma futbol liginizde artık bazı takımların tamamen yabancı futbolculardan oluşması  ve yerli oyunculara fırsat tanınmaması yol açmıştı.

 

Yok pahasına elden çıkardığımız, göz bebeğimiz TEKEL’in özelleştirme furyası sırasında iki kez el değiştirdikten sonra, yabancı tekellerin eline geçmesiyle, yabancı sigaralar yanında bizim yerli markalarımızın,  içine yabancı tütün konulduktan sonra halkımıza fahiş fiyatlarla satılması ile, futbolumuzun bugün geldiği durum ne kadar da birbirine benziyor.

 

Lütfü Kırayoğlu

 

07.09.2017