Bursa Nutku

BURSA NUTKU

“Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”

1. Kendisiyle bir söyleşi yaptığım Turgut Özakman Atatürk dönemindeki kalkınmayı “Türk mucizesi” olarak değerlendiriyor ve şöyle diyordu: “O yıllarda gerçekleştirilen iki ayaklı bir kalkınmadır. Birinci ayak maddi kalkınmadır. Fabrikaların, köprülerin, yolların yapılması, ikinci ayak ise sosyo-kültürel kalkınmadır. Eğitim, sanat, spor, medeni kanun vb.” 

Tarihçi yazar Prof. Dr. Sina Akşin de Atatürk dönemine özgü bu kalkınmayı “Topyekûn kalkınma” olarak tanımlıyor. Şöyle diyor: “Atatürk devrimini, yalnızca devletçiliğe ya da kültüre indirgeyenler var. Hepsi birden var. Bilim, kültür, eğitim, iktisat, sanat, müzik, resim, spor, ahlak… Atatürk’te topyekûn kalkınma anlayışı var. Hiçbirinde öncelik yok; çünkü hepsi önceliklidir. Suudi Arabistan’da da güzel yollar, binalar, en modern teknolojiler, uçaklar, bilgisayarlar var. Ama hepsi Ortaçağın hizmetinde orada…”

Kalkınma uzmanı olarak sizin değerlendirmeniz nedir? Atatürk dönemindeki kalkınmayı, 21. Yüzyılda ülkemizde yeniden yaşama geçirme şansımız var mı? Ne dersiniz?

Egemen söylem bütünsel kalkınmayı hatta onun bir dalı olarak görebileceğimiz ekonomik kalkınmayı Gayri Safi Milli Hasıla’daki (GSMH) yıllık değişim oranına ve ekonomik büyüklüğe indirgemiş durumda. Bunun çarpıcı örnekleri Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünlerdeki iktidar partisinde görülüyor. Gerek Cumhurbaşkanı gerekse ekonomiden sorumlu bakanlar, yıllık büyüme oranlarından veya Türkiye’nin hacimsel olarak ekonomik büyümesini öne çıkartmayı tercih ediyorlar. 

Ülkelerin kişi başı milli gelirleri üstüne konuşmak, büyüme rakamları veya ekonomik büyüklüğünden bahsetmek var olan kaynakların nasıl dağıtıldığı hakkında hiç bir bilgi vermiyor. Daha geniş bir tanımlama yaparsak ekonomik büyüklük ve GSMH’da yaşanan yıllık değişim oranı, söz konusu ülkede yaşayan insanların hayat kalitesini açıklamaktan çok uzak. Örneğin söz konusu ülkede kaynakların dağılımı eşit mi, bu kaynağın ne kadarı ücretsiz sağlık ve eğitim hizmetlerine aktarılıyor? Sağlık hizmetinin kalitesi nedir, eğitim hizmeti ücretsiz olarak ve eşit kalitede bütün ülkede verilebiliyor mu? Ülkede doğan her çocuğun girdiği hayat yarışında fırsat eşitliği var mı, yoksa  yüksek gelir grubuna ait ailede doğanlar iyi beslenip, iyi okurken, yoksul bir ailenin çocuğu olmak, toplumun hep ezilen kesimine ait olmak ve ömür boyu sığınılan bir “kader” açıklamasına mı dönüşüyor?... 

Ülkenin geri kalmış bölgesinde doğan bir çocuk, basit bir hastalıktan ötürü yaşamını kaybedebiliyor mu, çocuk çağında evlendiriliyor mu, töre adı verilen bir kavramla yaşam hakkı elinden alınabiliyor ve bu durum toplumun yöneticileri, adalet sistemi tarafından kabul görüyor mu? Kız çocukları ve daha sonra kadınlar dinin gereğidir diye sosyal hayattan uzaklaştırılıyor, eve kapatılıyor, yaşamı boyunca yeri ikinci sınıf, görevi kocasını memnun etmek olarak çiziliyor mu? Dahası bu olguları bir ülkenin yönetici sınıfı övüyor ve cesaretlendiriyor, yazar çizer entelektüel adı verilen bir başka kesimi de işte ileri demokrasi budur diyor mu? Böyle yazar çizerler o ülkede hala medyada ilgi görüyor mu? Milletvekilliği görevini sürdüren birisi şeriat bilmeden matematik bilsen ne olur diyebiliyor ve hala milletvekili olarak bu ülke vergilerinden toplanan paralarla maaş alabiliyor mu? 

İlan edilen kişi başı milli gelirden ve büyümeden kim ne kadar pay alıyor? Bu kaynaklar şeffaf mı dağıtılıyor? Elde edilen büyüme dış borçlanma ve ithalatla mı sağlanıyor, üretim ve verimlilik artışı ile mi sağlanıyor? Geri kalmış yörelerde Sorular gittikçe berraklaşırken yenileri ekleniyor. 

Ben size kendi kalkınma tanımımı aktarayım; Kalkınmış bir ülkenin devlet aygıtı her vatandaşının hayatını nasıl yaşayacağı ve nasıl yönlendireceğinin kendi öz projesi olduğu gerçeğini kabul eder ve bu bireysel projenin gerçekleşebilmesi için bütün vatandaşlarına fırsat eşitliği yaratacak ekonomik ve sosyal düzenlemeleri hayata geçirir.

Bir ülkede yaşayan insanların o ülkede var olan kaynaklar ve zenginliği üstünde söz sahibi olması, ver olan ve yenisi eklenen kaynakların nasıl bölüşüleceği, nerelere öncelik verileceği üstüne söz söyleme yetkisi kalkınmanın temel bir fonksiyonudur. Bu sorunun çözümü temsili demokrasi ve katılımcı demokrasinin sağlıklı çalışması ile mümkün oluyor. 

Kalkınmışlıkla halkın yönetime katılması arasında çok paralel bir ilişki var. Halk temsili demokrasi sayesinde tercihlerini parlamentoya yansıtır. Katılımcı demokrasi ise o dönem için seçilen iktidarın faaliyetlerini denetlemesini ifade eder. Sendikalar, meslek odaları, üniversiteler, sivil toplum örgütlenmeleri, bağımsız basın katılımcı demokrasinin aktörleridir. 

Ülkemizde “sözde” temsili demokrasi uygulanıyor. Temsili demokrasi halkın belli bir süre için kendini yönetmesini istediği yöneticileri seçmesi anlamına geliyor. Türkiye’de bu uygulama sözde yapılıyor. Çünkü (1) halk millet meclisinde görmek istediği temsilciyi seçemiyor. Partiler kanunu gereği bu seçimi halk adına parti genel başkanları yapıyor. Doğal olarak seçim genel başkanın kendi tercihleri, arzuları ve hırsları üzerine şekilleniyor. Halkın seçimi ile meclise giden vekil aslında halkın seçimini temsil etmiyor. Böylece halkın yönetimden dışlanmasının ilk adımı atılıyor. (2) Seçilen vekil doğal olarak halkın istekleri doğrultusunda değil kendisini seçen genel başkanın istekleri doğrultusunda kararlar alıyor. (3) Temsili demokrasi ülkemizde seçim sistemi ile de aksıyor. Yüzde 10 barajı ve d’Hont seçim sistemi halkın kendisini temsil etmesini istediği partilerin baraj altında kalması sonucunu doğururken, hem oylar boşa gidecek düşüncesi seçmeni inanmadığı partiler için oy kullanmaya itiyor, hem de oy verdikleri partinin tam zıttı düşünceleri savunan partinin milletvekili sayısı artıyor. 

Katılımcı demokrasinin öğelerini daha önce sıralamıştım. Ülkemizde 1980 askeri darbesi katılımcı demokrasinin en önemli öğelerinden olan sendikaları silmeye yönelik uygulamalar yaptı. O yıldan bugüne kadar, o darbe düşüncesinin ürünü olan iktidarlar aynı politikaları devam ettirdiler. Bugün ülkemizde sendikalı işçi sayısı ülkemizde 1 milyona kadar geriledi. Bu sendikaların ise bir kısmının yönetimi zaten “gücü” çarpık bir seçim sistemi ile elinde tutan iktidarlar tarafından düzenlenmiş. Son dönem odalara yapılan baskılar iyice bunaltıcı noktaya geldi. Sivil toplumlar içinde gerçekten denetim ve eleştiri mekanizmasını geliştirenler ise yöneticileri tutuklanarak sindiriliyor. Rektör atamalarındaki uygulamalar, üniversitelere kurulan baskılar, üniversiteleri susturmak amacı ile düzenlenmiş uygulamalardı, sonuç alınmış gibi görünüyor.

İşlemeyen temsili demokrasinin yarattığı “güç”, katılımcı demokrasiye hiç izin vermiyor. Halkın büyük bir kısmı bütün ekonomik hayattan dışlanmış durumda. Yeni kurulan paylaşım ve bölüşüm modelinde tarikatçılık tek egemen belirleyici. Dışlananlar içinde ülkenin girişimcileri, yatırımcıları, küçük orta büyüklükte işletme sahipleri, işçileri, memurları, gençleri, beyaz yakalı yöneticileri, iyi yetişmiş beyinleri, emeklileri de var. Gençler arasında işsizlik yaygın bir sorun. Toplumun iyi yetişmiş kesimi potansiyelinin çok altında değerlendirildiğine inanıyor. Sistem onları dışlıyor. Yapmak istediklerini hayata geçirmelerine izin vermiyor. Yaratıcılıklarını ve girişimciliklerini öldürüyor. 

Ülkeden bir parça toprağı koparma projesini yürüten dış konjonktürle, ülkeyi din devletine dönüştürmek isteyen iç konjonktür denk geldi. İkisinin de amacı Atatürk’ün kurduğu laik ve üniter yapıyı dağıtmak için Atatürk ilke ve devrimlerinin içini boşaltmaya çalışıyor. Güven duyulan kurumlar bir bir çökerken, hepimizin ihtiyaç duyduğu yargı adaletsizliğin merkezine dönüştü. Anayasamızın 34. Maddesinde yer alan “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” maddesine rağmen gösterilerde sayısız yaralanma, ölüm ve şiddet sahneleri izleniyor. Halkın güvenliğinden sorumlu kolluk kuvvetleri, şiddet kullanmadan gösteri yapan halka karşı ölesiye şiddet uyguluyor. Talimat halk iradesini kullandığı iddiasındaki “güç”ten geliyor, sandıktan çıkmayan bir halk iradesi.

Güçler ayrılığı ilkesinin bittiği bir düzende iktidar partisi ekonomik kaynakların dağıtımını tamamen kendi kontrolüne geçirmiş durumda. Sadece göz önünde olan büyük ihaleler değil, kamu ve belediyelerden alınan büyük-küçük bütün işler için iktidar partisine yandaş olma özelliği aranıyor. Zaten hemen bütün sektörlerde parti paydalarının ortak olduğu şirketler kuruldu. Ekonomik sistemin çarkları içeri sadece yandaşları veya yandaş gibi davrananları alacak biçimde dönüyor. Bu çarklar sadece büyük küçük ihaleler değil, devletin bütün harcama ve yatırım kalemlerinde aynı derecede işliyor. Bürokraside yandaş veya yandaş görüntüsü vermeyenlerin yükselmesi, yönetici pozisyonuna gelmesi, istisnalar hariç imkansız. Liyakat, tecrübe, yetenek gibi kriterler dışlanmış durumda. Yeni iş başvurusunda bulunan, iş hayatına yeni katılan veya işsiz kalıp iş arayan vatandaşların iş bulma şansı iktidar partisine yakın referans bulmalarından geçiyor. 

1980’den başlayarak küreselleşmeye hazır olmadan geçiş yapan ülkemiz yüksek teknolojiye dayalı üretim yapamadı. Küresel rekabette emek yoğun sektörlerle var olmaya  çalışan ekonomimiz özellikle 2002 sonrasında yurt içi üretim yerine ithalatı destekleyen bir yapıya yöneldi. Bunun sonucu olarak ithalat ve dış ticaret açığının yanı sıra cari açık ve borçlanma da süratle yükseldi. Emek yoğun sektörlerde en büyük girdi maliyeti “emeğin ücreti” olduğu için, küresel rekabet arttıkça bu maliyet baskılanmaya çalışıldı. Kaçak, sigortasız çalışma, kötü iş koşulları, düşük ücret mavi yakalı iş dünyamızın tek gerçeğine dönüştü. Güneydoğu Anadolu gibi geri kalmış bölgelerde ekonomik ve sosyal gelişimini sağlayacak projeler hakkıyla uygulanamadı. Tarım sanayine geçişi başaramayan, kapitalist ilişkileri gelişmemiş, tarım ve hayvancılığı geri kalan ekonomisi, feodal toprak ağalığı ve aşiret düzeni içinde ortaçağı yaşayan sosyal düzeni ile Güneydoğu Anadolu terör örgütüne teslim oldu. Bunun doğal sonucu olarak bölgede yaşam mücadelesi veren vatandaşlarımız çareyi batı bölgelerine göçmekte buldu ve başka şekliyle eski dramlar devam etti. Başta İstanbul olmak üzere bir çok şehir büyük bir göç aldı. Günlük yaşam bu şehirlerde yaşayanlar için çok çileli hale geldi. İşte burada çok kısa olarak özetlenmeye çalışan durum kalkınma mücadelesini başaramamış bir ülkenin fotoğrafıdır. Taksim direnişi adı ile bütün ülkeye yayılan olaylar ise son 10 yılda ağırlığını gittikçe arttıran bu geri kalmış düzene duyulan öfkenin dışavurumdur. 

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin Kalkınma Hamlesi

Yazının başlangıcında kalkınmanın tanımını bir cümle ile yapmıştım. O tanıma göre, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtuluş savaşı sonrası kuruluşu ve hayata geçirilen devrimler, dünya tarihinin gördüğü en önemli, en hızlı ve en insancıl kalkınma hamlelerinden, en önemli demokrasi inşalarından birisidir, benim şimdiye kadar gördüğüm en başarılısıdır. Siyasal, sosyal, ekonomik, hukuk ve eğitim alanında yapılan devrimler ile ortaya konan model, her vatandaşın hayatını özgürce kurgulayabilmesinin önünü açarken, fırsat eşitliği ile bu kurgunun hayata geçebilmesi için uygun koşulları da yaratıyordu.

Kurtuluş savaşını kazanan Mustafa Kemal, Osmanlı’nın çöküş devri, 1. Dünya Savaşı ve ardından verilen kurtuluş mücadelesi sonucu beşeri ve fiziksel sermaye açısından bitik bir ülke ile karşı karşıyaydı. Kuşkusuz kendisine önerilen saltanatın devamını sağlayabilir, hem kaldırılması ile oluşan tepkilere engel olur, hem de kendisi bu makama gelebilirdi. Daha sonra girişilen mücadeleyi inceleyince, bunun daha kolay bir yol olduğu görülüyor. Tek kişinin bölünmez hakimiyeti, bu hakimiyetin ömür boyu sürmesi ve babadan oğula geçişi ilkesine dayanan bir yönetim biçimi olan padişahlık. Ve bu gücü pratikte pekiştiren İslam dinin liderlik makamı olan halifelik. İkisi birleşince sadece ülkede değil bütün İslam coğrafyasında sürdürülebilecek görkemli bir kişisel hükümdarlık anlamına geliyordu. Osmanlı İmparatorluğunda beraber yürütülen bu ikili güce dayanan sistemde, halk padişahın kölesi ve dini liderin kulundan öte bir söz hakkına sahip değildi. Bu yönetim biçiminde Batının her zaman sözde savunduğu ilkeler; ne özgürlük, ne kişisel gelişim, ne seçme ve seçilme hakkı, ne temsili, ne katılımcı demokrasi bulunmuyordu. 

Mustafa Kemal Atatürk bu çağdışı kalmış, karanlık, yobaz yönetim sistemini kendisine getireceği bütün güce rağmen reddetti. Birbirini tamamlayan ve peş peşe hayata geçirdiği üç devrimi; 1) Saltanatın kaldırılması, 2) Cumhuriyet'in ilanı ve 3) Halifeliğin kaldırılması oldu. Bu üç yapısal devrim ile beraber devlet dinin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması ve tarikatların yasaklanması yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin tartışmasız en önemli demokrasi ve kalkınma hamlelerinden birisidir. Bu üç devrim vatandaşlarını köle ve kul statüsünden seçme ve seçilme hakkı bulunan özgür birer birey haline gelmelerinin önünü açıyordu. 

İnsanların tercih ettiği yaşam tarzını özgürce yaşayabilmeleri, bu sebeple örtülü veya doğrudan baskıya maruz kalmaması gerçek demokrasinin ve eş deş değerlendirme ile kalkınmanın temel bir fonksiyonudur. 

Cumhuriyet’in ilanını takiben 1924 senesinde Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile bütün dini okullar, medreseler kapatılmıştır. Osmanlı İmparatorluğunda eğitim sistemi çok başlıydı. Bir yanda medreseler, bir yanda köy ve mahalle imamlarıyla eşlerinin yönetiminde bulunan ve çoğu vakıf kuruluşu olan sıbyan mektepleri ile mahalle mektepleri vardı. Diğer yanda ise misyonerlik okulları ve gelişmiş batı seviyesinde eğitim verme amacı ile kurulan rüştiyeler, idadiler, sultaniler, yüksek okullar ve Darülfünun vardı. Osmanlı İmparatorluğunu gelişmiş modern toplumların 300 yıl gerisinde bırakan ve aslında “olmayan” eğitim ve öğretim sistemi bu kanun ile kaldırıldı. 

Tekke ve zaviyelerin kapatılması ile gericiliğin, bağnazlığın, dogmanın esir aldığı genç beyinlere özgür düşünme, sorgulama, bilimi kullanma, düşüncelerini ve vicdanlarını özgürce geliştirme şansı tanındı. Mustafa Kemal Atatürk bunu; fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir toplum hedefi ile açıkladı. Beşeri sermayesi yani yetişmiş insan gücü açısından batının çok gerisinde kalan genç Türkiye Cumhuriyeti arayı süratle kapatmayı hedeflemişti. 

Öğrenmesi zor, bizdeki kullanımı eksik ve yetersiz, gelişmiş dünyanın dışında kalan Arapça harflerin yerini Latin harfleri aldı. Kalkınmanın uluslararası kriterlerinden birisi olan okuma yazmanın bütün topluma yayılması ve Türkçenin geliştirilmesi için pek çok çalışma yapıldı. İlköğretim mecburi ve parasız hale getirilirken, her yaştan kişiye okuma yazma öğretmek amacıyla Millet Mektepleri açıldı. Osmanlı İmparatorluğundan devralınan yaklaşık yüzde 10 seviyesinde olan okuma yazma oranları kısa süre içinde hızla yükseldi. Eğitim ve öğretimi yaygınlaştırmak için çok sayıda ilk, orta, lise ve öğretmen okulu açıldı. Mesleki ve teknik öğretime önem verildi. 1933 yılında ilk modern üniversitemiz olan İstanbul Üniversitesi açıldı.

Her şeyi bir kenara bırakın, insan hakları, demokrasi, özgürlük, bilim gibi evrensel değerleri baş tacı eden gelişmiş batı toplumu için Mustafa Kemal Atatürk en büyük demokrat, en önemli kalkınma adamı değil midir? Ancak AB raporlarından veya diplomatlarının e-postalarından, Türkiye Cumhuriyetini yaratan ilkelerin itibarsızlaştırılması gerektiğini öğreniyoruz. Amerikalı uzmanlar kalkınmak gelişmek için Kemalizm’i aşmamızı öğütlüyorlar. Ne gariptir gelişmiş batı topluluğu kendi ülkelerinde bu çağdaş değerlere sıkı sıkıya bağlıyken, 21. Yüzyılda bizim ülkemizde “ulemaya sorulsun” diyen Başbakan ve onun partisini desteklerken acaba neyi hedefliyordu?..

Türkiye Cumhuriyeti’nin kapsamlı kalkınma atağı, şeriat mahkemelerinin kapatılması, Medeni Kanun ve Türk Ceza Kanunu ile devam etti. Osmanlı Devleti’nde İslamiyet'in günlük yaşamı düzenlemesi sonucu kadınlar birçok sosyal, kültürel ve siyasi haktan mahrumdu. Örneğin; nüfus sayımında toplama dahil edilmiyorlardı, aile hayatında haremlik-selamlık vardı, yüzlerini peçeyle örtmek kanunlar nedeniyle zaruriydi, evlenme, boşanma ve miras işlerinde ikinci plandaydılar ve devlet memuru olamıyorlardı. Medeni Kanun’un kabulü ile sosyal alanda tam bir eşitlik anlayışı gerçekleştirildi. İsviçre Medeni Kanunu örnek alınarak hazırlanan Medeni Kanun TBMM’de kabul edilerek 17 Şubat 1926 yürürlüğe kondu. Ailede kadın erkek eşitliği, yapılacak evliliklerde resmi nikah yapma zorunluluğu, tek eşle evlilik yapılması esası ve kadınlara toplum yaşayışı içerisinde istedikleri mesleğe girebilme gibi haklar tanındı. Mahkemelerde tanıklık yapma ve miras ile boşanma konularında kadın ve erkek eşit hale getirildi. Türkiye Cumhuriyeti’nde kadınlarımız birçok gelişmiş batı toplumundan önce seçme ve seçilme haklarına kavuştu. 

Bu devrimler bir bir hayata geçerken yapılanların arkasındaki düşüncenin dile gelmiş biçimini yine Atatürk’ün bir sözü ile hatırlayalım; “İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa zincirlerle bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin?” Mustafa Kemal Atatürk 1933’de bu konuşmayı yaparken, 21 Temmuz 2010’da, 77 yıl sonra bu ülkeyi bugün için yöneten kafa; “kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum. Kadın ve erkek farklıdır.” diyerek zihnindeki kadının yerini açıkça resmediyordu. Bugün Güneydoğu Anadolu’da yaşayan kadınlarımızın işgücüne katılım oranı yüzde 6 seviyesinde, töre cinayetleri, çocuk evliliklerinde, berdelde ise bir dram yaşanıyor. 

Cumhuriyetin ilk yıllarında, her alanda olduğu gibi ekonomik alanda da büyük sorunlar bulunuyordu. Ülkede 100 bin kişiye bir doktor, 200 bin kişiye bir mühendis düşüyordu. Anadolu’da ve Trakya’da 12 milyon fakir fukara insan kalmıştı. Beşeri sermayenin yetersizliğini ve bunu gidermek için girişilen eğitim öğretim devrimini yukarıda açıklamıştım. Buna ek olarak fiziki sermaye de bitik durumdaydı. İlkel şekilde sürdürülen tarımsal faaliyetler, dış borçlar, Osmanlı İmparatorluğundan kalan az sayıda verimsiz fabrika ve atölyeler, devlet gelirlerinin azlığı, yolların bakımsızlığı, kara ve deniz ulaşım araçlarının yetersiz oluşu önemli sorunlardı. Ticaret ve finansal sektör yabancıların ve azınlıkların elindeydi. Bir kaç demiryolu ise kapitülasyonlar kapsamında yabancıların yönetimindeydi. İngiltere Başbakanı Lloyd George Sevr anlaşmasının imzalanması sonrası; “Turkey is no more” demişti.

Hangi kalkınmış ülke görebilirsiniz ki böyle bir boyunduruk altında yaşarken, bağımsız bir biçimde ekonomisini planlayacak, üretimini geliştirecek, yatırımlar yapacak. Bu sebeple Lozan görüşmelerinin en çetin konusu Kapitülasyonların üstüne oldu. Emperyalizm bu hakları kaybetmemek için direnip Türkiye Cumhuriyeti’ni sömürmeye devam etmek isterken, Mustafa Kemal ve arkadaşları için bağımsızlık ve kalkınma kırmızı çizgiydi.  Bağımsız bir Cumhuriyet ancak kapitülasyonlardan kurtularak kurulabilirdi. Bu amaç uğruna tekrar savaşmaya hazır vaziyette Lozan’dan çekildiler ve nihayetinde istediklerini aldılar. Lloyd George İngiltere Başbakanlığından istifa etti, “no more” olan o olmuştu!.. 

Bu savaşın ardından en onun kadar bir başka savaş daha başladı genç cumhuriyetimiz için. Ekonomik kalkınma savaşı. Mustafa Kemal ve arkadaşları ekonomik kalkınmanın, hedef konulan muasır medeniyetler seviyesine ulaşmanın lokomotifinin sanayileşme olduğunu kavramıştı. Dünya tarihi incelendiğinde bugün kalkınmış ülke sayılan bütün ülkelerin bir sanayi devrimi geçirdiği, alt yapı, ulaşım, sanayileşme ve teknoloji üretiminin ana kaynağı olan beşeri sermayenin gelişimine verdikleri önem açıktı. 

1933 yılında Türkiye  Cumhuriyeti’nin Birinci  Beş Yıllık  Sanayi Planı hazırlandı ve uygulamaya  kondu.  Bir  yandan  ekonomik ve sosyal altyapı yatırımları hızla gerçekleştirilirken (demiryolları, limanlar,  enerji  vb.) öte yandan Beş Yıllık Sanayi Planı kapsamına giren ve tamamı devlet  tarafından  gerçekleştirilen temel  sanayilerde - mensucat, maden, selüloz, seramik, kimya – yatırımlar başladı ve 7 sene içinde yüzlerce fabrika yapıldı ve üretime geçti. 

Uygulamaya konan devletçilik modelinde iki temel belirleyici dikkat çekiyor; 1) amaç özel sektörü sanayileşmenin dışına çıkartmak değil. Sanayileşme kaçınılmaz olarak devlet öncülüğünde gerçekleşecek ancak özel sermayeyi de geliştirecekti. Bu sebeple düzenlenen bankacılık modelinde İş Bankası ve Ziraat Bankası devletin yürüteceği sanayi hareketinde pay sahibi yapıldı. Böylece sanayileşme ile oluşan sermaye birikiminden hem devlet, hem özel sektör faydalandı. 2) Bütün bu atılımların mali ve moral yükü Türk toplumunu oluşturan sosyal sınıflara adil bir biçimde aktarılabildi yani özveride adalet sağlandı.

Türkiye’nin kalkınma atağını anlatırken emperyalizm ve kalkınma arasındaki çelişkinin altını bir kere daha çizelim; sanayileşmenin olmazsa olmaz kuralı üretim için memleket dahilinde bulunan hammaddenin kullanılmasıdır. Hammaddesi, üretimi ve pazarı kontrol altında tuttuğunuz durumda sanayileşme başarılabilir ve yeni teknolojilerin yarattığı verimlilik artışları ile geliştirilir. Ancak tam bu sebeple de bir başka ülkenin sanayileşmesi diğer ülkelerin çıkarına ters düşer. Çünkü bir ülke ne kadar sanayisiz kalırsa, var olan hammaddesine de, üretimine de, pazarına da o derecede nüfuz edilebilirsiniz. Dönemin iktisat vekili Celal Bayar; “bir başka ülkeyi sanayileştirmemek öyle önemli bir iş haline gelmiştir ki, orada kendine sanayileşmeye karşı olan yandaşları bulmak, hatta yaratmak bu işin parçasıdır” diyerek bu çelişkiye o tarihte dikkat çekiyor. 

O dönemde de bütün bu kararlılığa, inanca ve çabaya rağmen emperyalizm boş durmuyordu. Örneğin Kurtuluş Savaşı döneminde hava kuvvetleri alanındaki zayıflığımızı gören Mustafa Kemal, yeni kurulan Cumhuriyetimizin kendi uçağını üretmesine karar vermişti. Girişimler yapıldı ama sonuç alınamadı. Gelin sebeplerini Cahit Kayra’nın; “Cumhuriyet Ekonomisinin Öyküsü” isimli kitabından biz özetleyelim; “1925 senesinin bahar aylarında Atatürk uçak fabrikası kurulma emrini verir. İşe Almanlarla beraber girişilir. Junkers Şirketi Almanya’dan avadanlık, 5 mühendis, 120 Alman işçi getirir. İşe koyulurlar ve ilerleme kaydederler. Ancak 1. Dünya Savaşından yenik çıkan Alman ekonomisinin kontrolü ABD’nin elindedir. Ve Amerikalılar çok uzun erimli politikalar yapıyorlar. Başka memleketlerdeki uçak yapım işlerini denetliyorlar, köstekliyorlar. Ve Türkiye, Türk politikacıları bunu bilseler de Amerika’nın bu uygulamasına engel olamıyorlar. Devreye ABD’li Curtiss firması giriyor. Daha dün bir bugün iki İran’a uçak hediye ediyoruz. Basın ayakta, alkışlıyor. Halbuki ABD’nin niyeti Türkiye üstünden İran’a girmek. Uçak sanayii zaman içinde iyice çorbaya dönüyor. 1934’te tekrar Almanya’ya dönülüyor; 45 tane Gotha uçağı ülkemizde monte ediliyor. Sonra o bırakılıp Polonya’dan patent alınıyor. O da kalıyor. 1940’ta İngiliz Phillips şirketi ile anlaşılıyor.” Cahit Kayra’nın 1930’ların kadrosu içinde yer alan Suudi Bey’in ağzından anlattığı anılarda uçak sanayiin sonu şöyle bitiriliyor; “Uçak yapmamızı istemeyen dış güçler çeşitli yollardan konunun içine girdiler, yozlaştırdılar ve sonuçta Türkiye’de “Milli Uçak Sanayii” kurulamadı. Batılılar; 1945’lerde siz sade traktör fabrikası yapın. Biz size uçağın alasını veririz dedi ve biz kabul ettik.”

Devlet Planlama Teşkilatı Eski Müsteşarı, Prof. Dr. Bilsay Kuruç “Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi” isimli kitabında  genç Türkiye Cumhuriyetinin sanayileşme çabası için şu yorumda bulunuyor; “Cumhuriyet yönetimi “sanayileşeceğiz” derken, ufak ve hafif sanayilerle, geleneksel çalışma kollarıyla, eskimiş teknolojilerle uğraşmayı, ikinci veya üçüncü sınıf bir sanayi ülkesi olmakla yetinmeyi düşünmüyor. Yönetimin güçlü arzusu doğruca günün ileri sanayi kollarını kurabilmektir. Sanayiin uygarlığa doğru açacağı kapı bu kollara yönelmeye bağlı olacaktır. Sanayiin, çağdaş işbölümünü öğretecek ve düşünce yapısında devrimler yapacak nitelikleri, ancak böyle kazanılabilir.” 

Ne enteresan; Mustafa Kemal Atatürk ve 1930’ların kadroları çağdaşlaşma ve kalkınma ideali ile her yere fabrikalar kurup, demir çelik gibi ağır sanayi yatırımlarını yaparken, 50 yıl sonra, 1980’lerde, Türkiye’ye Dünya Bankası aracılığı ile dış talep ve ticaretle büyümeyi dayatan, bugün en büyük dış ticaret açığı verdiğimiz “ara malları sanayileri yatırımlarını” durdurmayı tavsiye eden isim daha sonraları Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı yapılan Kemal Derviş’ti. 

Tarım ve Köy Enstitüleri

Genç Cumhuriyet nüfusunun yüzde 75’e yakını köylüydü ve geçimini tarımdan kazanıyordu. Bütün olanaklardan, yeniliklerden yoksun olan köylünün yaptığı tarım da verimsiz ve çok basitti. Topraksız köylü, ağaların marabasından öte kölesi durumundaydı. İşe köy kanunu ile başlandı ve ardından Osmanlıdan beri süregelen adaletsiz vergi olarak tanımlanan aşar vergisi kaldırılır. Bütçenin yüzde 25’e yakınını oluşturan bu kaynaktan vazgeçmek tarıma verilen bir destekti. Tarımda makina kullanımı, modern tarım teknikleri ve Ziraat Bankası kredileri etkinleştirildi. Ancak esas mesele toprak reformudur, toprağı kullanan çiftçinin o toprağın sahibi olmasıydı. Cumhuriyetimizin en çetin savaşlarından birisi bu alanda verildi ve çıkarı bozulacak olan büyük toprak sahipleri buna her şeklide engel olmaya çalışmıştılar. Toprak-tarım-köy savaşının en önemli dönüm noktalarından birisi köy enstitüleridir.

Köylüyü eğitmeye yönelik, kendi sistemi ile büyüyen kendi okulunu kendi kaynakları ile yapan ve kendi öğretmenlerini de öğrencilerinden yaratan bu sistemin temel amacı köylüyü, okuyan, düşünen, sorgulayan, dünyayı tanıyan, ne ürettiğini bilen, daha iyisini nasıl üretebileceğini düşünen modern birer Cumhuriyet bireyi haline getirmekti. Sistem kuruldu ve süratle bütün Anadolu’ya yayıldı. 1940’ta sadece dört olan enstitü sayısı, 1946’da 20’ye ulaştı. Öğrenci sayısı binden 11 bin 822’ye ulaştı. Ütopya gerçek olmuştu... Uyanan, düşünmeye ve yaşamaya başlayan köylü halkı hakkını aramaya, sorgulamaya başladı. Bu proje Türkiye Cumhuriyeti’ni hedeflediği muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkartacak, bana göre müthiş bir kalkınma hamlesiydi. Doğal olarak köylünün cehaleti ve çaresizliğinden beslenen büyük toprak sahiplerinin işine gelmedi.

O yıllar 2. Dünya Savaşının sona erdiği ve dünyanın iki kutuplu bir düzleme oturduğu dönemdi. Batı emperyalizminin Osmanlı  İmparatorluğundan neleri   alıp götürdüğünü ve Türkiye’ye neye mal olduğunu olayların içinde  yaşayarak  öğrenmiş olan İnönü,  Türkiye'nin yeni  dünya  coğrafyası   içinde  nerede  durması gerektiği  konusunda kararsızdı. 1944 yılında Bretton Woods anlaşmasına özel bir kimlikte üye olan Türkiye’ye batı, uzun yıllar sonra tekrar kredi önerileri ile geldi. Savaş devam ediyordu. Türkiye’nin savaş içinde duraksamış ekonomik gelişmesine destek olmak için bu finans kaynağına ihtiyaç duyulduğu yönünde bir kamuoyu oluşuyordu. O güne kadar SSCB ile yaptığı antlaşmalar ile önemli atılımlar yapmış olan Türkiye, yeni kaynak önerisi için tekrar yüzünü batıya dönmekte ve batı ile tekrar borç-alacak ilişkisine girmeyi düşünmekteydi. Batının bu kaynak aktarımındaki tek koşulu ise IMF ile müzakere masasına oturulup anlaşılmasıydı. 

Belli bir süre sonra İsmet İnönü, batıya  karşı duyduğu  kuşkuları içinde tutarak batının  yanında  yer aldı. Aslında buna batının yanında demektense ikinci dünya savaşı sonrası kurulan yeni küresel ekonomik düzenin içinde yer almayı seçti diyebiliriz. Bu dönem ABD’nin bütün dünyaya çıkarlarını dayattığı bir dönemdi. Çıkarlar gereği savaş gerekiyorsa savaş, savaş yerine dış borç ve uluslararası yardım ile olacaksa o yolla ülkelerin ekonomik kaynaklarına el koyuyordu. Bu el koymanın adı yapısal reformdu. Bu sistem içine sıkıştırılan, kendi bağımsız ekonomik modelini uygulayamayan ülkeler doğal olarak bir süre sonra ekonomik dar boğaza giriyordu. Her dar boğaza girişte ülke siyasetçilerinin sarıldığı “ip” IMF ve Dünya Bankasınınki oluyordu. Dışarıdan gelecek politikalarla modellerle kalkınan hiç bir ülke olmaması bu sonucu değiştirmiyordu. 

Buraya kısaca değinelim; o dönem küresel olarak mevcut olan dış kaynakla bu dönemki dış kaynak miktar ve davranış biçimi farklı. Bugün sorun dış kaynak bulmak değil, bulunan dış kaynağın vadesi, faizi ve hangi alanlara kullanılacağıdır. Bugünkü dış kaynak bolluğunda, üretim, yatırım, teknoloji geliştirme alanlarında fırsatlar doğdu. Ancak biz bu bol dış kaynağı da ithalatı finanse etmek için kullanmayı seçtik. Üretimi arttıracağımıza azalttık. Bu noktada dönüp IMF ve Dünya Bankasını suçlamak en basiti deyimi ile kolaycılık oluyor. 

Dönelim konumuza. İşte o yıllarda ülkemiz de batının bu stratejisine teslim oldu ve 1923 yılında başlayan bağımsız kalkınma hamlemiz 1946 yılında IMF ile müzakerelere başlayarak son buldu. Çarklar Türkiye için de hemen dönmeye başladı; IMF savaş boyunca Türkiye’de fiyatların arttığını ileri sürüyor ve büyük bir devalüasyonu zorunlu görüyordu. Savaş yıllarında toplam arzdaki daralmadan ötürü Türkiye’de fiyatların yükseldiği doğruydu. Yani toplam arz toplam talebin altında seyrediyordu. Ancak bu noktada durup dikkat edilmesi gereken ekonomik gerçeklik şuydu; Türkiye’nin dışarıya satacak hiç bir malının olmaması olası bir devalüasyonda kendisine hiç bir kur rekabeti sağlamayacaktı, ancak buna karşılık ithal etmek zorunda olduğu bir çok ürün vardı. Ve bu durumda ısrar edilen devalüasyon dışarıdan alınan malların bize maliyetini arttırmaktan başka hiç bir işe yaramayacaktı. Dışarıya satacak malı olmayan Türkiye, kendisine açılan kredi ile, fiyatları katlanmış batı mallarını almak durumundaydı. Bunun doğal sonucu olarak enflasyon da azacaktı. 1946 yılında Türkiye yüzde 100’ün üstünde bir devalüasyon yaşadı. O yıllarda tohumları atılan bu sistem aradan gecen 65 yıl içinde hiç değişmedi... Türkiye sisteme uygun olarak yaşamını sürdüren bir ekonomik sömürgeye dönüşmüştü.

1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin Genel Başkanı Celal Bayar aynı zamanda büyük toprak sahibiydi. Türkiye’nin o dönemde çözmesi gereken en önemli sorun olan ve dönem üstünde konuşulan toprak reformunu yapamayan kadronun içindeydi. Başbakanlığı döneminde Türkiye’nin o dönem itibari ile muhteşem diye adlandırdığım kalkınma projesi olan Köy Enstitülerini kapatma talihsizliğini yaşadı. Güneydoğu Anadolu’da yaşanan sorunların başında derebeylik gibi süren toplumsal ilişkiler, feodal toprak ağalığı, tarikatlar ve aşiretlerin karanlığı vardır. O dönem yapılamayan toprak reformu, tasfiye edilemeyen feodalite, aşiretler ve tarikatlar bugün bize Kürt sorunu olarak dönmüştür. Köylüyü bilinçlendirecek Köy Enstitülerinin yaygınlaşması daha bilinçli bir köylü sınıfı doğuracağı için engellendi ve kapatıldı. Türkiye Cumhuriyeti Güneydoğu Anadolu için yapması gerekenleri yapamadı, Kürt kökenli vatandaşlarımızı feodal toprak ağasının, aşiretin, tarikatın ve terör örgütünün eline bıraktı. 

1950-1980 arasını Türkiye bir yandan Marshall yardımları ile bir yandan plansız programsız hedefsiz kalkınma ve sanayileşme çabaları ile geçirdi. Planlar yapılıyor ama 1930 sonrası yaşanan icraatlar gerçekleşmiyor, planlar hep kağıt üstünde kalıyordu. Bu dönemde yerli sanayimizi korurken, onu geliştiremedik. Türk halkı yerli üreticisi büyüsün diye fedakarlık gösterdi, pahalı ürünleri aldı, kamu bunu böyle planladı ama Türk sanayicisi, korunan, sermaye biriktiren ama dünya ile rekabet edebilecek hiçbir ürünü üretemeyen, teknoloji geliştiremeyen bir noktada takıldı kaldı. Özel sektör bu verimsiz, ilerlemeden duran hali benimserken, kamu da yönlendirme, denetleme ve hatta 1930’da yaptığı gibi bu rolü üstlenmeye kalkmadı. Sonuç dış ticareti zayıf, ekonomisi kırılgan bir Türkiye oldu. 

2. İlan edilen son büyüme rakamına ilişkin yorumunuz nedir? Ülke olarak işsizlik ve benzeri sorunlarımızı nasıl çözebiliriz?

3. Gazetelerde “ikiz açık”tan söz ediliyor. Ülke olarak durumumuz nedir? Ne yapılmalı? Yukarıda uzun uzun anlattığım gibi Türkiye’nin yeniden bir kalkınma programına ihtiyacı var. Kırsal kalkınmayı ayrıca programlayacağız.

Tarımda büyük bir potansiyelimiz var. Gıda geleceğin en stratejik sektörü. Nüfus artıyor, insanlar ne yiyecek? Bizde şu anda hiç kullanılmayan iki Trakya büyüklüğünde toprak var. Kullanılanlarda ise son derece verimsiz üretim yapılıyor. Sadece tarım bugünkü dış açığı kapar. Ayrıca her il için bir envanter yapacağız. Yani elde ne var, kullanılmayan hangi potansiyeller var. Bunu merkezden değil yerel ile beraber saptayacağız. Örneğin Manisa. Manisa sanayi ve ticaret odası, tarımla ilgili odalar, Manisa’daki yatırımcılar, uzmanlar toplanacak Manisa’da mevcut ne üretimi var, bu nasıl geliştirilir? Mevcut üretim ile bağlantılı veya değil başka hangi potansiyel var? Üretilen ürünler hangi pazarlara satılabilir, o pazarların istediği üretim ve paketleme kalitesi nedir, bunlara benzer pek çok yatırım sorularına cevaplar aranacak. Her il için oluşturulan bu mikro kalkınma planları bir makro plana bağlanacak. Makro plan elde mevcut olan ve potansiyeli yüksek sektörleri belirleyecek. İşte bu makro plan Türkiye’nin yol haritası olacak. Teşvikler bu yol haritasın göre belirlenecek. Altyapı, yol, köprü bu plana göre projelendirilecek. Müşterisi olmayan, araç geçmeyen körü yapıp, kıt kaynaklar heba edilmeyecek. Hangi ile hangi meslek okulu açılacağı buna göre belirlenecek. Kullanmadığımız turizm potansiyelimiz için pazarlama stratejileri oluşturulacak. Bunu devlet yapacak. Geleceğini planlamayan hiçbir ülke kalkınmadı. Kalkınma tarihi inşaat yaparak, plansız, programsız kalkınan bir tane ülke bile yazmıyor. Dünyanın bugün geldiği noktada kendi kalkınma planınızı yapmak ve bunun için partnerler aramak durumundasınız. Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerimizi gerektiği kadar geliştiremedik. İhmal ettik. Oraları başka yerlere bıraktık. Halbuki oyunun içinde yer alabilirdik. Buna gücümüz vardı. Kalkınan bir Türkiye’nin her blok ile iyi ilişkiler kurması mümkün olur. 

 

 

 

          Karşıdevrim, son on beş yıllık siyasal iktidar sürecinde, Laik Cumhuriyet’le hesaplaşmasını tamamlamış görünmektedir. Bu süreçte, Türk Ordusu başta olmak üzere, Laik Cumhuriyet’in tüm kurumları önemli ölçüde çürütülmüş, tasfiye edilmiş, dönüştürülmüştür. Devlet içine yerleştirilmiş FETÖ, 15 Temmuz 2016’da Darbe / İşgal girişiminde bulunmuştur. Bu girişim Türk Ordusu ve Türk Milleti birlikteliğiyle bastırılmıştır. Ardından getirilen, halen devam eden ve devam edeceği söylenen OHAL düzenine geçilmiş, KHK yolu açılmıştır. 16 Nisan 2017’de yapılan “şaibeli” halk oylaması sonucunda ise Parlamenter rejimden Başkanlık rejimine geçilmiştir. Bütün yetkinin bir kişiye bırakıldığı, bizdeki adıyla “Partili Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi” olan Başkanlık, uygulamaya geçirilmişse de, 3 Kasım 2019 seçimleriyle yürürlüğe girecektir.

           15 Temmuz 2016 Darbe / İşgal Girişimi’nin üzerinden bir yıl geçmesine karşın FETÖ’ nün siyasal ayağı ortaya çıkarılmamıştır. Ama girişimin bastırılmasında yazılan “destan”ın yeni rejimin başlangıcı olduğu algısı yaratılmıştır.

           16 Nisan 2017 halk oylaması sonucunda, Türk Milleti’nin çoğunluğu Laik Cumhuriyet’in, Parlamenter rejimin yanında yer almıştır. Türk Milleti, 15 Haziran 2017 günü Ankara’da başlayıp 9 Temmuz 2017 günü İstanbul’da biten “Adalet Yürüyüşü” ile demokrasi için direneceğini de göstermiştir. Bu direnişin hukuk için, temel hak ve özgürlükler için, Parlamenter rejim için, demokrasi için devam edeceği anlaşılmaktadır.

           Parlamentoda muhalefet olarak tek ve işlevsiz kalan Ana Muhalefet Partisi’nin Genel Başkanı, yalnız başladığı “Adalet Yürüyüş”ünde, toplumsal muhalefetin lideri olarak ortaya çıkmıştır. Kılıçdaroğlu’nun tek başına yaptığı bu demokratik eylem, toplumsal muhalefetin büyük ölçüde katıldığı ve destek verdiği iktidar yürüyüşünü başlatmıştır. Atatürkçü Düşünce Derneği de bu yürüyüşte yerini almıştır.

           Demokrasi direnişinde oluşan geniş “Cumhuriyetçi Cephe” için görüş ayrılıkları da söz konusudur. Parlamento içindeki milliyetçi muhalefet partisi Devletin var olması açısından siyasal iktidarın devamlılığını zorunlu görmektedir. Parlamento dışındaki sol parti ise Türk Ordusu’nun emperyalizm güdümündeki terör örgütleriyle içte ve dışta sürdürdüğü başarılı mücadelenin sekteye uğramaması, özellikle FETÖ ile mücadelenin sürmesi ve hedefindeki “Milli Birlik” hükümeti için siyasal iktidara destek çıkmaktadır.

           Toplumsal muhalefetin demokratik ve örgütlü direnişi: Yeniden ayağa kaldırılacak, yeniden inşa edilecek olan Laik Cumhuriyet ve Güçlendirilecek Parlamenter rejim içindir. Mümtaz Soysal’ın dediği gibi söylersek: Laik Cumhuriyet’in “çürüyüşten dirilişe” geçirilmesi bir iktidar sorunudur. Bu sorun Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı bir siyasal iktidarla, devrim iktidarıyla aşılacaktır.

           Atatürkçü Düşünce Derneği bu süreçte vazgeçilmez bir ödev ve sorumluluk yüklenmiştir. Yarınlarda topluma yön verecek temel politikaları belirlemek amacıyla ulusal bir çalıştay gerçekleştirilecektir. “ADD ve 2023 Türkiye Cumhuriyeti Çalıştayı, 26 – 27 – 28 Nisan 2018’de yapılacaktır. Çalıştayda: “Atatürkçü Düşünce’nin ana omurgasını oluşturan Ulusal Bağımsızlık, Ekonomik Kalkınma, Laik Toplum, Çağdaşlaşma, Kadın ve Erkek Eşitliği, Eğitim Birliği, Dil, Kültür ve Sanat, Atatürkçü Düşünce Ahlakı gibi temel ilkelerden başlayarak Dış İlişkiler. Kamu Yönetimi, Haklar Düzeni, Eğitim, Kentleşme, Bilim ve Teknoloji, Enerji, Sanayi, Çevre ve İklim, Tarım ve Gıda, Sağlık konuları işlenecektir.” Atatürkçü Düşünce Derneği çalıştay sonunda, bildirilerdeki somut önerilerden hareketle hazırlanacak “2023     bildirge”sini toplumla paylaşacaktır.

           Önümüzdeki süreçte demokrasi için direnecek “Cumhuriyetçi Cephe” bileşenleri ortak akılla, uzlaşmayla, partisiz ve örgütlü hareket edecektir. Bu demokrasi mücadelesi başarılı olacak ve Parlamenter rejime dönüşü sağlayacak ilerici bir Anayasa ile sonuçlanacaktır. 

           Türk Milleti umutsuz değildir. Umudumuz: İlke ve devrimleriyle yolumuzu aydınlatan Atatürk’tür.

 

GÜNGÖR BERK

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ

BİLİM DANIŞMA KURULU ÜYESİ 

 

Yeni müfredat Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz tarafından 

18 Temmuz 2017’de açıklandı. 

Sanırım 2012’de getirilen 4+4+4 düzenlemesinden sonra, AKP’nin eğitim alanındaki laik Cumhuriyet eğitimine karşı ikinci büyük düzenlemesiyle karşı karşıyayız. O yüzden bu değişikliğe, TC Milli Eğitiminin yeni müfredatı yerine, AKP Müfredatı demek daha doğru olur.

 2017-18 öğretim yılında 1.,5. ve 9. sınıflarda uygulanacak bu müfredat Milli Eğitim Bakanının açıkladığı gibi sadeleştirilmiş değil, dinselleştirilmiştir. 

Bilimsellik, tarihi gerçeklere, laik Türkiye Cumhuriyet değerlerine bağlı kalmadan önyargıyla, partizanca hazırlanmış bir müfredat değişikliği.

Görüş aldık, katılımcı bir yöntem izledik denmesine karşın, tam tersine, uyarılar, öneriler, görüşler dikkate alınmadan ben yaptım oldu anlayışıyla hazırlanmış bir müfredat değişikliği.

Hatta Ocak 2017’de açıklanan taslağa göre daha da geri bir müfredat. Ocak ayındaki taslakta laiklik, Atatürkçülük, bilimsellik daraltılmıştı, kesinleşen metinde birçok yerde bu değerler ya kimi ünitelerde temelli kaldırılmış, ya da içi boşaltılmıştır.  

Çağdaş dünyanın kabul ettiği evrim kuramı bütün uyarılara karşın yeni müfredata alınmadı, bunun yerine cihat getirildi.

Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz, öğrencilerin yeterli felsefi altyapıya sahip olmadıkları gerekçesiyle Charles Darwin’in evrim kuramını müfredata almadıklarını açıklamasına karşın, gerçeklerin hiç de öyle olmadığı hemen ortaya çıktı. OECD ülkelerinde 15 yaş ortalamasıyla evrim kuramının okutulduğu (Cumhuriyet 20 Temmuz 2017),  İran’da 5. sınıfta verildiği anlaşıldı.

Sayın Bakanın cihat da dinimizde var, o yüzden koyduk demesi Anayasasında, Milli Eğitim Temel Yasasında laiklik olan bir ülkede kabul edilemez.

Din inançtır, inanana saygı duyulur. Ancak eğitim bir bilimdir. Eğitimde dinde olanlar değil bilimde olanlar temel alınır.

Türkiye Cumhuriyeti 3 Mart 1924 Öğretim Birliği (Tevhid-i Tedrisat) yasasını onun için getirdi. Bu yasa bugün de geçerli.

Daha önce de söyledik; müfredat Arapça bir sözcük, müfredat, öğretim konuları, izlence demek.

Müfredatlar yani konu başlıkları bilimsel, sanatsal anlayışla hazırlanır. 

AKP’nin tek başına iktidar olduğu 3 Kasım 2002 tarihinden bu yana adım adım eğitim dinselleştirildi, özelleştirildi. İmam Hatip okullarının sayısı hızla artırıldı. Ancak eğitimde nitelik artmadı, tam tersine düştü. Bunun en büyük kanıtı PISA sonuçları, OECD sıralamasında eğitimdeki yerimiz.     

Ülkemizin ve çocuklarımızın geleceğini belirleyecek müfredatın bu biçimde değiştirilmesi kabul edilemez.

Bu köklü değişiklik, Anayasaya, imzaladığımız Çocuk Hakları Sözleşmesine, 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Yasasına, 3 Mart Öğretim Birliği (Tevhid-i Tedrisat) Yasası’na aykırı olduğu gibi, laik Türkiye Cumhuriyetinin değerlerine, felsefesine, eğitbilim ilkelerine de aykırıdır.

Mustafa Gazalcı

ADD Bilim Danışma Kurulu Üyesi

Lozan Barış Antlaşması’nın doksan dördüncü yıldönümündeyiz. Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmesinden sonra, 10 Ağustos 1920 de, Sevr Antlaşması imzalanmıştı. Sevr Antlaşması’na dayanarak, Anadolu emperyalist devletlerin orduları tarafından işgal edilmişti.

Gazi Mustafa Kemal önderliğinde 19 Mayıs 1919 da başlatılan Ulusal Bağımsızlık Savaşımız, iç ve dış düşmanlara karşı, dört yıl sürmüş ve 30 Ağustos 1922 de zaferle sonuçlanmıştı.

Zaferden sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’yle yenilen İtilaf Devletleri ( İngiltere, Fransa, İtalya ) ve Yunanistan arasında, 24 Temmuz 1923 de, Lozan Barış Antlaşması imzalanmıştı. Türk heyetine İsmet Paşa başkanlık etmişti. Görüşmelerde “tam bağımsızlık” ve “ulusal egemenlik” ilkelerinden hiç ödün verilmemişti.

İngiltere delegesi Lord Curzon İsmet Paşa’ya: “Hiçbir dediğimizi kabul etmiyorsunuz. Biz de neyi reddederseniz hepsini şimdilik cebimize koyuyoruz. Savaş sonrası ülkeniz harap durumda ve paranız da yok. Yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüzde bu gün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkarıp size göstereceğiz” demişti.

Lozan Barış Antlaşmasıyla vatanımızın sınırları çizilmiş, Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunlar çözümlenmiş, kapitülasyonlar kaldırılmış, kabotaj hakkı kazanılmış ve Boğazlar, Osmanlı borçları, İstanbul’un ve Boğazların boşaltılması konusunda anlaşma sağlanmıştı.

Bu antlaşma, Atatürk’ün dediği gibi, “Türk Milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın yıkılışını gösteren bir belgedir.”

Lozan Barış Antlaşması, Türk Milleti’nin başarılı bir bağımsızlık savaşından sonra haklarını aldığı ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin uluslar arası alandaki saygın yerini kazandığı bir başlangıç noktasıdır. Lozan Barış Antlaşması ulus devletimizin temelidir, başka bir deyişle, ulus devletimizin tapusudur, ulusal onurumuzdur.

Türkiye Cumhuriyeti, İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar kendi öz kaynaklarıyla, kendi insanının emeği ve üretimiyle kalkınmış ve bağımsızlığından asla ödün vermemiştir. Ama sonrasındaki siyasal iktidarlar, günümüze kadar izledikleri Kemalizm’den sapmış yanlış politikalarla ülkeyi ekonomik ve siyasal bakımdan bağımlı duruma getirmiştir.

Emperyalizmin Türkiye için niyeti ve amacı dünden bugüne hiç değişmedi. Hele “küreselleşme” dönemi başladıktan sonra ulus devletimizi ve onun ideolojisi olan Kemalizm’i ortadan kaldırmak emperyalizmin vazgeçilmezi oldu. Emperyalizm, içimizdeki işbirlikçileriyle, günümüzde Ortadoğu’yu,  bulunduğumuz coğrafyayı kendi çıkarlarına göre yeniden yapılandırmaya, Lozan yerine yeniden Sevr’i getirmeye, vatanımızı ve milletimizi bölmeye soyundu.

7 Haziran 2015 genel seçimiyle son bulan on üç yıllık siyasal iktidar döneminde, demokrasi ve hukuk kullanılarak, emperyalizmin Türkiye için tasarladığı “Ilımlı İslam Devleti”  ve “bölünme” yolunda oldukça mesafe alındı. Yaşadığımız bu günlerde Lozan kahramanı İsmet İnönü ders kitaplarından çıkartıldı, yakın tarihimizin yeniden yazılmasına başlandı.

Ama Türk Milleti geç de olsa, 7 Haziran 2015 genel seçimiyle, bu büyük “değişim ve dönüşüm“ü durdurmuştur. Demokrasi yaşamına katılan siyasal partilerimizin seçim sonucunu bir uyarı olarak değerlendirmesi gerekir. Türk Milleti, ülke bütünlüğünden ve çağdaşlıktan yana olduğunu göstermiştir. Ülkenin muhteşem saraylardan ve tüm “erk”leri eline geçiren “tek adam”la yönetilmesine karşıdır. Seçim sonucu, geçmişin hesabının görüleceği, hukuk ve adaletin yeniden temel alınacağı bir devlet düzeninde demokrasiye devam edilmesinin yolunu açmıştır.

Doksan iki yıllık Atatürk Cumhuriyet’ini koruma ve kollama mücadelesinin bu aşamadan sonra daha güçlenerek devam edeceği şüphesizdir. Artık anlaşılmalıdır ki Türk Milleti ulus devletten, ülkenin “kurtuluş” ve “kuruluş” değerlerine bağlı siyasal iktidarlar ve cumhurbaşkanlarınca yönetilmesinden yana taraftır.

Bu inanç ve kararlılıkla: Yaşasın Lozan! Yaşasın Cumhuriyet! Yaşasın Türkiye!

GÜNGÖR BERK

ADD Genel Merkez

Bilim Danışma Kurulu Üyesi