Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR: KIBRIS’TA SON NOKTA!...

MAKALELER

"Bizi aydınlatan ufkumuzu açan bu makalesi için hocamıza çok teşekkür ediyoruz."

RUMLARIN YAVRU VATAN KIBRIS’I GİRİT YAPMALARINA İZİN VERİLEMEZ

 

Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlar emperyalist Batı’nın desteği ile Kıbrıs’ı ele geçirme uğraşılarından vazgeçmiyorlar, ama son bir kez daha Cenevre’nin Crans-Montana kasabasındaki konferansta tersyüz olup masayı yine terk ettiler. Ancak, bu konferans serisini sürdürmeye çabalayacaklarından kimsenin kuşkusu olmasın. Yunanistan Osmanlı’dan savaş yapmaksızın Batı desteğiyle masa başında toprak kazanma alışkanlıkları Megali Idea yolu diye genlerine işlemiş olacak ki, aynı alışkanlığını Türkiye Cumhuriyeti karşısında da sürdürüyor. Kıbrıs’ta tükenmeyen Enosis hayalleri, hatta Ege’de karasularımız içindeki 18 ada ve kayalıklarımızı haksız işgalleri bu alışkanlıklarının sonucudur. Kıbrıs’ı İngilizlere hediye eden Abdülhamit’in akıl almaz hataları ve ödünleri sonucu, Girit de Yunanistan’a kaptırılmıştı. 

 

Türk halkı “Girit bizim canımız feda olsun kanımız” diye İstanbul’da gösteri yaparken, Abdülhamit “Bize bu kadar kana mal olan bu güzel ada, nasıl olsa bir gün bizden koparılacaktır” diyordu. Yunanistan Osmanlı’dan hem Teselya’nın ve hem de Girit’in kendisine verilmesini istemişti, Abdülhamit ise Girit’i verip Teselya’yı elde tutmayı düşlemişti. Teselya’da savaş kazanmasına rağmen masa başında büyük devletlerin baskısıyla bu bölgeyi Yunanistan’a verdiği gibi, arkasından Girit’te Rumlar adadaki Türklere katliam uygulayıp sağ kalanları göçe zorlarken, Haliç’te çürüttüğü Osmanlı donanmasını yardıma bile gönderemiyordu. Ne yazık ki kaybettiği topraklar sayılmakla bitmeyen baskıcı Kızıl Sultan Abdülhamit, gerici kesimde Ulu Hakan olarak anılabiliyor, günümüzde sanki başarılı bir devlet adamıymış gibi TV dizisine konu yapılabiliyor. 

 

Rumların 9 Eylül 1922’de Atatürk’ün Ordusu’nun Ege’nin soğuk sularında kendilerine yaptırdığı banyoyu hiç unutmamaları gerekir. Karşılarında Abdülhamit’in Osmanlı’sı değil, Atatürk’ün Türkiye’si var. Atatürk Türkiye’sinde Abdülhamit’e hayranlık duyanların olması onları yanıltmasın. Tüm Türkler Rumların Megali Idea ve Enosis sapkınlıkları karşısında Atatürk çizgisinde buluşuverir. Yanılmasınlar, Türk halkı ve Türkiye Atatürk’ün yurtta sulh cihanda sulh ilkesiyle sabır gösterebilir, ama sabrın bir sonu vardır. Türk halkı nasıl Anavatanı Anadolu’dan vazgeçemezse, Yavru Vatanı Kıbrıs’tan da vazgeçemez. Yavru Vatan da Anavatandan koparılamaz, kopamaz. Anavatan-Yavru Vatan Bağı’na itiraz eden hiçbir politikacının gücü de buna yetmez. 

 

Hatırlanacağı gibi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Akıncı göreve geldiğinde, Yavru Vatan kavramına karşı çıkmış, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “Sayın Akıncı’nın ağzından çıkanı kulağının duyması lazım. Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’a bakışı; ‘Evet Yavru Vatan’dır’. Bundan sonra da Yavru Vatan olarak bakmaya devam edecektir. Bu ananın yavruya olan ilgisi, alâkası neyse, bundan sonra da bu ananın yavruya olan ilgisi aynen devam edecektir” sözleriyle uyarılmıştı.

 

Atatürk’ün Kıbrıs’a ve Kıbrıs Türküne gösterdiği ilgi ve verdiği önemle Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’nin elinin darlığına karşın İngiliz sömürgesi Kıbrıs’ta Türk Konsolosluğu vardır. Kıbrıs için “Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece ikmal yollarımız tıkanır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için çok önemlidir” uyarısını yapan Atatürk, Harp Akademileri öğrencilerinin Kıbrıs’ın stratejik konumuyla ilgili görüşlerini alırken, “Kıbrıs adası elimizde olduğu sürece biz uluslararası kara sularına açılabiliriz. Kıbrıs adası elimizde olduğu sürece Türkiye’nin güneyden kuşatılmasını önleyebiliriz” açıklamasını yapma gereğini duymuştur. Mustafa Kemal Atatürk’ün sözleri, Kıbrıs’ın Yavru Vatan olarak korunmasına ilişkin vasiyeti sayılır. 

 

RUMLARIN SIFIR ASKER İSTEKLERİ, TÜRKLERİ BOĞAZLAMA AMAÇLI

 

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Anastasiadis “Sıfır güvenlik, sıfır garanti, sıfır asker kabul edilmeden masaya oturmam” diyordu. Ancak, bir önceki Cenevre Konferansı’nda ve sonrasında Kıbrıs’taki ikili görüşmelerde zaten güvenlik nedeniyle uzlaşılamamıştı. Türkiye’ye Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği, ABD ve İngiltere hükümetleri ile Avrupa Birliği yetkilileri baskı yapıyordu, “Esneyin, asker çekin” diye.  AKP Hükümeti bunu dillendirmiyordu, ama yabancı basından her şey okunup görülebiliyordu. 

 

Rumlara ailece yakınlığı bilinen Akıncı ise, Kuzey KKTC Cumhurbaşkanı olduğu için Türklere karşı açıktan Rum politikalarını destekler görünmek istemediğinden olmalı ki konferans öncesinde “Rumlar sıfır asker, sıfır garanti derlerse bu görüşmeler başlamadan biter” diye kahramanlık sergilemeye çalışıyordu. Aslında bu sözünde ne kadar samimi olduğu davranışına ve izlediği siyasete göre hayli tartışmalıydı. 

 

Öte yandan 19 Haziran günü Atina’ya Çipras’ın davetlisi olarak giden Başbakan Yıldırım ile yapılan Türkiye-Yunanistan görüşmelerinde asker pazarlığının yapıldığı Yunan basınına yansırken, Türk basınında tek satır haber olmuyordu. Yunan basınında “Türkiye’nin askerinin yüzde seksenini çekebileceği” kaydediyordu ki haberin maksatlı ve yönlendirme amaçlı olduğu kuşkusunu doğuruyordu.

 

Bu arada İngiltere ve Yunanistan garantörlükten çekilebileceklerini çok önceden resmen açıklamışlardı. Rumların Ada’da garanti anlaşmasıyla gelen Yunan askerine zaten iki nedenle ihtiyaçları yok. Birincisi Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasında Ortak Savunma ve İşbirliği Doktrini ile belirlenmiş bir anlaşma var. İkincisi Rum Milli Muhafız Ordusu (Ethniki Fruro) bulunuyor, Yunanistan tarafından silah ve askerce destekleniyor. Bu Rumların resmi ordusu, ama Yunan Ordusu ile iç içe. 

 

Rum Milli Muhafız Ordusu ağır silahlara sahip. Rumlar askeri yapılarını güçlendirmek amacıyla 1996-97 yıllarında Rusya’dan S 300 füzeleri bile almaya kalkışmışlardı. Türkiye’nin tepkisinin ardından yaşanan krizle füzeler Yunanistan’a gitmişti. Türkiye’nin karşı çıkışıyla füzeleri Kıbrıs’a yerleştiremiyorlardı, ama çabalarının altında Yunanistan ve GKRY arasında imzalanmış bulunan Ortak Savunma Doktrini Anlaşması olduğu ortaya çıkmıştı. O zaman Füzeleri Baf’ta kurulu bulunan 12 savaş uçaklı modern bir hava üssüne yerleştirmek istiyorlardı. Yaşanarak görülen tüm bu gelişmeler Rumların küçümsenemeyecek bir askeri gücünün olduğunu ortaya koyuyor. Bugün de askeri güçlerini İsrail işbirliğiyle ilerletiyorlar, GKRY-İsrail askeri işbirliği kapsamında kara ve hava unsurları ortak tatbikatlar düzenliyor.

 

Yunanistan’da askeri eğitim alarak gelip Rum Milli Muhafız Ordusu’nda görev yapan Yunanlılar, Kıbrıs Rum Yönetimi vatandaşlığına otomatikman kabul ediliyorlar. Yunanistan’dan gelen bu tür paralı asker sayısının 27 bine ulaşacağı bekleniyor. Bu yıl 3 bin yeni sözleşmeli asker alacakları yakın zamanda basında yer aldı. Rum Milli Muhafız Ordusu’nda askerlik yapıp terhis olanlara da silahları ve 300 mermi veriliyor. Yani resmi ordusunun yanısıra bir de gizli milis gücü oluşturma çabası sürüyor. 

 

Öte yandan Rumlar öyle ya da böyle deniz kuvveti bile oluşturmaya başladılar. Nereden kaynaklandıysa, Umman Sultanlığı bu yıl Ocak sonunda Kıbrıs Rum Deniz Gücü’ne açık deniz gemisi diye bir gemi hediye ediverdi. Umman Sultanlığının herhalde Rum aşkıyla hediye ettiği gemiye üstelik dört milyon Euro’yu bulan yeni düzenleme bile yaptırdıkları biliniyor. GKRY’nin deniz gücü oluşturması zamanında Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ortaya çıkaran uluslararası anlaşmalara da aykırı yani yasadışı.  

 

Rumların silahlı güçlerini artırma çabalarının nedeni, KKTC’nin toprağı olan ve Türklerin elinde bulunan Girne’ye bayrak dikmekten söz etmeleriyle açıklanıyor. Türk askeri Ada’dan çekilecek olursa, kısa sürede Ada’daki KKTC bayrakları ve Türk bayrakları yok edilecek, GKRY flaması da değil, her tarafa Yunan bayrağı çekilecektir. Rumların sıfır asker istekleri Ada’da barış için değil, Türkleri boğazlamak içindir.

 

BİRBİRİYLE UZLAŞAMAYACAK İKİ TOPLUM VE İKİ AYRI DEVLET VAR     

 

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) bir kapta birleştirilerek tek devlete dönüştürülemez. Bunun olamayacağını egemenlik, vatandaşlık, toprak, mülkiyet, güvenlik ve garantörlük gibi temel konularda Türk ve Rum görüşleri arasında uzlaşmaz ayrılıklar zaten göstermektedir. 

 

Birleşmiş Milletler tarafından sözde iyi niyet misyonu kapsamında ve ev sahipliği yapılarak düzenlenen Kıbrıs Cenevre Konferansları, Rumların aşırı isteklerinden hep çözümsüzlükle sonuçlana gelmiştir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği bu konferans dizisini gerçekte emperyalist Batı’nın çıkarlarını korumak adına düzenlemektedir.

 

Ancak, Kıbrıs Cenevre Konferanslarıyla yıllardır uluslararası toplum önünde, bir diğer deyişle tüm dünyanın görebileceği şekilde birleşmenin ya da Birleşik Federe Kıbrıs Cumhuriyeti gibi sözde bir çözümün olamayacağı kanıtlanmıştır, ama emperyalizmde vazgeçme olmadığından çözümsüz konferanslar sürdürülmektedir. 

 

Emperyalistlerin istediği sözde çözümün olamayışının temel nedeni, Kıbrıs’ta tek bir milletin olmayışıdır. Tarihten Ada’nın sahibi olan Türkler ve İngiliz oyunu ile Ada’ya sonradan konan Rumlar vardır, bu iki toplum bir potada kaynaştırılamaz. 43 yıldır Ada’da süren bir barış varsa ki var, bu barış ve huzur iki ayrı devletli yapının varlığı, Rumların aşırı istekleriyle şirazesinden çıkarılmış sözde çözüme Türkiye’nin ve Kıbrıs Türkünün direnme gücü sayesindedir. Rumların aşırı istekleri olmasa, Birleşmiş Milletler’in kandırmaca iyi niyetli çözümünün sonunda Türk tarafı ve Türkiye Kıbrıs’ta çok şey kaybedebilirdi. Örneğin Annan Planı ile her şey biterdi.  

 

2004 yılında Annan Planı ile kurulan kumpas işliyor, Türklerin direnişi kırılıyor, Kıbrıs Türküne “Yes be annem” sloganlarıyla referandumda “Evet” dedirtiliyor ve Kıbrıs Türkler için az daha elden gidiyordu. Bereket versin ki Kıbrıslı Rumlar kazanacaklarını az buldular, ikinci sınıf azınlık olarak görmek istedikleri Türklerle birleşmeye referandumda “Hayır” dediler de emperyalist kumpas bozuldu. Rumlar bu “Hayır” deyişin pişmanlığını şimdi yaşıyorlar, ama o zaman Avrupa Birliği üyeliğinin efsunlu etkisiyle şaşırıp Türk kesimi için hayırlı sonuç doğuran “Hayır” oyunu vermişlerdi. 

 

Kıbrıs’ta Rumlar, Türkleri kendileriyle eşit statüde görmeyi asla istemiyorlar, birlikte yaşamayı içlerine sindiremiyorlar. Türk kesiminde dejenere olmuş çok küçük bir yüzdelik bölüm Rum birlikteliğine özenti duysa da Türkler de Rumlarla iç içe yaşamak istemiyor.  Aslında bu isteksizlik iki tarafta yer yer nefret düzeyine ulaşabiliyor. 

 

Kıbrıs’ta birbiriyle kaynaşamayacak iki ayrı toplum olduğundan, iki ayrı devletten tek devlet çıkarma hokkabazlığı gibi çözülmesi gereken bir devlet sorunu da bulunmuyor. Sırtını emperyalist Batı’ya dayamış Rumların çözüm isteği ise, Ada’nın tamamına sahip olma, Türkleri azınlık statüsüne indirgeme, Doğu Akdeniz’i egemenlik alanlarına katma gibi gemleyemedikleri arzularının sonucudur. Tarihten ders almamışlardır. 

 

CRANS-MONTANA’DA MASA DEVRİLDİ VE KONFERANS ÇÖKTÜ

 

Sözde Kıbrıs sorununa çözüm teraneleriyle yapılan Kıbrıs Cenevre Konferansları’nın çözümsüzlükle sonuçlanması alışılagelen bir durum olduğundan, 28 Haziran’da toplanan son konferansın dokuzuncu gününde çökmesi de hiç şaşırtıcı olmadı. 

 

Bu yıl Ocak ayında sonuçsuz kalan önceki konferansta, KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın kendi başına, KKTC hükümetinin ve Meclisinin görüşünü almadan masaya koyduğu ödün haritası Rumları heveslendirerek umutlandırmıştı. İştahı kabaran Rumlar daha fazla toprak ve ödün koparma, Türkiye’nin garantörlüğünü kaldırma, işgal gücü dedikleri Türk askerini Ada’da sıfırlama yönünde adımlar atılacağı beklentisiyle gittikleri Cenevre’nin Crans-Montana kasabasında umduklarını bulamadılar. Eğer sıfır asker demeyip de örneğin yüzde 80’i çekilsin deselerdi, acaba ne olurdu? İşte o zaman masanın devrileceği, bizim kolay kurtulup kurtulamayacağımız tartışmalı!...

 

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Guterres’in Amerika, İngiltere ve Avrupa Birliği’ni arkasına alarak oynadığı taktik oyunları Türk tarafından askeri sıfırlama ödününü koparmaya yetmedi. GKRY lideri Anastasiadis “Ben geri dönüyorum bu konferansa artık devam edemeyeceğim” diyerek, 6 Temmuz akşamı hem yemek masasını ve hem de konferans masasını terk ediverdi. 

 

Crans-Montana’ya uzanan tehlikeli yolda ilerlenmesini sağlayan, Rumlarda çözüm diye “Mevcut kabul edilemez durum Kıbrıs’ın geleceği olamaz” beklentisini yeşerten, Türkiye’ye karşı Kıbrıs’ın Yavru Vatan oluşunu kabul etmeyen, KKTC İkinci Cumhurbaşkanı Talat gibi Avrupa Birliği şalı örtülü Rum-Yunan siyasetine paralel siyaset izleyen KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın tutumuydu. 

 

Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı konferansa gitmeden önce; “Bu konferans, iki yıllık çabamızın sonucunda ya çözüm için gerekli kararlılık ve iradenin karşılıklı olarak gösterilip sonuca varılacağı ya da bu yapılmadığı takdirde başarısızlıkla sonuçlanacak bir konferans olacaktır” diyordu. Ancak, birinci alternatife aşırı bel bağladığından çöküşe şaşırıp üzülüyor, Kıbrıs’a dönüşünde suskun kalıp açıklama yapmayarak ulaşılan sonuçtan memnuniyetsizliğini gösteriyordu. Beklentisi Rumlarla federasyon üzerinde uzlaşmaya varmak, yapılacak referandumda Türk kesimine evet dedirtmek, KKTC’yi sonlandırıp emperyalist Batı’nın Nobel Barış Ödülü’nü alabilmekti herhalde!...

 

Anastasiadis “Konferansın başarısızlığından Türkiye sorumludur” diyerek, kendilerine yakın gördükleri Akıncı’yı aklıyordu. Anastasiadis bu sözüne ek olarak, Türk tarafının garantiler ve güvenlik başlığı ile diğer başlıklarda sunduğu tezlerin, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin çizdiği çerçeve dışına çıkmakla kalmayıp, aynı zamanda Kıbrıs Rum tarafınca hiçbir koşulda kabul edilemeyecek öneriler olduklarını söylüyordu.

 

ARTIK BİRLEŞMİŞ MİLLETLER İLE ARANACAK ÇÖZÜM KALMADI

 

KKTC Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Serdar Denktaş, Akıncı’nın bu süreçteki tutumunu kastederek, “Cumhurbaşkanımız ve ekibi fazla uzlaşmacı davranmış olabilirler. Bu nedenle onları suçlamak yerine düşüncelerimi referandum safhasında ortaya koymayı yeğlemiştim. Sürecin çökmesi ve yıllardır bizleri meşgul eden zeminde bir çözümün ortaya çıkamayacağı gerçeği buradan alınan sonuçla ortaya çıkmış oldu. Şimdi kol kola girerek, kimsenin insafını veya inisiyatifini beklemeden önümüze bakalım. İç siyasette birbirimizi eleştirebiliriz, ancak dışa karşı birlik olma zamanı. Her olmayan işte bir hayır vardır” diyordu. Türk Büyüğü Baba Denktaş’ın oğlu Serdar Denktaş doğru söylüyor, bundan sonraki yol birlik olmayı gerektiriyor.

 

Sonuç Türk tarafının hayrınadır ve önceki çöküşlerden farklı olarak, tekrar çözüm arayışına girilmemelidir. Çünkü Türkiye’nin ve KKTC’nin tekrar müzakere masasına oturması intihar olur. 

 

Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan konferansın ardından 7 Temmuz günü G20 Zirvesi’nin sonrasında yaptığı açıklamada Kıbrıs Konferansı için “Uzun çabalardan sonra geldiğimiz bu tablo, Kıbrıs sorununa Birleşmiş Milletler iyi niyet misyonu parametreleri çerçevesinde bir çözüm bulunmasının imkansızlığını ortaya koymuştur. Artık bu parametrelerde ısrar etmenin bir anlamı yoktur” diyerek gerçekçi değerlendirmeyle nokta koyarak, farklı yol izlenmesi gerektiğini vurgulamıştır.

 

STRATEJİK ÖNEMİ ARTAN DOĞU AKDENİZ VE KIBRIS

 

Kıbrıs’ın kaderini ne Birleşmiş Milletler ne de Avrupa Birliği, Batı’nın emperyalist görüşleri doğrultusunda tayin edemez. Türk tarafı geçmişte bir kere yaşadığı gibi Annan Planı benzeri kumpaslara da bir daha sokulamaz. 

 

Türkiye askeri üs olarak Akdeniz’in batmayan uçak gemisi Kıbrıs’tan vazgeçemez ve Doğu Akdeniz’i Rumlara terk edemez, başıboş bırakamaz. Türkiye ve KKTC Doğu Akdeniz’de kendi münhasır ekonomik bölgelerindeki hidrokarbon (petrol ve doğalgaz) yataklarını başkalarına veremez. Türkiye Akdeniz’de hidrokarbon taşımacılığının giderek artacak olmasını, ayrıca ipek yolunun offshore ayağıyla önem kazanacak Akdeniz’deki deniz ticaretini görmezlikten gelemez. 

 

Giderek stratejik önemi arttığı için bugün Doğu Akdeniz’de Rus ve Çin donanmaları tatbikat yapıyor. Elbette Türkiye de stratejik önemi artan Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’de varlığını tüm güç unsurlarıyla ve egemenlik haklarıyla korumak mecburiyetindedir.

 

İngiltere’nin akıl hocalığıyla ABD’nin ve İsrail’in Suriye üzerinde oynadıkları oyun, hem Ortadoğu’da Bereketli Hilal (Fertile Crescent) denilen yöreyi ele geçirmenin bir adımı hem de Doğu Akdeniz’de egemenlik kurmaya yöneliktir. Kürdistan’ı aynı amaçla istemektedirler. İsrail’in Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne yakınlaşarak askeri ve ekonomik işbirliğini oluşturmasının arka planında bu taktik yatmaktadır. Yunanistan’ın ve Kıbrıs Rum Yönetimi’nin ABD-İsrail ortak planında maşa olmaktan öte rolleri yoktur. Öte yandan Rusya’nın Suriye kanalıyla Akdeniz’e inmesi, ABD-İsrail oyununun önünde engel oluştururken, Kıbrıs’ın stratejik konumu bir kez daha önem kazanmış bulunuyor. 

 

Kıbrıs’ın artan önemi karşısında emperyalist Batı ve Atlantik yakası, “Crans-Montana çöküşüyle bu iş bitti” demeyecektir. Nitekim, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Nauert, yaptığı açıklamada “ABD, İsviçre'nin Crans-Montana kentindeki Kıbrıs Konferansı’nın anlaşma olmaksızın sona ermesinden dolayı düş kırıklığına uğramıştır. ABD, tüm Kıbrıslıların yararına olacak şekilde Ada’nın iki bölgeli ve iki toplumlu bir federasyon olarak yeniden birleşmesi çabalarına destek vermeye devam edecektir” demiştir.

 

KIBRIS’TA SINIR TÜRK KANLARIYLA ÇİZİLMİŞTİR

 

GKRY’nin ve KKTC’nin sınırları bellidir. 43 yıldır belli olan bu sınır barış hattı olarak korunmak zorundadır. Bundan sonra toprak tavizi, mülkiyet tavizi diye bir şey olamaz ve bunun pazarlığına ne Türkiye ne de KKTC izin veremez. Söz konusu olan vatan toprağı olunca, toprak pazarlığı yapmaya kalkışmak vatana ihanet olur. Akıncı’nın şu an Birleşmiş Milletler kasasında saklanan toprak taviz haritasının geçerlilik hükmü yoktur, ama KKTC Anayasası’na göre Akıncı’nın suç kanıtı olmaktadır. 

 

Emperyalist Batı, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’nin sözde iyi niyet misyonuyla düne kadar sürdürülen konferanslara bundan böyle Türkiye’nin ve KKTC’nin olur vermesini asla beklememeli. Aksi, Kıbrıs’ın Rumların ve Yunanlıların eline geçmesi sonucunu getirir. Emperyalist güçlerin çözüm teranesiyle Türkiye’nin ve KKTC’nin kapısını tekrar çalmaması için gereken uluslararası önlem gecikilmeden alınmalı.

 

Kıbrıs için yapılması gereken Ada’da iki ayrı devletli yapıyla mevcut durumun sürdürülmesidir. İki devlet arasında saldırmazlık, güvenlik, işbirliği anlaşmaları yapılmalıdır. Ayrıca Ada’nın ortaklaşa değerlendirilecek doğal kaynakları konusunda hakkaniyetli rejime dayalı bir düzenleme oluşturulmak zorundadır.

 

KIBRIS SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ TÜRKİYE’NİN KONUMUNA BAĞLI

 

Kıbrıs’ sorununun kökten çözümünün tek yolu var, o da iki devletli yapının korunması. İki devletli yapıyı bozmak isteyen Atlantik yakası ve Batı’nın müdahalelerine set çekmenin zamanı gelmiştir. Bu set, KKTC’nin uluslararası ortamda bağımsız devlet olarak tanınmasıyla çekilebilir, başka seçenek yoktur. Dolayısıyla Türkiye’nin yapması gereken, KKTC’nin uluslararası tanınmasının sağlanmasıdır. Ancak, Türkiye’nin Batı ittifakları içinde kalarak KKTC’nin uluslararası tanınmasını sağlaması olanaksız denecek derecede güçtür. Bu tanınmanın anahtarı Avrasya ve Batı Asya’dadır.

 

Şimdi Türkiye’nin dış politikasında zikzaklar çizmeksizin doğru adımlar atması gerekiyor. Türkiye öncelikle NATO’ya ve Avrupa Birliği’ne rest çekerek dik duruş göstermeli, Avrasya’da ve Batı Asya’da ittifaklarla yeni bir konum almalıdır. 

 

Yeni dünya düzeninde Türkiye’nin yeni konum alması, KKTC’yi korumak için olduğu kadar, Güneydoğu sınırlarımızda giderek artan Kürdistan tehlikesini gidermek için de gerekiyor. Türkiye’nin Şanghay İşbirliği’ne tam üye olmak için resmi başvurusunu bir an önce yapması burada önem kazanıyor. 

 

Rusya, Çin ve Hindistan ile dayanışma ve müttefiklik bağları içinde olmalıyız. Sınır komşularımız ve yakın bölgemizde Batı Asya’nın dost ülkeleriyle yeni ittifaklar oluşturmalıyız. Kısacası Kıbrıs sorununun çözümü için atacağımız adımlar, Türkiye’nin gelecekteki konumuyla sıkı bağlantı içinde.

 

Yüzünü samimiyetle ve gerçekten Avrasya ve Batı Asya’ya dönecek olan Türkiye, güvenilir yeni müttefikler kazanacaktır. ABD’nin Türkiye üzerindeki gizli emellerine de böylece set çekilecektir. Avrasya’da ve Batı Asya’da ABD’den rahatsızlık duyanlarla dayanışma içinde olmamız, günümüz koşullarında zorunlu görünüyor. 

 

Bugün için Batı Asya’daki rahatsızlık sadece ABD odaklı olmayıp, ABD-İsrail ikilisinin gizli planlarıyla daha da artmaktadır. İşte Türkiye duyulan bu rahatsızlığı, KKTC’nin uluslararası ortamda tanınması, Irak’ın kuzeyinde ve Suriye’nin kuzeyinde kukla devlet ya da devletçikler kurulmasının engellenmesi için diplomatik yolla kullanabilmelidir.

 

KKTC’NİN BAĞIMSIZ DEVLET OLARAK TANINMASINA GİDECEK YOL

 

KKTC’nin bağımsız devlet olarak uluslararası ortamda tanınması için giderek stratejik işbirliğimizin ve ortaklığımızın geliştiği Rusya’nın öncelikle ikna edilmesi gerekir. Bu konuda kullanılabilecek ortak dayanak noktaları vardır. Türkiye’nin Kıbrıs ile bağı Rusya’nın Kırım ile bağına benzemekte olduğu gibi, Karadeniz’in güvenliği Rusya için ne kadar önemliyse, Doğu Akdeniz’in güvenliği de Türkiye için o kadar önemlidir. Kıbrıs sorunu nasıl bizim başımızı ağrıtıyorsa, Ukrayna ve Kırım sorunu da Rusya’nın başını ağrıtmaktadır. Her iki sorunda da karşı tarafı emperyalist Batı oluşturmaktadır. Böyle olunca karşılıklı anlayış ve dayanışma noktasından hareketle, her iki ülke uluslararası toplum önünde atacakları diplomatik adımlarla karşılıklı kazanç sağlayabilirler. 

 

Rusya ile varılacak uzlaşma, KKTC’ye Avrasya’daki Türk Cumhuriyetlerince tanınması yolunu açacaktır. Avrasya’dan Batı Asya’ya yansıyacak gelişmelerle, örneğin ABD-İsrail ikilisini tehdit olarak gören İran, Türkiye ile ikili dayanışma için kervana katılacaktır. ABD, AB ve NATO destekli 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Rusya ile olduğu gibi İran ile de yakınlaşma olmuştur, son Katar krizinde iki ülke yan yana yer almışlardır. Genişletilmiş Ortadoğu politikasının bölücü tehdidini görüp algılayan Batı Asya ülkeleri ise Kıbrıs’ın ABD ve İsrail için sıçrama üssü olmasını istemeyeceklerdir. Böylesi bir diplomatik süreç doğal olarak Çin ve Hindistan’ı da tarafımıza çekecektir.

 

KKTC PLANLI BİÇİMDE EKONOMİK OLARAK GÜÇLENDİRİLMELİ

 

Sorunun giderilmesi açısından, KKTC’nin bağımsız devlet olarak uluslararası ortamda tanınması kadar ekonomik açıdan güçlendirilmesi de önemlidir. Türkiye, KKTC’nin ekonomik büyümesi için sağlıklı stratejiyle planlı bir hareketi KKTC işbirliğiyle başlatmalıdır. Güney Kıbrıs Rum Bölgesi ile Kuzey Kıbrıs Türk Bölgesi arasında gelişmişlik ayrımının olmaması hedeflenmelidir. Böylece Kuzey Kıbrıs Türkü’ne Rum etiketli Avrupa Birliği havucu sunmanın çekiciliği söz konusu olmayacaktır. 

 

KKTC’nin ekonomik olarak güçlendirilmesi, uzun dönemli, geniş kapsamlı ve ayrıntılı özel bir kalkınma planı sürecinin başlatılmasını gerektirir. Bunun için tarım, sanayi ve hizmet sektörlerinin dalları itibariyle ayrı çalışmalar yapılmak zorundadır. Yatırımlara dışarıdan yabancı sermaye bulma düzenin de gerekleri yerine getirilmelidir. 

 

YUNANLILARA VE RUMLARA DERS VERME ZAMANI GELDİ

 

Yukarıda sıraladıklarımızın tümünü yapmak da yetmez, Rumların hamisi Yunanistan’ın Ege’de bardağı taşıran hareketlerine artık dur denilmesi önemlidir. Avrupa’nın şımarık çocuğu Yunanistan aklını başına almalıdır. Gerek Yunanlılara ve gerekse Kıbrıslı Rumlara Türklerin topraklarına, deniz alanlarına, hava sahasına göz dikmenin ağır bir bedeli olacağı hatırlatılmalı, tarihten ders almayanlara yeni dersler vermeye hazır olduğumuz en sert biçimde anlatılmalıdır. 

 

Bugün için Yunanlılar Ege’de ateşle oynuyorlar, bu ateşli oyunu Doğu Akdeniz’e de yaymak istiyorlar. Ege’de sadece kullanım hakkına sahip oldukları adaları Lozan’a karşıt biçimde silahlandırdıkları yetmezmiş gibi, haksız biçimde son zamanda işgal ettikleri adacıklarda milis eğitimi ve silahlandırma faaliyetlerini sürdürmekte, alay edercesine mangal partileri düzenlemekte, ticaret gemimize ateş açabilmektedirler. Bunlara dur demenin zamanı çoktan gelmiştir. Yunanlıları Ege’de durdurmak, Kıbrıs Rumlarını Doğu Akdeniz’de de durduracaktır.

 

DOĞU AKDENİZ HİDROKARBON ALANI VE KIBRIS

 

GKRY’nin Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ve KKTC’nin haklarını ihlal eden hidrokarbon (petrol ve doğalgaz) aramalarını engelleme konusu günümüzün önemli sorunudur. Sorun, Rumların 2007 yılında haritada parselledikleri hidrokarbon arama bloklarını Türkiye’nin Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölgesine uzatmalarından, Kıbrıs çevresindeki rezervlerde KKTC’nin payı olduğunu inkâr ederek, tek başlarına değerlendirmeye kalkışmalarından kaynaklanmaktadır. 

 

Hidrokarbon rezervleriyle giderek önem kazanan Doğu Akdeniz’de petrol ve gaz bulgusu ilk defa Mısır’ın offshore alanda yaptığı çalışmalarla ortaya çıkmıştı. Sonra İsrail derin sularda doğalgaz ve petrol yatakları buldu. Ardından GKRY 2003’de Mısır’la, 2007’de Lübnan’la ve 2010’da da İsrail ile denizde ekonomik münhasır saha sınırlarını çizmek için Türkiye’nin karşı çıktığı anlaşmalar yaptı. Rumların Kıbrıs çevresinde hidrokarbon arayışına teknik olarak girişmesi ise 2005’de başlamıştır. 

 

Adanın güneyinde offshore alanda 13 arama bloku belirleyerek, bunları uluslararası ihaleye çıkardılar. Ancak, bu bloklardan bazıları KKTC’nin ve Türkiye’nin münhasır ekonomik sahalarına tecavüz eden biçimde konumlandırılmıştı. Uluslararası yasaları hiçe sayarak Rumların yaptığı çalışmalara Türkiye diplomatik yollardan gereken karşı çıkışlarda bulunmuş, ayrıca T.C. Hükümeti ve KKTC Hükümeti TPAO’ya Rumların arama parselleriyle bazı yerlerde örtüşen arama ruhsatları vermiştir. Türkiye’nin buralara sismik tarama gemisi göndermesi sürekli krize neden olmuş, deniz kuvvetlerimiz o sularda bayrak gösterme görevi yapmıştır. Kaldı ki uluslararası hukuk açısından kaynak gaspı sismikle değil sondajla olur. 

 

Türkiye’nin sismik yani iyi niyetle değerlendirilmesi gereken bilimsel araştırmasına bile tahammül edemeyen Rumlar, Afrodit baseni adını verdikleri 12 no.lu blokta sondaj yaparak 2011 yıl sonunda doğalgaz bulguladılar, dolayısıyla kaynağa haksızca yasadışı biçimde el koydular. Rumlar bölgedeki doğalgaz rezervlerinin kendilerine ait olduğunu iddialarına karşın, Türkiye’nin tezi Ada’daki iki kesime ait olduğudur. Türkiye tezinin ısrarlı savunucusu olagelmiştir. Rumların iddiası Türk tarafı ile birleşmeyi ve paylaşmayı hiçbir zaman düşünmediklerinin de bir kanıtıdır. 

 

Son kez Cenevre Crans-Montana Konferansı öncesinde sanki hayal ettikleri çözüm gerçekleşecekmiş gibi, Kıbrıs’ın kuzeyindeki offshore alanı da parselleyerek, arama bloklar sayısını 24’e çıkaran haritalarını yayınlanmışlardır. Harita üzerindeki münhasır ekonomik bölge parselleri, Antalya ve İskenderun körfezlerine sokulacak şekilde Doğu Akdeniz’i kapsama hayallerini gösteriyor. Ege’deki Yunan istekleri ile Doğu Akdeniz’deki Rum istekleri arasında hiçbir fark yok.

 

DOĞU AKDENİZ’DE RUMLARIN TAHRİKİYLE SULAR ISINIYOR 

 

Crans-Montana ’da masa devrildikten bir hafta sonra Rumlar, Doğu Akdeniz’de suların ısınmasına neden olan yeni bir tahrike kapı açtılar. Türk kesiminin hakkını yok varsayarak, 11 no.lu blokta Fransız TOTAL ve İtalyan ENI şirketlerinin doğalgaz arama gemisiyle sondaj faaliyeti için gereken çalışmayı başlattılar. West Capella isimli sondaj gemisi Ada’nın güneyindeki gereken konumuna yerleşirken, Türkiye bu sondaja karşı olduğundan Fransızların Lübnan Barış Gücü’nde yer alan iki firkateyni de GKRY’nin Larnaka Limanına doğru yola çıktı. Fransız donanmasına ait gemilerin bu hareketi de uluslararası deniz hukuku açısından yasal değil. Üstelik Türkiye’ye karşı Fransa’nın karşılık verilmesi gereken düşmanca bir davranışı.

 

Rum-Fransız-İtalyan işbirliğiyle yapılacak sondajın neden olduğu Doğu Akdeniz’deki bu yeni gelişme Ankara’yı alarma geçirdi. T.C. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu “Kıbrıs’ın etrafındaki her türlü rezervlerde KKTC ve Kıbrıs Türk halkının hakkı vardır. Elbette bu tek taraflı adımlara karşı bizim de atacağımız adımlar olacaktır” diye uyardı. Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait Gökçeada firkateyni sondaj gemisi West Capella’yı izleme görevine başladı. Türkiye diplomasisiyle uluslararası hukuk kapsamındaki mücadelenin yanında, gerekirse askeri müdahaleye başvuracağını göstermiş oldu. Kısacası Doğu Akdeniz’de sular hidrokarbon çekişmesiyle ısınıyor, kıvılcım çakmamasını umarız.

 

17 Temmuz 2017

 

Haberlerimizden ve etkinliklerimizden haberdar olmak ister misiniz?

Atatürk’ün dil ülküsüne gönül veren yazar, dilbilimci Emin Özdemir’i 1 Eylül 2017 günü yitirdik. O, 46 yıl üç ay, köy öğretmenliğinden üniversite öğretmenliğine değin, eğitimin her aşamasında çalışıyor, yüzlerce genç yetiştiriyor. “Seçenek”, “sözel”, “düşlem”, “alıntı”, “alıntılama”; Özdemir’in dilimize kazandırdığı sözcüklerdendir. 

On beş yıl boyunca Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nda (TDK) yöneticilik görevini yürütüyor, TÜBİTAK’ta yayın danışmanlığı yapıyor. Türkçenin özleştirilmesi, geliştirilmesi ve zenginleştirilmesi savaşımında yüzlerce yazı yazıyor, bunlardan bir kısmı kitaplarında yer alıyor. Pek çok televizyon ve radyo programıyla toplumu aydınlatma görevini severek, heyecanla üstleniyor. 

Emin Özdemir, geçtiğimiz Mart ayında, emekliye ayrılmasından 21 yıl sonra alkışlarla son dersini vermiş… Bu son dersinde öğrencilerine şöyle seslenmiş: "Testle eğitilip, tostla beslenen bir kuşak yetişti. İnsanı insana edebiyat taşır. İnsanı insan kılan da edebiyattır. Öğrencilerime bunu vermeye çalıştım. Ülkemiz alacakaranlık kuşağında. Her şey çocuklarımıza okumayı sevdirmekle başlayacak." 

Bir söyleşimizde Emin Özdemir’e, “edebiyat bize ne katar” diye sormuştum. Yanıtı gençlere seslenişinin açıklaması gibiydi: “Niye sinemaya gidiyor? Niye tiyatroya gidiyor? Niye sergileri geziyoruz? Bütün bunların özünde insanın başka insanlarla bütünleşmesi yatıyor. Bu işlevi edebiyat yerine getirir. Nurullah Ataç’ın güzel bir sözü vardır: ‘Edebiyattan geçmemiş insanın, hayali gelişmez ki başka insanların acılarına, sevinçlerine ortak olsun.’ Edebiyattan geçmek demek; romanlarla, öykülerle, oyunlarla, şiirlerle tanışmak demektir. Onların içerisinde soluk alıp vermektir. Edebiyatla beslenen bir bilim adamı, edebiyatla beslenen okuyucu, tam insan olma yolunda önemli adımlar atacaktır.” 

“Bizim toplumumuzun, insanımızın en büyük dramı tek boyutlu oluşudur. Ben tek boyutlulukla şunu anlatmak istiyorum: Hekimse, hasta kavramından başka bir şeye yönelmiyor, mühendisse, kendi mühendislik alanıyla uğraşıyor. Benim kanımca, hem kendi alanıyla hem de edebiyatın değişik alalarında soluk alıp verecek... Şimdi, romanla, şiirle, öyküyle, masalla tanışmış bir hekimin hastasıyla ilişkisini düşünün, bir de tek boyutlu bir hekimi düşünün... Okurlara bu gerçeği göz önünde bulundurmalarını öneririm. Bilime inandıkları kadar, ütopyaya da inansınlar, çünkü gelecek ütopyalardan doğacaktır. Ben buna inanıyorum. Öbür taraftan edebiyatın ürünlerini de sofralarından eksik etmesinler.” 

Emin Özdemir’le yanlış anımsamıyorsam 2 ya da 3 kez evinde görüştük. Gülümsemesi, sert görünümünü yumuşatıyordu. İlkeli, dürüst, mücadeleci, çok çalışkan, disiplinli bir kişiliğe sahip olduğu hemen anlaşılıyor. İnsanla, umutla, erinçle ve direnmekle ilgili açıklamaları, acısıyla tatlısıyla yıllardan süzülüp gelen sözler... İlk söyleşimizde kendimi konuşmasının büyüsüne öylesine kaptırıyorum ki kasetin dolmuş olduğunu ve teybin durduğunu fark etmiyorum. Emin Özdemir, hiç yüksünmeden o bölümü yeniden anlatıyor. Güzel konuşuyor, yaşamını anlatırken öğreniyoruz ki çocukluktan beri sahip olduğu bir özellik bu. Tartışmacı, vurgulu bir anlatımı var. Yazar, düşünür ve ozanlardan sözler, dizeler aktarıyor, atasözleri, halk deyişleri ile konuşmasını hem güzelleştiriyor hem de vurgusunu güçlendiriyor. Söz dağarcığı çok zengin… İlk kez duyduğum sözcükler kulağımı tırmalamıyor. Bu sözcükler, cümle içindeki yerlerine oturuyorlar, kendilerini yadırgatmıyorlar. Emin Özdemir’in deyimiyle “takır tukur sesler” çıkarmıyorlar. 

Ali Püsküllüoğlu’nun anlatımıyla, yazı, dil, yazma, okuma, öğrenme, öğretme! Emin Özdemir, belki de düşlerinde bile bunlarla düşüp kalkmıştı yıllarca… Türkçemizi zenginleştiren, güzelleştiren pek çok kıymetli eser bırakarak ne yazık ki o da ölümsüz değerlerimiz arasına katıldı. O’nu saygı ve sevgiyle anıyorum.

 10 Eylül 2017

Feyziye Özberk,

 

Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Sekreter Yardımcısı

12 Eylül faşist darbesinin üzerinden 37 yıl geçti. Darbeyi yaşamayanlar için sadece rakamlarla ifade edildiğinde bile ülkenin üzerinden bir silindir  geçtiği apaçık görülüyor. Ancak 12 Eylül darbesinin açtığı yaralar ve kalıcı hasarlar çarpıcı rakamların çok daha ötesinde anlam taşıyor.

 

Ülkemizin bugün içinde bulunduğu içinden çıkılmaz durumun esas sorumlusunun, 12 Eylül darbecileri olduğunu söylemek gerçeğin özetini oluşturuyor. 

 

12 Eylülde çekilen acılar, evlerine ateş düşen aileler dışında unutuldu. Yaralar kabuk bağladı, eski acılar yenileriyle yer değiştirdi. İlk bakışta, hepimizin yaşamından en az 10 yıl çalınmış gibi oldu. Ancak, çalınan  10 yılı yaşanmamış 10 yıl olarak ifade etmek acı gerçeği inkar etmekle eşdeğer. Eğer bu 10 yıl sadece yaşanmamış 10 yıl olsa, sessizce sineye çeker, yaralarımıza tuz basardık. Acı gerçek bunun çok ötesinde. 

 

Franko’nun İspanya’sı, Salazar’ın Portekiz’inde çekilen acılar unutuldu. İspanya ve Portekiz yaklaşık 40 yıl süren bu diktatörlük yıllarını yaşanmamış sayarak yollarına kaldıkları yerden devam edebildiler. Hitler faşizmini yaşamış Almanya, Hitleri kesin şekilde mahkûm ederek faşist dönemin ve savaşın açtığı yaraları sardı ve yoluna çok daha güçlü olarak devam ediyor. Komşumuz Yunanistan, 7 yıl süren Albaylar Cuntası döneminden sonra, darbecileri adil bir şekilde yargılayarak yaralarını sardı.

 

Güzel ülkemiz Türkiye ise, ne darbecileri yargılayabildi, ne darbe döneminde değiştirilen anayasa ve hukuk sistemini geri getirebildi, ne 12 Eylül’ün karanlık yüzünü aydınlatabildi. Tam tersine 12 Eylül sonrası iktidar olanlar, 12 Eylül faşizmini açtığı yoldan ilerleyerek iktidarlarını güçlendirdiler. Siyasi Partiler yasası, seçim yasaları, Üniversiteler Yasası, Sendikalar Yasası, Üniversite ve TRT’nin özerkliği, Senatonun kaldırılması, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası en tipik örneklerdir.

 

Daha önemlisi, Atatürk adını kullanan 12 Eylül darbecilerinin, Cumhuriyet kazanımlarına ve Atatürk devrimlerine indirdiği kalıcı darbelerdir. Bu durumun dünyada eşi benzeri görülmeyen örneği ise ülkemizin kurtarıcısı ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün kişisel ve manevi vasiyetinin yok sayılmasıdır. 

 

12 Eylül öncesinin kanlı ortamını kışkırtıp, sessizce kenarda bekleyen darbeciler, sonraki açıklamalarında darbe ortamının “olgunlaşmasını” beklediklerini açıklayacak kadar pervasız, ABD gizli servis yetkililerinin “bizim oğlanlar başardı” sözünü yalayıp yutacak kadar utanmazdılar.

 

12 Eylül faşist darbe döneminde: 

• 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.

• 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.

• 7 bin kişi için idam cezası istendi.

• 517 kişiye idam cezası verildi. Bu cezaların ellisi uygulandı.

• 30 binden fazla çalışan “sakıncalı” raporu ile işten atıldı.

• TBMM lağvedildi. Tüm siyasi partiler, dernekler kapatıldı. 

• Anayasa Mahkemesi ve sendikalar askıya alındı.

• Yasama, yürütme ve yargı tek kişi elinde toplandı.

• 14 bin kişi yurttaşlıktan atıldı.

• 30 bin kişi mülteci olarak yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

• 300 kişi gözaltında kuşkulu şekilde öldü.

• 171 kişinin işkencede öldüğü belgelendi.

• 3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesi ve 47 hakimin işine son verildi.

• 400 gazeteci için 4 bin yıldan fazla ceza istendi. 3 bin 315 yıl ceza verildi. 

• Cezaevlerinde 299 kişi yaşamını yitirdi.

• 14 kişi açlık grevlerinde öldü. 16 kişi kaçarken, 95 kişi çatışmada vuruldu.

• 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi. 43 kişinin intihar ettiği söylendi.

• Zorunlu din dersi ve siyasal yasaklar getirildi.

• 388 bin kişiye pasaport yasağı getirildi.

Listeye, yasaklamalar, sansür, gazete kapatma, toplatma gibi pek çok çarpıcı rakam daha eklenebilir.

 

Bugün, sabah akşam darbelerden şikayet edenler ve onların siyasal öncüleri, yukarıda sıraladığımız olaylardan çok sınırlı şekilde etkilendiler ya da hiç etkilenmediler. Bu kadrolar 12 Eylül döneminin elverişli koşullarında sinsi şekilde özellikle yargı, polis ve asker içinde örgütlendiler. Sonraki dönemlerde de bugünkü siyasal iktidarın kanatları altında siyasal kadroları elde ederek 15 Temmuz 2016 günü ABD destekli yeni bir darbe girişiminde bulundular.

 

12 Eylül darbesinin “nimetleri” ile iktidara gelip iktidarlarını sürdürenler bu darbenin hesabını sormadıkları sürece darbelere karşı olduklarını söyleyemezler.

 

12 Eylül darbesinin geçmişimizden ve geleceğimizden çaldıkları, bu saatten sonra geri verilse bile, Türk halkından ve ülkemizden çalınan değerler asla geri gelemez.

 

Lütfü Kırayoğlu

 

08.09.2017     

 

Genel Başkanımız Tansel Çölaşan Saygın Yazar Muzaffer İzgü'nün evinde ailesine taziyelerini sundu.

Ülkemizde spor, özellikle de futbol, siyaset kadar yoğun konuşuluyor. Bir zamanlar insanların siyaset konuşmalarındansa, spor konuşmaları tercih ediliyordu. Ancak son yıllardaki siyasal gelişmeler sonucu muhalefet futbol sahalarından yükseliyor.

 

Futbol konusunda da en çok, Milli Futbol Takımı ile futbol takımlarının oynatabilecekleri yabancı oyuncu sayısı konuşuluyor. Bunca işi arasında Başbakan bile bu konuya değindi. Bu konunun, yani futbolun geldiği bu durumun, bu seviyeden gündeme gelmesinin ülkemizde uygulanan özelleştirme ve kaynakların yabancılara teslim edilmesi politikaları ile çok sıkı benzerliği var.

 

Türkiye, Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrası, yanmış yıkılmış topraklar üzerinde, yepyeni bir ülke, ulusal tarım, ulusal sanayi, enerji, ulaşım, iletişim tesisleri, bankacılık sistemi yanında milli kültür ve eğitim kurma savaşına girişti. Emperyalizmin bütün engellemelerine rağmen Cumhuriyetin 10. yılında, 10. Yıl Marşında ifadesini bulan olağanüstü bir sanayi hamlesine girişildi. Uçak ihraç eder hale geldik.

 

Aynı dönemde büyük Atatürk’ün “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim” şiarı ile sporun her alanında da büyük bir atılım gösterdik. Atletizmde, güreşte ve futbolda bütün olanaksızlıklara rağmen başarılar elde edildi. Kamu fabrikaları, spor kulüpleri kurarak değişik alanlarda çalışanlarının spor yapması yanında, sporda başarılı olanları işletme içinde değerlendirmek üzere bünyesine aldı. Amatör sporun yaygınlaşmasını destekledi. Şimdi artık birer birer yok edilen Atatürk stadyumlarının hepsinde atletizm pistleri oluşturuldu. (Şimdilerde atletizm pistleri kaldırılarak arena adı verilen stadyumlarda izleyiciler birbiri ile kavga eder hale getirildi.)

 

Spora bakışın böyle olduğu yıllarda, olanaksızlıklar nedeniyle, tarla görünümünde olan sahalardan yetişen futbolcularımız, Macaristan, Berlin, Moskova zaferleri ile yurda döndü.

 

Türkiye’nin sanayiini geliştirme adına, yabancılarla ortak tesisler kurduğu 1970’li yıllarda ülkemize, sınırlı sayıda yabancı futbolcunun girişine de izin verilmişti. Bu iznin gerekçesi futbolun gelişmesi ve sporseverlerin tribünlere çekilmesiydi. 

 

1971 yılında kurulan TOFAŞ Otomobil Fabrikası, o yıllarda neredeyse tamamen yabancı parçaların montajını yaparak üretime geçmişti. Ne var ki bir koşul vardı. Her yıl yerli parça oranı artırılacak, sonunda, tamamen yerli parça ile üretim yapılacaktı. Diğer otomobil fabrikaları ile başka sektörlerdeki yabancı ortaklı işletmeler de böyle kuruldu.  TOFAŞ ve RENAULT örneğinden gidersek, bu işletmelere yerli parça üretmek için yarışan mevcut yan sanayi tesisleri ile, yeni kurulanların çabaları, bu otomobil fabrikalarının kullandığı yerli parça oranı 1980’lerin sonunda rekor seviyeye yükseldi.

 

12 Eylül darbesi ile birlikte dayatılan “liberalleşme” ya da “globalleşme” politikaları yoğun bir özelleştirme ile sınırsız yabancı sermayeye özgürlük propagandaları, ülkemizi bugün içinde bulunduğumuz her türlü tesissimizi elden çıkarma, zarar ediyor gerekçesi ile yok etme sürecini getirdi. Ne petrokimya tesislerimiz kaldı, ne haberleşme tesislerimiz, ne limanlarımız.

 

Ardından gelen umutsuz AB macerası adına, Gümrük Birliğine girme gafleti, “Gümrük duvarları ardına saklanarak gaz tenekesi gibi otomobilleri halka kazıklama” propagandası ile kabul ettirildi. Bu dönemde, Bursa’daki TOFAŞ fabrikasının kapısındaki TOFAŞ yazıları sökülerek küçültülürken, her tarafa  FİAT yazıları kondu.

 

Aynı dönemde futbolda “Yugoslavya’nın, Romanya’nın “tapon” oyuncuları yerine, milyon dolarlık “yıldız” futbolcu transfer etme ve yabancı sayısını artırma sürecine girildi. Otomobil fabrikaları, Gümrük Birliğinin getirdiği ithalat kolaylıkları ile yeniden yabancı parça kullanmaya başlarken, zor duruma düşen yerli yan sanayi tesislerinin hisseleri el değiştirdi. Bazı firmalar yabancılara geçti ya da yabancı hisse oranları arttı. 

 

İlginçtir, bu sıkıştırma ile Koç gurubu TOFAŞ Pazarlamadaki hisselerini İtalyanlara kaptırdığı yıllarda, Orhangazi’de kurulu Koç gurubuna ait KAV Kibrit Fabrikasının kapısına Swedish Match adı konarak İsveç’e satılıyordu. Bir sure sonra da gümrük kolaylıkları ile ucuza giren ithal çakmaklara yenilerek kapısına kilit asıyordu. Yine yabancıların eline geçen turistik oteller, müşterilerinin kullanımı için otel odalarına ithal kibrit koymayı ithal çakmaklara tercih ediyordu.

 

Tam da bu yıllarda, Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması sonrası, İtalya’ya gitmesinin yarattığı tepkiyi azaltmak adına, “ünlü” Türk antrenör ve FETÖ’ye angaje olmuş bazı futbol “yıldızları” İtalya’ya transfer edilip, FİAT reklamında oynatılırken, daha yüksek transfer ücretleri ile spor yaşamının sonuna yaklaşmış yabancı futbolcular ülkemize hücum ediyordu.

 

İşte bu dönemde otomobil fabrikalarında kullanılan yerli parça oranı da minimum seviyesine inerken, otomobil fabrikalarına parça üretmek için ülkemize gelen bazı yabancı firmaların ürünleri de yerli parça sayılıyordu . Yine ilginç rastlantı, aynı yıllarda yabancı oyuncuların hücumu nedeni ile, yerli oyuncular kendilerini gösteremediği için, Milli Takımımız oyuncu bulamaz hale geldi ve ülkemize transfer olmuş siyahi oyuncular Türk vatandaşı yapılarak Milli Takımda oynatılmaya başladı.

 

Otomobil fabrikaları için yabancı sermeye ile üretilen yerli parça olayı ile Milli Takımda 38 kez forma giyen Mehmet Aurelio birbirinden farklı olaylar değildi. Öte yandan yerli yan sanayicinin kötü üretim yaptığı iddialarına karşılık, yurtdışına satış yapabilmeleri ile, yurt dışında futbol yaşamına başlayan Türk gençlerinin Milli Takımın ana gövdesini oluşturur hale gelmesi de benzeri olaylardı.

 

Geçtiğimiz günlerde Milli Takımımızın oymadığı iki maçı da çok kısa süreliğine izledim. TV kanalını açtığımda uzun süre Milli Takımımızın hangisi olduğunu algılayamadım. Forma bile tamamen yabancıydı. Bordo Siyah renkli takımın Türk Milli Takımı olduğunu kavradığımda, bu kez çok sayıda oyuncunun adı Türk olmalarına rağmen, kulağıma yabancı geldi. Çoğu Avrupa takımlarında yetişmiş yetenekli genç sporculardı.

 

Bu duruma futbol liginizde artık bazı takımların tamamen yabancı futbolculardan oluşması  ve yerli oyunculara fırsat tanınmaması yol açmıştı.

 

Yok pahasına elden çıkardığımız, göz bebeğimiz TEKEL’in özelleştirme furyası sırasında iki kez el değiştirdikten sonra, yabancı tekellerin eline geçmesiyle, yabancı sigaralar yanında bizim yerli markalarımızın,  içine yabancı tütün konulduktan sonra halkımıza fahiş fiyatlarla satılması ile, futbolumuzun bugün geldiği durum ne kadar da birbirine benziyor.

 

Lütfü Kırayoğlu

 

07.09.2017