Manifesto’nun Onuncu ve Sonuncu Maddesi

MAKALELER

Manifesto, deklarasyon, tebliğ, beyanname, bildiri, bildirge, açıklama, farklı dillerden geçme ve aynı anlamda sözcüklerdir. Açıklama ya da bildirge bizim öncelik tanıdığımız sözcükler olsa da bu eş anlamlı sözcükler bazen farklı ağırlıklar taşır.

 

İtalyanca kökenli manifesto, bu sözcükler içinde en fazla ağırlığa sahip olanlardan biridir ve bu sözcüğü kullanmak sorumluluk yanında cesaret de ister. Denizcilikte de kullanılmakla beraber günümüzde bir toplumsal hareketin temel tezlerinin duyurulması anlamına gelir ki bu çerçevede bir manifestonun içeriğinin son derece dikkatli hazırlanması gerekir.

 

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarafından Ankara’da başlatılıp İstanbul Maltepe’de sona eren “adalet” başlıklı yürüyüş, bir miting ve bu mitingde okunan bir “manifesto” ile sona erdi. Büyük çoğunluk yürüyüşün ve mitingin şekli, katılımcı sayısı üzerinden tartıştığı için 10 maddelik “manifesto”nun içeriği üzerinde fazlaca bir tartışma açılmadı.

 

Elbette bu “manifesto” her maddesi üzerinden ayrı ayrı tartışmaya açılabilir. Ama bizi en çok ilgilendiren bu on maddenin sonuncu yani, onuncu maddesi. Belki de “zurnanın zırt dediği yer” bu onuncu ve sonuncu madde.

 

“Manifesto”nun onuncu maddesi aynen şöyle: “Adalet uluslararası ilişkilere de hâkim olmalıdır. Türkiye coğrafyasındaki tüm halklara, tüm kimliklere kardeşçe, adilane yaklaşan, barışçıl ve uluslararası hukuka saygılı bir dış politikaya dönüş yapmalıdır.”

 

Öncelikli dileğimiz bu maddedeki sözcüklerin “sehven”  seçilmiş olmasıdır. Ancak CHP gibi kökleri 100 yıla ulaşan bir partinin son döneme ilişkin temel tezlerini açıkladığı ve adına cesaretle “manifesto” dediği bir metinde “sehven” bile olsa böylesi ağır sorumluluklar getiren yanlış sözcük ve kavramlar kullanması kabul edilebilir bir durum değildir. Diğer taraftan “sehven” bile olsa bu yanlışlıkların hangi birini düzeltelim. Uluslararası ilişkiler Türkiye coğrafyasını değil, Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafya ile tüm dünya ile olan ilişkileri belirler. Yok eğer metni kaleme alanlar böyle bir hata yaparak “Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafya” yerine dalgınlık ya da yanlışlıkla “Türkiye coğrafyasındaki” kavramını kullandılarsa aynı sözcüklerin devamında yer alan  “tüm halklara, tüm kimliklere” sözcüklerini nasıl değerlendireceğiz. Bu sözcüklerin devamında yer alan “barışçıl ve uluslararası hukuka saygılı bir dış politikaya dönüş” gibi saygıdeğer ve iddialı bir ilke  ise halklar ve kimliklerden ziyade öncelikle devletleri, ülkeleri ilgilendiren bir konudur.

 

Konu Türkiye coğrafyasının içi ise burada dış politika değil iç politika kuralları geçerlidir. Konu Türkiye’nin içinde yer aldığı coğrafya ise ve dış politika kuralları  geçerli olacaksa halklar ve kimlikler yerine devletler, devletlerin bağımsızlığı, iç işlerine karışmama ve toprak bütünlüğü esas olmalıdır.

 

Bölgemizde BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) ile 22 ülkenin sınırlarının değişeceğinin ilanından sonra 10’a yakın ülkede yönetimler devrildi. İşgaller yaşandı, savaşlar sürüyor, yeni yapay devletçikler oluşturuluyor. Bütün bunlar öyle çok uzakta da değil, hemen sınırımızda yaşanıyor. Yaklaşık 1,5 ay sonra 25 Eylülde Kuzey Irak’ta “Bağımsız Kürdistan” için halk oylamasının yapılacağının ilanından sonra Türkiye’nin dış politikasını halklar ve kimlikler üzerinden yürütmeye kalkmanın AKP iktidarının dış politikayı mezhepler üzerinden götürmek istemesinden ne gibi farkı vardır?

 

Ülkemizde federasyon, federalizm, otonomi, özerk bölge, yerel özerklik, kimlikler, halklar, 27 alt kimlik  sözleri, son 15 yılda sorumsuzca kullanılıyor. Bu sözcükleri iktidarının başından beri AKP üst yönetimi ve akıl hocaları kullanırken, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” felsefesi ile çağdaş ulus devleti inşa eden Cumhuriyet Halk Partisinin “özgürlükçülük” ya da “ilericilik” adına kullanması anlaşılır gibi değildir.

 

Mustafa Kemal Atatürk, yüreği vatan sevgisiye çarpan herkesi ustaca bir ittifak politikası ile emperyalizme karşı birleştirdi. Günümüz CHP yöneticileri Ulusal Kurtuluş Savaşı öncesi bölünüp parçalanmış Türkiye coğrafyasını unutmuş olamaz.

 

İktidara geldiği günden beri “alt kimlik” siyaseti yapan ve Osmanlı hayranı olduğunu her fırsatta ifade eden AKP iktidarı, Osmanlı devletinin bu topraklarda egemenliğini kurana kadar hangi güçlüklerle karşılaştığını, Osmanlı öncesi Anadolu Selçuklu döneminde beylikler dönemindeki iç kargaşayı bilmiyor ya da bilmezden geliyor. Bizlere ortaokul ve lise tarih derslerinde anlatılan beyliklerin sayısı çok az. Pek çoğu da AKP’ye yakın tarihçilerin kitaplarında bu beylikleri görmek olası, Geçmişten ders almayanlar için anımsatalım:

 

Danişmendliler (1071-1178) Tokat, Amasya, Kayseri civarı.

Mengücüklüler (11 ve 13. YY) Erzincan, Kemah, Divriği ve Şebinkarahisar.

Saltuklular (1071-1202) Kars, Pasinler, Oltu, Erzurum, Tortum, Tercan, İspir, Bayburt

Çaka Bey (1081-…. ) İzmir ve civarı

Dilmaçoğulları (1085-1394) Bitlis ve civarı

İnaloğulları (1098-1183) Diyarbakır ve civarı

Artuklular (1102-1409) Mardin ve çevresi

Artuklular  Hasankeyf kolu (1102-1209)

Artuklular Harput kolu (1112-1233)

Ahlatşahlar (1100-1208) Van gölü civarı

Canik Beylikleri Taceddinoğulları 14. YY. Samsun, Ordu  

    “          “          Kubadoğulları 14. YY Samsun, Kavak

    “          “          Hacıemiroğulları 14. YY Tokat’ın Kuzeyi, Ordu, Giresun, Samsun Doğusu

    “          “          Kutluşahlar (1340-1394)  Amasya

    “          “          Bafra Beyliği 13-14. YY Bafra civarı

   “           “          Taşanoğlu Beyliği 1350-1398 Samsun, Merzifon

Çobanoğulları (1211-1309) Kastamonu

Eşrefoğlu (1299-1326) Beyşehir, Seydişehir

Karamanoğulları (1256-1474) Niğde, Karaman (Larende), Konya, İçel, Alanya

İnançoğulları (1261-1368) Isparta, Alanya, Elmalı, Denizli

Sahip Ataoğulları (1275-1341) Sandıklı, Beyşehir, Akşehir

Pervaneoğulları (1277-1322) Sinop ve çevresi

Menteşeoğulları (1282-1424 Muğla, Milas, Denizli

Alaiye Beyliği (1333-1471 Alanya

Karesioğulları (1296-1393) Balıkesir civarı

Çandaroğulları (1292-1461) Kastamonu Sinop

Germiyanoğulları (1277-1414)  Kütahya ve civarı

Hamidoğulları (1280-1423) Isparta, Burdur, Eğirdir

Saruhanoğulları (1280-1416) Manisa yöresi

Aydınoğulları (1308-1426) Aydın ve civarı

Tekeoğulları (1321-1423) Antalya yöresi

Ramazanoğulları (1352-1608) Adana Çukurova

Eretnaoğulları (1335-1381) Sivas, Kayseri

Dulkadiroğulları ( 1337-1522) Elbistan, Maraş, Harput, Gemerek, Gürün, Yozgat

Kadı Burhaneddin devleti (1381-1398) Sivas Kayseri

 

Bu devletçiklerin önemli bir kısmı 1071 Malazgirt savaşı sırasında yaptıkları yardım nedeniyle Selçukluların beylik vermesi ile oluştu. Birbirleriyle olduğu kadar, Bizans ile, Moğollar ile, Gürcüler ve Ermeniler ile de savaştılar ya da ittifak kurdular. Birbirlerini yok ettiler  Kısa vadeli çıkarlar için verilen tavizlerle pek çoğu yaklaşık yüz yıl merkezi devlete sorun yarattılar.

 

Şimdi de hem iktidar partisi, hem de muhalefet partisi taban bulamadığı yerlerde bir seçim için kendi bünyesine tamamen yabancı unsurları içine alıyor. Bu bir ilkeli ittifak da oluşturmuyor. Bugün Rize’de, yarın Diyarbakır’da bir başka gün Tunceli’de karşımıza çıkıyor. İktidar partisi de aynı anlayışta ve inanç ayrılıkları üzerinden tavizler verip başına cemaat belaları sarıyor.

 

Manifestolar bir gün için yazılan metinler değildir. Bazen yüz yıl sonra da konuşulur. Tıpkı bugün bin yıl önceki beyliklerin durumunu konuştuğumuz gibi.

 

Tarih, ders almayanlar için tekerrürden ibarettir.

 

Lütfü Kırayoğlu

 

11.07.2017

Haberlerimizden ve etkinliklerimizden haberdar olmak ister misiniz?

Atatürk’ün dil ülküsüne gönül veren yazar, dilbilimci Emin Özdemir’i 1 Eylül 2017 günü yitirdik. O, 46 yıl üç ay, köy öğretmenliğinden üniversite öğretmenliğine değin, eğitimin her aşamasında çalışıyor, yüzlerce genç yetiştiriyor. “Seçenek”, “sözel”, “düşlem”, “alıntı”, “alıntılama”; Özdemir’in dilimize kazandırdığı sözcüklerdendir. 

On beş yıl boyunca Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nda (TDK) yöneticilik görevini yürütüyor, TÜBİTAK’ta yayın danışmanlığı yapıyor. Türkçenin özleştirilmesi, geliştirilmesi ve zenginleştirilmesi savaşımında yüzlerce yazı yazıyor, bunlardan bir kısmı kitaplarında yer alıyor. Pek çok televizyon ve radyo programıyla toplumu aydınlatma görevini severek, heyecanla üstleniyor. 

Emin Özdemir, geçtiğimiz Mart ayında, emekliye ayrılmasından 21 yıl sonra alkışlarla son dersini vermiş… Bu son dersinde öğrencilerine şöyle seslenmiş: "Testle eğitilip, tostla beslenen bir kuşak yetişti. İnsanı insana edebiyat taşır. İnsanı insan kılan da edebiyattır. Öğrencilerime bunu vermeye çalıştım. Ülkemiz alacakaranlık kuşağında. Her şey çocuklarımıza okumayı sevdirmekle başlayacak." 

Bir söyleşimizde Emin Özdemir’e, “edebiyat bize ne katar” diye sormuştum. Yanıtı gençlere seslenişinin açıklaması gibiydi: “Niye sinemaya gidiyor? Niye tiyatroya gidiyor? Niye sergileri geziyoruz? Bütün bunların özünde insanın başka insanlarla bütünleşmesi yatıyor. Bu işlevi edebiyat yerine getirir. Nurullah Ataç’ın güzel bir sözü vardır: ‘Edebiyattan geçmemiş insanın, hayali gelişmez ki başka insanların acılarına, sevinçlerine ortak olsun.’ Edebiyattan geçmek demek; romanlarla, öykülerle, oyunlarla, şiirlerle tanışmak demektir. Onların içerisinde soluk alıp vermektir. Edebiyatla beslenen bir bilim adamı, edebiyatla beslenen okuyucu, tam insan olma yolunda önemli adımlar atacaktır.” 

“Bizim toplumumuzun, insanımızın en büyük dramı tek boyutlu oluşudur. Ben tek boyutlulukla şunu anlatmak istiyorum: Hekimse, hasta kavramından başka bir şeye yönelmiyor, mühendisse, kendi mühendislik alanıyla uğraşıyor. Benim kanımca, hem kendi alanıyla hem de edebiyatın değişik alalarında soluk alıp verecek... Şimdi, romanla, şiirle, öyküyle, masalla tanışmış bir hekimin hastasıyla ilişkisini düşünün, bir de tek boyutlu bir hekimi düşünün... Okurlara bu gerçeği göz önünde bulundurmalarını öneririm. Bilime inandıkları kadar, ütopyaya da inansınlar, çünkü gelecek ütopyalardan doğacaktır. Ben buna inanıyorum. Öbür taraftan edebiyatın ürünlerini de sofralarından eksik etmesinler.” 

Emin Özdemir’le yanlış anımsamıyorsam 2 ya da 3 kez evinde görüştük. Gülümsemesi, sert görünümünü yumuşatıyordu. İlkeli, dürüst, mücadeleci, çok çalışkan, disiplinli bir kişiliğe sahip olduğu hemen anlaşılıyor. İnsanla, umutla, erinçle ve direnmekle ilgili açıklamaları, acısıyla tatlısıyla yıllardan süzülüp gelen sözler... İlk söyleşimizde kendimi konuşmasının büyüsüne öylesine kaptırıyorum ki kasetin dolmuş olduğunu ve teybin durduğunu fark etmiyorum. Emin Özdemir, hiç yüksünmeden o bölümü yeniden anlatıyor. Güzel konuşuyor, yaşamını anlatırken öğreniyoruz ki çocukluktan beri sahip olduğu bir özellik bu. Tartışmacı, vurgulu bir anlatımı var. Yazar, düşünür ve ozanlardan sözler, dizeler aktarıyor, atasözleri, halk deyişleri ile konuşmasını hem güzelleştiriyor hem de vurgusunu güçlendiriyor. Söz dağarcığı çok zengin… İlk kez duyduğum sözcükler kulağımı tırmalamıyor. Bu sözcükler, cümle içindeki yerlerine oturuyorlar, kendilerini yadırgatmıyorlar. Emin Özdemir’in deyimiyle “takır tukur sesler” çıkarmıyorlar. 

Ali Püsküllüoğlu’nun anlatımıyla, yazı, dil, yazma, okuma, öğrenme, öğretme! Emin Özdemir, belki de düşlerinde bile bunlarla düşüp kalkmıştı yıllarca… Türkçemizi zenginleştiren, güzelleştiren pek çok kıymetli eser bırakarak ne yazık ki o da ölümsüz değerlerimiz arasına katıldı. O’nu saygı ve sevgiyle anıyorum.

 10 Eylül 2017

Feyziye Özberk,

 

Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Sekreter Yardımcısı

12 Eylül faşist darbesinin üzerinden 37 yıl geçti. Darbeyi yaşamayanlar için sadece rakamlarla ifade edildiğinde bile ülkenin üzerinden bir silindir  geçtiği apaçık görülüyor. Ancak 12 Eylül darbesinin açtığı yaralar ve kalıcı hasarlar çarpıcı rakamların çok daha ötesinde anlam taşıyor.

 

Ülkemizin bugün içinde bulunduğu içinden çıkılmaz durumun esas sorumlusunun, 12 Eylül darbecileri olduğunu söylemek gerçeğin özetini oluşturuyor. 

 

12 Eylülde çekilen acılar, evlerine ateş düşen aileler dışında unutuldu. Yaralar kabuk bağladı, eski acılar yenileriyle yer değiştirdi. İlk bakışta, hepimizin yaşamından en az 10 yıl çalınmış gibi oldu. Ancak, çalınan  10 yılı yaşanmamış 10 yıl olarak ifade etmek acı gerçeği inkar etmekle eşdeğer. Eğer bu 10 yıl sadece yaşanmamış 10 yıl olsa, sessizce sineye çeker, yaralarımıza tuz basardık. Acı gerçek bunun çok ötesinde. 

 

Franko’nun İspanya’sı, Salazar’ın Portekiz’inde çekilen acılar unutuldu. İspanya ve Portekiz yaklaşık 40 yıl süren bu diktatörlük yıllarını yaşanmamış sayarak yollarına kaldıkları yerden devam edebildiler. Hitler faşizmini yaşamış Almanya, Hitleri kesin şekilde mahkûm ederek faşist dönemin ve savaşın açtığı yaraları sardı ve yoluna çok daha güçlü olarak devam ediyor. Komşumuz Yunanistan, 7 yıl süren Albaylar Cuntası döneminden sonra, darbecileri adil bir şekilde yargılayarak yaralarını sardı.

 

Güzel ülkemiz Türkiye ise, ne darbecileri yargılayabildi, ne darbe döneminde değiştirilen anayasa ve hukuk sistemini geri getirebildi, ne 12 Eylül’ün karanlık yüzünü aydınlatabildi. Tam tersine 12 Eylül sonrası iktidar olanlar, 12 Eylül faşizmini açtığı yoldan ilerleyerek iktidarlarını güçlendirdiler. Siyasi Partiler yasası, seçim yasaları, Üniversiteler Yasası, Sendikalar Yasası, Üniversite ve TRT’nin özerkliği, Senatonun kaldırılması, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası en tipik örneklerdir.

 

Daha önemlisi, Atatürk adını kullanan 12 Eylül darbecilerinin, Cumhuriyet kazanımlarına ve Atatürk devrimlerine indirdiği kalıcı darbelerdir. Bu durumun dünyada eşi benzeri görülmeyen örneği ise ülkemizin kurtarıcısı ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün kişisel ve manevi vasiyetinin yok sayılmasıdır. 

 

12 Eylül öncesinin kanlı ortamını kışkırtıp, sessizce kenarda bekleyen darbeciler, sonraki açıklamalarında darbe ortamının “olgunlaşmasını” beklediklerini açıklayacak kadar pervasız, ABD gizli servis yetkililerinin “bizim oğlanlar başardı” sözünü yalayıp yutacak kadar utanmazdılar.

 

12 Eylül faşist darbe döneminde: 

• 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.

• 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.

• 7 bin kişi için idam cezası istendi.

• 517 kişiye idam cezası verildi. Bu cezaların ellisi uygulandı.

• 30 binden fazla çalışan “sakıncalı” raporu ile işten atıldı.

• TBMM lağvedildi. Tüm siyasi partiler, dernekler kapatıldı. 

• Anayasa Mahkemesi ve sendikalar askıya alındı.

• Yasama, yürütme ve yargı tek kişi elinde toplandı.

• 14 bin kişi yurttaşlıktan atıldı.

• 30 bin kişi mülteci olarak yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

• 300 kişi gözaltında kuşkulu şekilde öldü.

• 171 kişinin işkencede öldüğü belgelendi.

• 3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesi ve 47 hakimin işine son verildi.

• 400 gazeteci için 4 bin yıldan fazla ceza istendi. 3 bin 315 yıl ceza verildi. 

• Cezaevlerinde 299 kişi yaşamını yitirdi.

• 14 kişi açlık grevlerinde öldü. 16 kişi kaçarken, 95 kişi çatışmada vuruldu.

• 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi. 43 kişinin intihar ettiği söylendi.

• Zorunlu din dersi ve siyasal yasaklar getirildi.

• 388 bin kişiye pasaport yasağı getirildi.

Listeye, yasaklamalar, sansür, gazete kapatma, toplatma gibi pek çok çarpıcı rakam daha eklenebilir.

 

Bugün, sabah akşam darbelerden şikayet edenler ve onların siyasal öncüleri, yukarıda sıraladığımız olaylardan çok sınırlı şekilde etkilendiler ya da hiç etkilenmediler. Bu kadrolar 12 Eylül döneminin elverişli koşullarında sinsi şekilde özellikle yargı, polis ve asker içinde örgütlendiler. Sonraki dönemlerde de bugünkü siyasal iktidarın kanatları altında siyasal kadroları elde ederek 15 Temmuz 2016 günü ABD destekli yeni bir darbe girişiminde bulundular.

 

12 Eylül darbesinin “nimetleri” ile iktidara gelip iktidarlarını sürdürenler bu darbenin hesabını sormadıkları sürece darbelere karşı olduklarını söyleyemezler.

 

12 Eylül darbesinin geçmişimizden ve geleceğimizden çaldıkları, bu saatten sonra geri verilse bile, Türk halkından ve ülkemizden çalınan değerler asla geri gelemez.

 

Lütfü Kırayoğlu

 

08.09.2017     

 

Genel Başkanımız Tansel Çölaşan Saygın Yazar Muzaffer İzgü'nün evinde ailesine taziyelerini sundu.

Ülkemizde spor, özellikle de futbol, siyaset kadar yoğun konuşuluyor. Bir zamanlar insanların siyaset konuşmalarındansa, spor konuşmaları tercih ediliyordu. Ancak son yıllardaki siyasal gelişmeler sonucu muhalefet futbol sahalarından yükseliyor.

 

Futbol konusunda da en çok, Milli Futbol Takımı ile futbol takımlarının oynatabilecekleri yabancı oyuncu sayısı konuşuluyor. Bunca işi arasında Başbakan bile bu konuya değindi. Bu konunun, yani futbolun geldiği bu durumun, bu seviyeden gündeme gelmesinin ülkemizde uygulanan özelleştirme ve kaynakların yabancılara teslim edilmesi politikaları ile çok sıkı benzerliği var.

 

Türkiye, Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrası, yanmış yıkılmış topraklar üzerinde, yepyeni bir ülke, ulusal tarım, ulusal sanayi, enerji, ulaşım, iletişim tesisleri, bankacılık sistemi yanında milli kültür ve eğitim kurma savaşına girişti. Emperyalizmin bütün engellemelerine rağmen Cumhuriyetin 10. yılında, 10. Yıl Marşında ifadesini bulan olağanüstü bir sanayi hamlesine girişildi. Uçak ihraç eder hale geldik.

 

Aynı dönemde büyük Atatürk’ün “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim” şiarı ile sporun her alanında da büyük bir atılım gösterdik. Atletizmde, güreşte ve futbolda bütün olanaksızlıklara rağmen başarılar elde edildi. Kamu fabrikaları, spor kulüpleri kurarak değişik alanlarda çalışanlarının spor yapması yanında, sporda başarılı olanları işletme içinde değerlendirmek üzere bünyesine aldı. Amatör sporun yaygınlaşmasını destekledi. Şimdi artık birer birer yok edilen Atatürk stadyumlarının hepsinde atletizm pistleri oluşturuldu. (Şimdilerde atletizm pistleri kaldırılarak arena adı verilen stadyumlarda izleyiciler birbiri ile kavga eder hale getirildi.)

 

Spora bakışın böyle olduğu yıllarda, olanaksızlıklar nedeniyle, tarla görünümünde olan sahalardan yetişen futbolcularımız, Macaristan, Berlin, Moskova zaferleri ile yurda döndü.

 

Türkiye’nin sanayiini geliştirme adına, yabancılarla ortak tesisler kurduğu 1970’li yıllarda ülkemize, sınırlı sayıda yabancı futbolcunun girişine de izin verilmişti. Bu iznin gerekçesi futbolun gelişmesi ve sporseverlerin tribünlere çekilmesiydi. 

 

1971 yılında kurulan TOFAŞ Otomobil Fabrikası, o yıllarda neredeyse tamamen yabancı parçaların montajını yaparak üretime geçmişti. Ne var ki bir koşul vardı. Her yıl yerli parça oranı artırılacak, sonunda, tamamen yerli parça ile üretim yapılacaktı. Diğer otomobil fabrikaları ile başka sektörlerdeki yabancı ortaklı işletmeler de böyle kuruldu.  TOFAŞ ve RENAULT örneğinden gidersek, bu işletmelere yerli parça üretmek için yarışan mevcut yan sanayi tesisleri ile, yeni kurulanların çabaları, bu otomobil fabrikalarının kullandığı yerli parça oranı 1980’lerin sonunda rekor seviyeye yükseldi.

 

12 Eylül darbesi ile birlikte dayatılan “liberalleşme” ya da “globalleşme” politikaları yoğun bir özelleştirme ile sınırsız yabancı sermayeye özgürlük propagandaları, ülkemizi bugün içinde bulunduğumuz her türlü tesissimizi elden çıkarma, zarar ediyor gerekçesi ile yok etme sürecini getirdi. Ne petrokimya tesislerimiz kaldı, ne haberleşme tesislerimiz, ne limanlarımız.

 

Ardından gelen umutsuz AB macerası adına, Gümrük Birliğine girme gafleti, “Gümrük duvarları ardına saklanarak gaz tenekesi gibi otomobilleri halka kazıklama” propagandası ile kabul ettirildi. Bu dönemde, Bursa’daki TOFAŞ fabrikasının kapısındaki TOFAŞ yazıları sökülerek küçültülürken, her tarafa  FİAT yazıları kondu.

 

Aynı dönemde futbolda “Yugoslavya’nın, Romanya’nın “tapon” oyuncuları yerine, milyon dolarlık “yıldız” futbolcu transfer etme ve yabancı sayısını artırma sürecine girildi. Otomobil fabrikaları, Gümrük Birliğinin getirdiği ithalat kolaylıkları ile yeniden yabancı parça kullanmaya başlarken, zor duruma düşen yerli yan sanayi tesislerinin hisseleri el değiştirdi. Bazı firmalar yabancılara geçti ya da yabancı hisse oranları arttı. 

 

İlginçtir, bu sıkıştırma ile Koç gurubu TOFAŞ Pazarlamadaki hisselerini İtalyanlara kaptırdığı yıllarda, Orhangazi’de kurulu Koç gurubuna ait KAV Kibrit Fabrikasının kapısına Swedish Match adı konarak İsveç’e satılıyordu. Bir sure sonra da gümrük kolaylıkları ile ucuza giren ithal çakmaklara yenilerek kapısına kilit asıyordu. Yine yabancıların eline geçen turistik oteller, müşterilerinin kullanımı için otel odalarına ithal kibrit koymayı ithal çakmaklara tercih ediyordu.

 

Tam da bu yıllarda, Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması sonrası, İtalya’ya gitmesinin yarattığı tepkiyi azaltmak adına, “ünlü” Türk antrenör ve FETÖ’ye angaje olmuş bazı futbol “yıldızları” İtalya’ya transfer edilip, FİAT reklamında oynatılırken, daha yüksek transfer ücretleri ile spor yaşamının sonuna yaklaşmış yabancı futbolcular ülkemize hücum ediyordu.

 

İşte bu dönemde otomobil fabrikalarında kullanılan yerli parça oranı da minimum seviyesine inerken, otomobil fabrikalarına parça üretmek için ülkemize gelen bazı yabancı firmaların ürünleri de yerli parça sayılıyordu . Yine ilginç rastlantı, aynı yıllarda yabancı oyuncuların hücumu nedeni ile, yerli oyuncular kendilerini gösteremediği için, Milli Takımımız oyuncu bulamaz hale geldi ve ülkemize transfer olmuş siyahi oyuncular Türk vatandaşı yapılarak Milli Takımda oynatılmaya başladı.

 

Otomobil fabrikaları için yabancı sermeye ile üretilen yerli parça olayı ile Milli Takımda 38 kez forma giyen Mehmet Aurelio birbirinden farklı olaylar değildi. Öte yandan yerli yan sanayicinin kötü üretim yaptığı iddialarına karşılık, yurtdışına satış yapabilmeleri ile, yurt dışında futbol yaşamına başlayan Türk gençlerinin Milli Takımın ana gövdesini oluşturur hale gelmesi de benzeri olaylardı.

 

Geçtiğimiz günlerde Milli Takımımızın oymadığı iki maçı da çok kısa süreliğine izledim. TV kanalını açtığımda uzun süre Milli Takımımızın hangisi olduğunu algılayamadım. Forma bile tamamen yabancıydı. Bordo Siyah renkli takımın Türk Milli Takımı olduğunu kavradığımda, bu kez çok sayıda oyuncunun adı Türk olmalarına rağmen, kulağıma yabancı geldi. Çoğu Avrupa takımlarında yetişmiş yetenekli genç sporculardı.

 

Bu duruma futbol liginizde artık bazı takımların tamamen yabancı futbolculardan oluşması  ve yerli oyunculara fırsat tanınmaması yol açmıştı.

 

Yok pahasına elden çıkardığımız, göz bebeğimiz TEKEL’in özelleştirme furyası sırasında iki kez el değiştirdikten sonra, yabancı tekellerin eline geçmesiyle, yabancı sigaralar yanında bizim yerli markalarımızın,  içine yabancı tütün konulduktan sonra halkımıza fahiş fiyatlarla satılması ile, futbolumuzun bugün geldiği durum ne kadar da birbirine benziyor.

 

Lütfü Kırayoğlu

 

07.09.2017