3 TEMMUZ 2017 TARİHLİ SAYIN KILIÇDAROĞLU'NA SUNULAN MEKTUP

depo

Sn. Kemal KILIÇDAROĞLU,

CHP Genel Başkanı

 

Öncelikle, bu zorlu hava koşullarında, günlerdir süren kutlu yürüyüşünüz için sizi ve şahsınızda örgütünüzü kutluyoruz. Yine bu zorlu mücadelede sizlere destek veren basın  kuruluşları ve  vatandaşlarımızı selamlıyoruz.

 

 Sayın Genel Başkan,

 

Türkiye 16 Nisan 2017 tarihinde seçim yasaları ihlal edilerek yapılan hileli bir halk oylaması ile yeni ve karanlık bir sürece girmiştir. Bu halk oylamasının gerçek galipleri  Cumhuriyetin niteliklerini yaşam biçimi edinmiş aydınlık insanlarımızdır. 

Halk oylaması sonuçları “yenilmez” denilen bu iktidarın doğru politikalar uygulanarak, geniş halk yığınları ile birleşerek alaşağı edilebileceğini göstermiştir.

Şimdi hedefimiz ;   Aslında çoğunluk olan " HAYIR” oylarının sayısını daha da arttırarak tartışmasız bir sonuç almak ve Cumhuriyetimizi yeniden güçler ayrılığının esas olduğu, parlamenter sisteme , özetle Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyeti kuruluş ayarlarına döndürmek olmalıdır.

Kısa bir değerlendirme yaparsak:

 

İlk tespit; 

               *Halkoylaması süreci baştan sona kanunsuzluk ve hukuksuzluk süreci olmuştur

             * YSK kararı bir hukuk skandalıdır. 298 sayılı yasanın emredici kurallarına, kendi genelgelerine, içtihatlara aykırı bir gerekçe yaratılmış, “evet” zorla kazandırılmıştır.

 

                *  KONDA Araştırma Şirketinin, halk oylaması sonucuyla ilgili yaptığı çalışmadan, geçersiz oyların belli bir amaçla ve belli bir bölgede özellikle servis edildiği anlaşılmaktadır.

 

               *Sonuçta bu halkoylaması, tarihte “kirli” bir seçim olarak yerini almıştır.

 

İkinci tespit; 

 

              *Bu Anayasa değişikliği bir rejim değişikliğidir; Cumhuriyeti kuran kurucu iktidarın iradesi yok edilmiş, kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter sistemi esas alan laik-demokratik Cumhuriyet, yerini egemenliğin tek kişide toplandığı totaliter bir rejime bırakmıştır.

 

 Üçüncü tespit;

 

            *Anayasa değişikliği 100 yıllık emperyalist bir tuzaktır. BOP’nin kirli ayağıdır. Hedefi Türkiye’nin Ülke bütünlüğüdür. Bölünmedir. Kürdistandır; hatırlarsanız 2003’te Meclis Amerika’nın Irak’ı işgal planına katılmamış, 1 Mart tezkeresi reddedilmiş idi.

            Bu olayla ilgili olarak, CIA’nın Ortadoğu istasyon şefi Paul Henze’nin Pentagon’a verdiği rapor ilginçtir,  hepimiz biliriz;  “… Türkiye Cumhuriyeti’nin çok güçlü denetim mekanizmalarının olduğu, Hükümet ele geçirilse Meclis, Meclis ele geçirilirse yargı, O da  ele geçirilirse Ordu engelinin olduğu, Başkanlık rejimi kurulmadan Türkiye’nin ‘kontrol’ edilemeyeceği…” rapor edilmiştir.

            *Sonrasında RTE , BOP eşbaşkanı yapılmış, kumpas davalarla Ordu'nun içi boşaltılıp Feto 'ya teslim edilmiş , yargı siyasallaştırılmış,sıra anayasa yolu ile Türkiye'ye başkanlık sistemini dayatmaya  gelmiş ve sonuç 16 Nisan’da   alınmıştır.

            * Bu süreci bütün olarak görüp hedef belirlemek  mücadelenin başarılması için zorunludur.

 

           *Özetle ;  Emperyalizme karşı tarihin ilk Ulusal Kurtuluş Savaşını vererek zafere ulaşan Türk ulusu, yeniden 100 yıl önceki kuşatma ortamına getirilmiş, aynen 100 yıl önceki gibi ülkeyi yönetenlerin aymazlığı yanında çıkarlarını emperyalistlerle birleştiren iç savaş kışkırtıcıları ile uğraşmaktadır. Bir yandan  bölücü terör, bir yandan dinci terör, Türkiye Cumhuriyeti devletini içten ele geçiren FETÖ belası ile el ele vererek, barış, demokrasi ve huzur ortamını yok etmektedir.

        * Ülkemizi yeniden mutlu, geleceğe güvenle bakan, özgür insanların ülkesi haline getirecek program ve ilkeler Mustafa Kemal Atatürk’ten bize emaneti olan Cumhuriyet Halk Partisinin köklerinde (Cumhuriyet'in kurucu felsefesinde)  vardır. Yapacağımız iş bu köklere sımsıkı sarılmaktan ibarettir.

                  

 Sayın Genel Başkan,

 

Yukarda ifade ettiğimiz tespitler çerçevesinde, önümüzdeki sürece ilişkin önerilerimiz aşağıdaki gibidir:

 

           * Ulusal egemenliği esas alan Cumhuriyet rejimi değiştirilmiştir.   

 Halkoylamasında HAYIR diyen gerçek çoğunluğun AMACI ; Egemenliği,   hileyle gaspedenlerin elinden alıp, gerçek sahibine, Türk Milleti’ne  teslim edene kadar sürekli MÜCADELE olmalıdır.

 

            * Bu çerçevede birlikte " ortak akılla "yürütülecek MÜCADELEDE ;

 

(1)    Halkoylaması sonuçlarının meşru olmadığı  unutturulmamalı, “atı alanın Üsküdar'ı geçmesi” önlenmelidir.  Bunun için hala vakit vardır

 

             (2) Cumhuriyet'in bir çağdaşlaşma,aydınlanma,demokrasi modeli olduğu, değişikliğin ise , "tek Adam  -  tek parti"  modeli olduğu iyi anlatılmalı, halkın gerçek bilgiye ulaşması , bire bir temasla ,yılmadan ,sürekli ,programlı ve örgütlü  bir biçimde yapılmalıdır.

ADD bu konuda tüm kadrolarını özveri ile mücadeleye katmaya hazırdır.

 

              (3) Önümüzdeki süreçte yerel, genel ve cumhurbaşkanlığı seçimleri  var. Siyasi iktidarın kendi özel hedefleri için hayata geçirmeyi planladığı dar bölge seçim sistemi,baraj ve siyasi partiler yasasında yapmayı planladığı. değişiklikler ve sonuçları şimdiden halka anlatılmalı ,demokratık bir seçim sistemi için "ortak" çalışmalar yapılmalıdır.

 

             (4)  Ohal uygulamaları ve Feto davalarının cadı avına dönüştüğü anlatılmalıdır.

 

             (5) Seçim güvenliği --parmak boyasının kaldırılması gibi önemli  konularda yasal düzenlemeler yapılması için kamuoyu oluşturulmalıdır.

Tüm bu konular belki de erkene alınacak (2019 ) hedefine kilitlenmeli,bu çerçevede ele alınmalıdır.

             

              (6) Ve  son olarak  ; 

  Bugün "adalet " için yapılmakta olan bu  haklı yürüyüşün YÖNÜ ; " Tek adam, tek parti " rejimine  karşı  yürüyüşe// Gazi Meclis'in ,ulusal egemenliğin yeniden kazanılmasına//ve// diktatörlüğe karşı yürüyüşe dönüşmesi // bütünsel hedefe yönelmesi halinde BAŞARIYA ULAŞACAKTIR.

 

           Türkiye bu süreçte çok değerli bir deneyim yaşamıştır.

 

          * Birbirinden farklı yerlerde duran, farklı söylemleri olan kesimler,  aralarındaki her türlü etnik-dini-siyasi ayrılıkları bir yana bırakıp, Vatan-Cumhuriyet-Demokrasi üçgeninde buluştular. Ortak hedef için mücadele ettiler

          * Bu anlamda, Türk Bayrağını sahiplenen ve toprak  bütünlüğünü savunan kişi ve kurumlarla geniş birliktelikleri sağlamak, platform ve cephe örgütlenmelerini illere yaymak gerekmektedir. Atatürkçü Düşünce Derneği bu işbirliğine hazırdır.

 

 

         *Ülkede barış ortamını yok eden bölücü terör, laiklikten ve çağdaşlıktan uzaklaştıran dinci terör ve emperyalizmin oyunlarına açık hale getiren tutarsız dış politika ile aramıza ne kadar mesafe koyabilirsek bu iktidara son vermeye azimli halk kitleleri ile o kadar yakınlaşacağımıza inanıyoruz.

 

         *  Partinizin de Atatürk’ün “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesi uyarınca aynı görüşü paylaştığına inanıyoruz. Türkiye’de şu anda barış ve kardeşlik ortamını bozacak demokrasi düşmanlarının hedefinin, dost unsurların arasını açacak hamleler olduğu açıkça görülebilmektedir.

 

        *  Çağdaşlıktan, demokrasiden, Cumhuriyetten yana olanlar asla bu TUZAĞA düşmemelidir.

 

      Atatürkçü Düşünce Derneği, bozguncu unsurlarca hedefinden saptırılmadığı sürece bu zorlu mücadelenizin yanındadır. Saptıramayacaklarına da inanıyoruz.

 

Egemenliği saraydan alıp tekrar gerçek sahibi olan Türk milletine verinceye dek bu zorlu ve kutlu direnişin sürmesi ve başarıya ulaşması dileklerimiz ve saygılarımızla.

(3 Temmuz 2017)

 

                                                                                              Tansel  ÇÖLAŞAN

                                                                                      ADD Genel Başkanı   

Haberlerimizden ve etkinliklerimizden haberdar olmak ister misiniz?

Atatürk’ün dil ülküsüne gönül veren yazar, dilbilimci Emin Özdemir’i 1 Eylül 2017 günü yitirdik. O, 46 yıl üç ay, köy öğretmenliğinden üniversite öğretmenliğine değin, eğitimin her aşamasında çalışıyor, yüzlerce genç yetiştiriyor. “Seçenek”, “sözel”, “düşlem”, “alıntı”, “alıntılama”; Özdemir’in dilimize kazandırdığı sözcüklerdendir. 

On beş yıl boyunca Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nda (TDK) yöneticilik görevini yürütüyor, TÜBİTAK’ta yayın danışmanlığı yapıyor. Türkçenin özleştirilmesi, geliştirilmesi ve zenginleştirilmesi savaşımında yüzlerce yazı yazıyor, bunlardan bir kısmı kitaplarında yer alıyor. Pek çok televizyon ve radyo programıyla toplumu aydınlatma görevini severek, heyecanla üstleniyor. 

Emin Özdemir, geçtiğimiz Mart ayında, emekliye ayrılmasından 21 yıl sonra alkışlarla son dersini vermiş… Bu son dersinde öğrencilerine şöyle seslenmiş: "Testle eğitilip, tostla beslenen bir kuşak yetişti. İnsanı insana edebiyat taşır. İnsanı insan kılan da edebiyattır. Öğrencilerime bunu vermeye çalıştım. Ülkemiz alacakaranlık kuşağında. Her şey çocuklarımıza okumayı sevdirmekle başlayacak." 

Bir söyleşimizde Emin Özdemir’e, “edebiyat bize ne katar” diye sormuştum. Yanıtı gençlere seslenişinin açıklaması gibiydi: “Niye sinemaya gidiyor? Niye tiyatroya gidiyor? Niye sergileri geziyoruz? Bütün bunların özünde insanın başka insanlarla bütünleşmesi yatıyor. Bu işlevi edebiyat yerine getirir. Nurullah Ataç’ın güzel bir sözü vardır: ‘Edebiyattan geçmemiş insanın, hayali gelişmez ki başka insanların acılarına, sevinçlerine ortak olsun.’ Edebiyattan geçmek demek; romanlarla, öykülerle, oyunlarla, şiirlerle tanışmak demektir. Onların içerisinde soluk alıp vermektir. Edebiyatla beslenen bir bilim adamı, edebiyatla beslenen okuyucu, tam insan olma yolunda önemli adımlar atacaktır.” 

“Bizim toplumumuzun, insanımızın en büyük dramı tek boyutlu oluşudur. Ben tek boyutlulukla şunu anlatmak istiyorum: Hekimse, hasta kavramından başka bir şeye yönelmiyor, mühendisse, kendi mühendislik alanıyla uğraşıyor. Benim kanımca, hem kendi alanıyla hem de edebiyatın değişik alalarında soluk alıp verecek... Şimdi, romanla, şiirle, öyküyle, masalla tanışmış bir hekimin hastasıyla ilişkisini düşünün, bir de tek boyutlu bir hekimi düşünün... Okurlara bu gerçeği göz önünde bulundurmalarını öneririm. Bilime inandıkları kadar, ütopyaya da inansınlar, çünkü gelecek ütopyalardan doğacaktır. Ben buna inanıyorum. Öbür taraftan edebiyatın ürünlerini de sofralarından eksik etmesinler.” 

Emin Özdemir’le yanlış anımsamıyorsam 2 ya da 3 kez evinde görüştük. Gülümsemesi, sert görünümünü yumuşatıyordu. İlkeli, dürüst, mücadeleci, çok çalışkan, disiplinli bir kişiliğe sahip olduğu hemen anlaşılıyor. İnsanla, umutla, erinçle ve direnmekle ilgili açıklamaları, acısıyla tatlısıyla yıllardan süzülüp gelen sözler... İlk söyleşimizde kendimi konuşmasının büyüsüne öylesine kaptırıyorum ki kasetin dolmuş olduğunu ve teybin durduğunu fark etmiyorum. Emin Özdemir, hiç yüksünmeden o bölümü yeniden anlatıyor. Güzel konuşuyor, yaşamını anlatırken öğreniyoruz ki çocukluktan beri sahip olduğu bir özellik bu. Tartışmacı, vurgulu bir anlatımı var. Yazar, düşünür ve ozanlardan sözler, dizeler aktarıyor, atasözleri, halk deyişleri ile konuşmasını hem güzelleştiriyor hem de vurgusunu güçlendiriyor. Söz dağarcığı çok zengin… İlk kez duyduğum sözcükler kulağımı tırmalamıyor. Bu sözcükler, cümle içindeki yerlerine oturuyorlar, kendilerini yadırgatmıyorlar. Emin Özdemir’in deyimiyle “takır tukur sesler” çıkarmıyorlar. 

Ali Püsküllüoğlu’nun anlatımıyla, yazı, dil, yazma, okuma, öğrenme, öğretme! Emin Özdemir, belki de düşlerinde bile bunlarla düşüp kalkmıştı yıllarca… Türkçemizi zenginleştiren, güzelleştiren pek çok kıymetli eser bırakarak ne yazık ki o da ölümsüz değerlerimiz arasına katıldı. O’nu saygı ve sevgiyle anıyorum.

 10 Eylül 2017

Feyziye Özberk,

 

Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Sekreter Yardımcısı

12 Eylül faşist darbesinin üzerinden 37 yıl geçti. Darbeyi yaşamayanlar için sadece rakamlarla ifade edildiğinde bile ülkenin üzerinden bir silindir  geçtiği apaçık görülüyor. Ancak 12 Eylül darbesinin açtığı yaralar ve kalıcı hasarlar çarpıcı rakamların çok daha ötesinde anlam taşıyor.

 

Ülkemizin bugün içinde bulunduğu içinden çıkılmaz durumun esas sorumlusunun, 12 Eylül darbecileri olduğunu söylemek gerçeğin özetini oluşturuyor. 

 

12 Eylülde çekilen acılar, evlerine ateş düşen aileler dışında unutuldu. Yaralar kabuk bağladı, eski acılar yenileriyle yer değiştirdi. İlk bakışta, hepimizin yaşamından en az 10 yıl çalınmış gibi oldu. Ancak, çalınan  10 yılı yaşanmamış 10 yıl olarak ifade etmek acı gerçeği inkar etmekle eşdeğer. Eğer bu 10 yıl sadece yaşanmamış 10 yıl olsa, sessizce sineye çeker, yaralarımıza tuz basardık. Acı gerçek bunun çok ötesinde. 

 

Franko’nun İspanya’sı, Salazar’ın Portekiz’inde çekilen acılar unutuldu. İspanya ve Portekiz yaklaşık 40 yıl süren bu diktatörlük yıllarını yaşanmamış sayarak yollarına kaldıkları yerden devam edebildiler. Hitler faşizmini yaşamış Almanya, Hitleri kesin şekilde mahkûm ederek faşist dönemin ve savaşın açtığı yaraları sardı ve yoluna çok daha güçlü olarak devam ediyor. Komşumuz Yunanistan, 7 yıl süren Albaylar Cuntası döneminden sonra, darbecileri adil bir şekilde yargılayarak yaralarını sardı.

 

Güzel ülkemiz Türkiye ise, ne darbecileri yargılayabildi, ne darbe döneminde değiştirilen anayasa ve hukuk sistemini geri getirebildi, ne 12 Eylül’ün karanlık yüzünü aydınlatabildi. Tam tersine 12 Eylül sonrası iktidar olanlar, 12 Eylül faşizmini açtığı yoldan ilerleyerek iktidarlarını güçlendirdiler. Siyasi Partiler yasası, seçim yasaları, Üniversiteler Yasası, Sendikalar Yasası, Üniversite ve TRT’nin özerkliği, Senatonun kaldırılması, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası en tipik örneklerdir.

 

Daha önemlisi, Atatürk adını kullanan 12 Eylül darbecilerinin, Cumhuriyet kazanımlarına ve Atatürk devrimlerine indirdiği kalıcı darbelerdir. Bu durumun dünyada eşi benzeri görülmeyen örneği ise ülkemizin kurtarıcısı ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün kişisel ve manevi vasiyetinin yok sayılmasıdır. 

 

12 Eylül öncesinin kanlı ortamını kışkırtıp, sessizce kenarda bekleyen darbeciler, sonraki açıklamalarında darbe ortamının “olgunlaşmasını” beklediklerini açıklayacak kadar pervasız, ABD gizli servis yetkililerinin “bizim oğlanlar başardı” sözünü yalayıp yutacak kadar utanmazdılar.

 

12 Eylül faşist darbe döneminde: 

• 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.

• 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.

• 7 bin kişi için idam cezası istendi.

• 517 kişiye idam cezası verildi. Bu cezaların ellisi uygulandı.

• 30 binden fazla çalışan “sakıncalı” raporu ile işten atıldı.

• TBMM lağvedildi. Tüm siyasi partiler, dernekler kapatıldı. 

• Anayasa Mahkemesi ve sendikalar askıya alındı.

• Yasama, yürütme ve yargı tek kişi elinde toplandı.

• 14 bin kişi yurttaşlıktan atıldı.

• 30 bin kişi mülteci olarak yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

• 300 kişi gözaltında kuşkulu şekilde öldü.

• 171 kişinin işkencede öldüğü belgelendi.

• 3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesi ve 47 hakimin işine son verildi.

• 400 gazeteci için 4 bin yıldan fazla ceza istendi. 3 bin 315 yıl ceza verildi. 

• Cezaevlerinde 299 kişi yaşamını yitirdi.

• 14 kişi açlık grevlerinde öldü. 16 kişi kaçarken, 95 kişi çatışmada vuruldu.

• 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi. 43 kişinin intihar ettiği söylendi.

• Zorunlu din dersi ve siyasal yasaklar getirildi.

• 388 bin kişiye pasaport yasağı getirildi.

Listeye, yasaklamalar, sansür, gazete kapatma, toplatma gibi pek çok çarpıcı rakam daha eklenebilir.

 

Bugün, sabah akşam darbelerden şikayet edenler ve onların siyasal öncüleri, yukarıda sıraladığımız olaylardan çok sınırlı şekilde etkilendiler ya da hiç etkilenmediler. Bu kadrolar 12 Eylül döneminin elverişli koşullarında sinsi şekilde özellikle yargı, polis ve asker içinde örgütlendiler. Sonraki dönemlerde de bugünkü siyasal iktidarın kanatları altında siyasal kadroları elde ederek 15 Temmuz 2016 günü ABD destekli yeni bir darbe girişiminde bulundular.

 

12 Eylül darbesinin “nimetleri” ile iktidara gelip iktidarlarını sürdürenler bu darbenin hesabını sormadıkları sürece darbelere karşı olduklarını söyleyemezler.

 

12 Eylül darbesinin geçmişimizden ve geleceğimizden çaldıkları, bu saatten sonra geri verilse bile, Türk halkından ve ülkemizden çalınan değerler asla geri gelemez.

 

Lütfü Kırayoğlu

 

08.09.2017     

 

Genel Başkanımız Tansel Çölaşan Saygın Yazar Muzaffer İzgü'nün evinde ailesine taziyelerini sundu.

Ülkemizde spor, özellikle de futbol, siyaset kadar yoğun konuşuluyor. Bir zamanlar insanların siyaset konuşmalarındansa, spor konuşmaları tercih ediliyordu. Ancak son yıllardaki siyasal gelişmeler sonucu muhalefet futbol sahalarından yükseliyor.

 

Futbol konusunda da en çok, Milli Futbol Takımı ile futbol takımlarının oynatabilecekleri yabancı oyuncu sayısı konuşuluyor. Bunca işi arasında Başbakan bile bu konuya değindi. Bu konunun, yani futbolun geldiği bu durumun, bu seviyeden gündeme gelmesinin ülkemizde uygulanan özelleştirme ve kaynakların yabancılara teslim edilmesi politikaları ile çok sıkı benzerliği var.

 

Türkiye, Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrası, yanmış yıkılmış topraklar üzerinde, yepyeni bir ülke, ulusal tarım, ulusal sanayi, enerji, ulaşım, iletişim tesisleri, bankacılık sistemi yanında milli kültür ve eğitim kurma savaşına girişti. Emperyalizmin bütün engellemelerine rağmen Cumhuriyetin 10. yılında, 10. Yıl Marşında ifadesini bulan olağanüstü bir sanayi hamlesine girişildi. Uçak ihraç eder hale geldik.

 

Aynı dönemde büyük Atatürk’ün “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim” şiarı ile sporun her alanında da büyük bir atılım gösterdik. Atletizmde, güreşte ve futbolda bütün olanaksızlıklara rağmen başarılar elde edildi. Kamu fabrikaları, spor kulüpleri kurarak değişik alanlarda çalışanlarının spor yapması yanında, sporda başarılı olanları işletme içinde değerlendirmek üzere bünyesine aldı. Amatör sporun yaygınlaşmasını destekledi. Şimdi artık birer birer yok edilen Atatürk stadyumlarının hepsinde atletizm pistleri oluşturuldu. (Şimdilerde atletizm pistleri kaldırılarak arena adı verilen stadyumlarda izleyiciler birbiri ile kavga eder hale getirildi.)

 

Spora bakışın böyle olduğu yıllarda, olanaksızlıklar nedeniyle, tarla görünümünde olan sahalardan yetişen futbolcularımız, Macaristan, Berlin, Moskova zaferleri ile yurda döndü.

 

Türkiye’nin sanayiini geliştirme adına, yabancılarla ortak tesisler kurduğu 1970’li yıllarda ülkemize, sınırlı sayıda yabancı futbolcunun girişine de izin verilmişti. Bu iznin gerekçesi futbolun gelişmesi ve sporseverlerin tribünlere çekilmesiydi. 

 

1971 yılında kurulan TOFAŞ Otomobil Fabrikası, o yıllarda neredeyse tamamen yabancı parçaların montajını yaparak üretime geçmişti. Ne var ki bir koşul vardı. Her yıl yerli parça oranı artırılacak, sonunda, tamamen yerli parça ile üretim yapılacaktı. Diğer otomobil fabrikaları ile başka sektörlerdeki yabancı ortaklı işletmeler de böyle kuruldu.  TOFAŞ ve RENAULT örneğinden gidersek, bu işletmelere yerli parça üretmek için yarışan mevcut yan sanayi tesisleri ile, yeni kurulanların çabaları, bu otomobil fabrikalarının kullandığı yerli parça oranı 1980’lerin sonunda rekor seviyeye yükseldi.

 

12 Eylül darbesi ile birlikte dayatılan “liberalleşme” ya da “globalleşme” politikaları yoğun bir özelleştirme ile sınırsız yabancı sermayeye özgürlük propagandaları, ülkemizi bugün içinde bulunduğumuz her türlü tesissimizi elden çıkarma, zarar ediyor gerekçesi ile yok etme sürecini getirdi. Ne petrokimya tesislerimiz kaldı, ne haberleşme tesislerimiz, ne limanlarımız.

 

Ardından gelen umutsuz AB macerası adına, Gümrük Birliğine girme gafleti, “Gümrük duvarları ardına saklanarak gaz tenekesi gibi otomobilleri halka kazıklama” propagandası ile kabul ettirildi. Bu dönemde, Bursa’daki TOFAŞ fabrikasının kapısındaki TOFAŞ yazıları sökülerek küçültülürken, her tarafa  FİAT yazıları kondu.

 

Aynı dönemde futbolda “Yugoslavya’nın, Romanya’nın “tapon” oyuncuları yerine, milyon dolarlık “yıldız” futbolcu transfer etme ve yabancı sayısını artırma sürecine girildi. Otomobil fabrikaları, Gümrük Birliğinin getirdiği ithalat kolaylıkları ile yeniden yabancı parça kullanmaya başlarken, zor duruma düşen yerli yan sanayi tesislerinin hisseleri el değiştirdi. Bazı firmalar yabancılara geçti ya da yabancı hisse oranları arttı. 

 

İlginçtir, bu sıkıştırma ile Koç gurubu TOFAŞ Pazarlamadaki hisselerini İtalyanlara kaptırdığı yıllarda, Orhangazi’de kurulu Koç gurubuna ait KAV Kibrit Fabrikasının kapısına Swedish Match adı konarak İsveç’e satılıyordu. Bir sure sonra da gümrük kolaylıkları ile ucuza giren ithal çakmaklara yenilerek kapısına kilit asıyordu. Yine yabancıların eline geçen turistik oteller, müşterilerinin kullanımı için otel odalarına ithal kibrit koymayı ithal çakmaklara tercih ediyordu.

 

Tam da bu yıllarda, Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması sonrası, İtalya’ya gitmesinin yarattığı tepkiyi azaltmak adına, “ünlü” Türk antrenör ve FETÖ’ye angaje olmuş bazı futbol “yıldızları” İtalya’ya transfer edilip, FİAT reklamında oynatılırken, daha yüksek transfer ücretleri ile spor yaşamının sonuna yaklaşmış yabancı futbolcular ülkemize hücum ediyordu.

 

İşte bu dönemde otomobil fabrikalarında kullanılan yerli parça oranı da minimum seviyesine inerken, otomobil fabrikalarına parça üretmek için ülkemize gelen bazı yabancı firmaların ürünleri de yerli parça sayılıyordu . Yine ilginç rastlantı, aynı yıllarda yabancı oyuncuların hücumu nedeni ile, yerli oyuncular kendilerini gösteremediği için, Milli Takımımız oyuncu bulamaz hale geldi ve ülkemize transfer olmuş siyahi oyuncular Türk vatandaşı yapılarak Milli Takımda oynatılmaya başladı.

 

Otomobil fabrikaları için yabancı sermeye ile üretilen yerli parça olayı ile Milli Takımda 38 kez forma giyen Mehmet Aurelio birbirinden farklı olaylar değildi. Öte yandan yerli yan sanayicinin kötü üretim yaptığı iddialarına karşılık, yurtdışına satış yapabilmeleri ile, yurt dışında futbol yaşamına başlayan Türk gençlerinin Milli Takımın ana gövdesini oluşturur hale gelmesi de benzeri olaylardı.

 

Geçtiğimiz günlerde Milli Takımımızın oymadığı iki maçı da çok kısa süreliğine izledim. TV kanalını açtığımda uzun süre Milli Takımımızın hangisi olduğunu algılayamadım. Forma bile tamamen yabancıydı. Bordo Siyah renkli takımın Türk Milli Takımı olduğunu kavradığımda, bu kez çok sayıda oyuncunun adı Türk olmalarına rağmen, kulağıma yabancı geldi. Çoğu Avrupa takımlarında yetişmiş yetenekli genç sporculardı.

 

Bu duruma futbol liginizde artık bazı takımların tamamen yabancı futbolculardan oluşması  ve yerli oyunculara fırsat tanınmaması yol açmıştı.

 

Yok pahasına elden çıkardığımız, göz bebeğimiz TEKEL’in özelleştirme furyası sırasında iki kez el değiştirdikten sonra, yabancı tekellerin eline geçmesiyle, yabancı sigaralar yanında bizim yerli markalarımızın,  içine yabancı tütün konulduktan sonra halkımıza fahiş fiyatlarla satılması ile, futbolumuzun bugün geldiği durum ne kadar da birbirine benziyor.

 

Lütfü Kırayoğlu

 

07.09.2017