As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

Lütfü Kırayoğlu: 15-16 Haziran ve Sendikacılık

Türkiye işçi hareketinin en büyük ve en şanlı direnişinin 47. yılını kutluyoruz. Bundan tam 47 yıl önce, 15-16 Haziran 1970 günleri sendika seçme özgürlükleri ve bazı hakları elinden alınmak istenen işçiler ayağa kalkmış ve o günün iktidar sahiplerine unutamayacakları bir ders vermişlerdi.

 

Özgürlükçü 1961 Anayasasının getirdiği olanakları kullanarak Amerikan tipi sendikacılığı reddeden Türk işçi sınıfının devrimci sendikacılığı geliştirmesinden korku duyan egemen sınıflar, meclise bir yasa tasarısı getirerek devrimci sendikacılığı boğmak istediler. Buna karşı hızla örgütlenen işçiler sendika farkı gözetmeden ayağa kalktı. Başta İstanbul olmak üzere, özellikle metal işçileri, fabrikaları işgal ederek ve ardından yollara dökülerek büyük bir direniş ve yürüyüş başlattı. Direniş hızla yayıldı. İstanbul’da köprüler açıldı. Vapur ve otobüs seferleri iptal edildi. Buna rağmen işçiler sanayi bölgelerinden hızla şehir merkezine akın etti. Telaşlanan iktidar önce polis kuvvetlerini işçilerin üzerine sürdü. Bu bir yarar getirmeyince bu kez asker kullandılar. Pek çok bölgede asker ile işçiler kucaklaştı. Direnişin ikinci gününde hükümet sıkıyönetim ilan etmesine rağmen geri adım atmak zorunda kaldı.

 

Siyasal ve ekonomik iktidar sahipleri büyük bir korku yaşamışlardı. Ve bir daha asla böyle bir korku yaşamak istemiyorlardı. Bu tarihten sonra, işçi sınıfının örgütlenmesini engellemek için gizli ve açık her türlü adımı attılar. Bu büyük işçi ayaklanmasının üzerinden 10 ay geçmeden gelen 12 Mart faşist darbesinin en önemli gerekçelerinden birisi, “siyasal uyanış ekonomik uyanışı geçti” sloganı idi. Yani uyuyan, uyutulan bir işçi sınıfı isteniyordu.

 

!2 Mart rejiminin getirdiği baskı ortamında “lüks” ilan edilen anayasansın pek çok maddesi değiştirildi. Ancak bu değişiklik egemenleri tatmin etmiyordu. Hedeflerinde 1961 anayasasının tümü vardı. Bu anayasa “direnme hakkı” kavramını getirmiş ve işçi sınıfı direnme hakkını kullanarak ayağa kalkmıştı.

 

!2 Mart düzenlemeleri ile yetinmeyen egemenler, Türkiye’yi bir kardeş kavgası ortamına sürükleyerek 12 Eylül darbesinin koşullarını olgunlaştırdılar. Darbe ile hem anayasayı ortadan kaldırdılar, hem de hedef aldıkları herkesi “anayasayı ortadan kaldırma” suçu ile yargıladılar. Halk arasında “anayasayı tangur tungur etme” suçu olarak bilinen yargılamalarla başta siyasal önderleri olmak üzere işçi sınıfını bir daha ayağa kalkamaz hale getirdiler. İşverenler “şimdi gülme sırası bizde” diye demeçler verebildiler. O tarihten bu yana her siyasal iktidar çalışma yasaları ile oynayarak işçi haklarını biraz daha kısıtladı.

 

Şimdilerde işçilerin iş ve gelecek güvencesi olan kıdem tazminatını ortadan kaldıracak yasayı çıkarmak için her türlü oyuna başvuruyorlar.

 

Son olarak Cübbeli Ahmet Hocaları imdatlarına yetişerek “kıdem tazminatından alınan para haramdır” veciz sözünü yumurtladı. Ülkede bunca harami kol gözerken gözlerini işçinin gelecek güvencesine, kıdem tazminatına dikmişler, bunun için de halkın kutsal değerlerini kullanmaktan utanmıyorlar. Nasıl olsa işçi sınıfı örgütleri dağıtılmış, bırakın dayanışma ve hak grevlerini, ücret anlaşmazlığı grevleri bile yapılamaz olmuştu. Her türlü grev güvenlik gerekçesi ile erteleniyor bastırılıyordu.

 

12 Eylül öncesi nüfusu yaklaşık 40 milyon olan Türkiye’de sendikalı işçi sayısı 3 milyon civarında iken, günümüzün 80 milyonluk Türkiye’sinde sendikalı işçilerin gerçek sayısını utançlarından ne sendikalar, ne işveren kuruluşları ne de Çalışma Bakanları açıklayabiliyor. Bir süre öncenin Çalışma Bakanı Faruk Çelik sendikalara üye işçi sayılarını açıkladıklarında 2 konfederasyonun kapanmak zorunda kalacağını söylemişti.

 

İşçi sınıfı bunca baskıya, bunca yasağa rağmen direnmeye devam ediyor. Ağır aksak da olsa sendikalarda örgütlenme çabalarını işten atılma pahasına sürdürüyor. Sendika ağaları ile mücadele ediyor.

 

Egemenler, işçi sınıfından korkmaya devam ediyorsa, işçi sınıfının umutları da sona ermemiş demektir. Büyük ozan Nazım Hikmet işte bunu vurguluyor:

 

Bir daha geri dönmemek üzere

Yıkılıp gidecekler.

Ve elbette ki sevdiğim elbet…

Dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle

Güzelim ülkemde, 

dolaşacaktır en sanlı elbisesiyle, 

işçi tulumuyla, 

bu güzelim memlekette

HÜRRİYET 

 

 

Lütfü Kırayoğlu

 

14.06.2017

SOSYAL VE KÜLTÜREL İKTİDAR SIKINTISI

Cumhurbaşkanı;  öğrenci yurtlarında yaşanan rezaletler ile ün yapmış bir vakfın genel kurulunda yaptığı konuşmada, 14 yıldır iktidarda olmalarına rağmen sosyal ve kültürel iktidarları konusunda sıkıntıları olduğunu söylemektedir.

Nedir bu sosyal ve kültürel iktidar, bu cümleden neyi anlamalıyız? Aslında kolayca anlaşılabilen ve yorumlanabilecek bu sözlerin en açık izahı; Sosyal ve kültür alanında yapılmak istenilen karşı devrimlerin uygulanmasında mevcut iktidar istediği hedeflere halen ulaşamamıştır. Önümüzdeki süreçte buna yönelik pek çok uygulama ile karşılaşacağımız gerçeğidir.

Sosyal ve kültürel alana egemen olmayı amaçlayan mevcut iktidar; ‘’hem laik hem Müslüman olunmaz’’ açısıyla toplumu dini esaslara göre yeniden tasarım çabasını saklamamaktadır. Bu konuya alt satırlarda uzun uzun yer vereceğim. Ama sosyal iktidardan/devrimden kast edilen ikinci bir anlam da vardır ki bu ilki kadar açık değildir. İşte bu açık olmayan niyet yerel yönetimlerin güçlendirilmesi görüntüsü altında adı konmamış eyalet sistemine geçmek ve devletimizin üniter yapısını değiştirmektir.

Bu bir komplo teorisi değil bir tespittir ve kamuoyu ile paylaşılmış iktidarın açık beyanlarının ışığında yapılmaktadır. Örneğin; Anayasa referandumu öncesi Cumhurbaşkanının yerel yönetimlerden sorumlu başdanışmanı Şükrü Karatepe, bu niyeti Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin yayın organı olan Şehir Araştırmaları Dergisi'nde yayınlanan “Başkanlık Sisteminde Şehir Yönetimi” başlıklı makalesinde dile getirilmiştir. İktidar veya cumhurbaşkanı tarafından yapılmış herhangi bir güçlü reddediş de duyulmamıştır.

Bu ortaya yeni konmuş bir hedef veya arzu da değildir. Hatırlarsak Cumhurbaşkanı partisinin 9 Nisan 2005’te Ankara’da düzenlediği il başkanları toplantısında, “devletin ağır yapısıyla bir yük” durumuna geldiğini ileri sürerek Cumhuriyeti hedef almış ve“merkeziyetçi devlet işleyişinin değiştirileceğini” söylemişti. “Ankara, bugüne kadar olduğu gibi artık Türkiye’nin düğümlendiği yer olmayacaktır” demişti. Benzer bir açıklamayı Abdullah Gül, 17 Kasım 2005’te yapmış ve şöyle demişti “bizim amacımız ne olursa olsun AB değildir. Bizim esas amacımız Türkiye’yi değiştirmektir, Türkiye’yi transformasyona (dönüştürme) uğratmaktır. AB bunun için bir vesiledir” 

Özellikle açılım sürecinde bölücü başı ile varılan mutabakatları sessiz bir devrim sayan ve cumhuriyetle hesaplaşma olarak gören zamanın başbakan danışmanı Beşir Atalay, yapılmak istenilen sosyal devrimin müjdesini kamuoyu ile paylaşıyordu.

7 Haziran genel seçimlerinin ortaya koyduğu tablo nedeni ile buzdolabına kaldırılan açılım sürecinin (veya o zaman ki diğer adı ile kardeşlik projesinin) yapılan şaibeli referandum sonucunda eli rahatlayan cumhurbaşkanı tarafından, tekrar dolaptan çıkarılma zamanın geldiği anlaşılmaktadır.

Cumhurbaşkanının sözlerinin ikinci ve en yalın açıklaması mealen şöyledir; ’’14 yıldır iktidarız ama sosyal yaşamı istediğimiz gibi şekillendirmekte ve din referanslı kültürü egemen kılmakta sıkıntı yaşıyoruz. Kutlu davamızı yani karşı devrimi tamamlamak için şunun şurasında 2023’e ne kaldı?’'

Kısacası sosyal ve kültürel alanda iktidar olmak için Ulu önder Atatürk’ün şu sözünde belirttiği devrimleri değiştirmek ve yeniden yapmaları gerekmektedir.

‘’Kültürel ve sosyal alanda başardığımız işler, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal çehresini, kesin çizgileriyle ortaya çıkarmıştır. Yeni harfleri, ulusal tarihi, öz dili, güzel, bilimsel müzik ve teknik kurumlarıyla kadını erkeği her hakta eşit, modern Türk toplumu bu son yılların eseridir. Türk ulusu, ancak varlığını derin ve sağlam kültür sınırları ile çevreledikten sonradır ki, onun yüksek gücü ve erdemi, uluslar arasında tanınır. 

14 yıl boyunca mevcut iktidar sosyal ve kültürel iktidar/devrim için pek çok uygulamayı, kaynatılan kurbağa deneyinde olduğu gibi yavaş yavaş, alıştıra alıştıra denedi ve denemektedir. Sosyal ve kültürel yapıyı değiştirmek üzere, sosyal hayatlarımıza ve devrim ilkelerine yapılan müdahalelerden işte size birkaç örnek vermek istiyorum:

Atatürk şehri olan Samsun’da, 2004 yılında, sahilde el ele dolaşan çiftlere zabıtalar müdahale etmiş ve zabıta ahlak polisliğine soyunmuştur. 

Türk Hava Yollarında çalışan Hosteslere kırmızı ruj kullanma ve saçlarını üstte toplamaya yasağı getirilmiştir.

Zamanın makbul şimdinin menkub bakanı Hüseyin Çelik, katıldığı bir TV programında, kıyafetini kendince uygun bulmadığı kadın sunucunun işine son verdirmiştir.

Bülent Arınç’ın sorumluluğunda olan hava meydanlarında, reklam panolarında bulunan ve reklam ücreti ödenmiş ünlü bir firmaya ait mayo reklamları, hacı adaylarını rahatsız edeceği düşünülerek yırtılmış, yerine türbanlı resimler bulunan başka reklamlar asılmıştır. Yine Türk Hava Yoları uçaklarında muhalif hiçbir gazetenin dağıtımına izin verilmemiştir.

Kütahya Belediyesi ve Pamukkale belediyeleri tarafından dağıtılan, 'Evlilik ve Aile Hayatı'- 'Evlilik ve Mahremiyetleri' adlı kitaplar, yeni evli her çifte hediye olarak verilmişti. (Bu kitaplarda; "Çocuklar güneye doğru sıcak iklimlerde 10-12 yaşlarında evlendirilebilir", “Bale şeytan ocağı, tiyatro şeytan yuvası", "El sıkışıp tokalaşmak zinaya giden yoldur", "Kadınlar spor sahaları ve parklara gitmemelidir" gibi ifadelerin kullanılmaktaydı).

Şort giyindiği için tekme atılan, spor yaptığı için yumruklanan kadınlar bu 14 yıl içinde normal adli olaylar haline gelmiş, kadın cinayetleri rekor kırmıştır.

Trabzon’un Of İlçesi’nde AKP’li Belediye Başkan Vekili Halil Alireisoğlu, afet ve acil durumlarla ilgili eğitim veren müftülük çalışanı Ayşe Yılmaz’ın konuşmasına, ‘Sen kimsin de bize vaaz veriyorsun? Bu kadın nereden çıktı? Bu ne iş. Erkekler kadınlardan vaiz mi alırmış? Bizim kadınlardan alacağımız eğitime ihtiyacımız yok”” diye bağırmış ve mikrofonu kapattırmıştır. 

Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, “Anneler, annelik kariyerinin dışında bir başka kariyeri merkeze almamaları gerekir. Merkeze iyi nesiller yetiştirmeye almalılar” diye konuşmuştur. Kadınların hamile iken sokağa çıkmasından, kahkaha atmasına, kaç çocuk yapacağından, nasıl doğum yapacağına kadar, her alanda müdahale şartları oluşturulmuş, kadını ikinci sınıfa oturtan bir dil egemen olmuştur. Bu dile ait örnekler yazmakla bitmez.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, kürtajın yasaklanmasıyla ilgili tartışmalar sırasında, tecavüz sonucu gebeliklerde kürtaj konusu tartışılırken, “Anası olacak kişinin hatasından dolayı çocuk niye suçu çekiyor. Anası kendisini öldürsün” diyebilmiştir.

Operaların bütçeleri ve etkinlikleri kısılmış, çalışamaz hale getirilmiştir.

TBMM dâhil pek çok alandan, Atatürk portreleri sökülmüş, meclis çatısı altında padişah anmaları yapılmıştır.

Bazı belediyeler, Atatürk büstlerini çeşitli nedenlerle sökerek yerinden kaldırılmıştır. Okullardan sökülen büstler nedense sökülme gerekçeleri giderilmesine rağmen tekrar yerine konulmamıştır.(örneğin Samsun İlahiyat fakültesi gibi), 

Vezir Parmağı isimli sinema filmi, sözde ecdadı küçük düşürdüğü için pek çok AKP’ li belediyece yasaklanmıştır. Yine pek çok filmin gösterimi çeşitli nedenlerle engellenmiştir.

Sanat eserlerine, heykellere, fotoğraf ve resim sergilerine, cumhuriyet tarihinde görülmeyen sıklıkta saldırılar yapılmıştır. Özellikle televizyonlarda, yüzyıllar önce yapılmış sanat eserleri bile mozaiklenerek sansürlenmektedir.

İnternete ve bazı sosyal paylaşım sitelerine erişim iktidar eli ile yasaklanmış, bilgi ve haber alma özgürlükleri engellenmiştir.

Harran Üniversitesinde taciz ve saldırıları önleme bahanesi ile kadınlara mahsus otobüsler tahsis edilmiş, adı konmamış bir haremlik-selamlık uygulaması başlatılmıştır.

Antalya Gazi lisesinde önce kızların okula eteklik giyinerek gelmesi yasaklanmış, devamında Isparta Melih Doğan Anadolu lisesinde kız ve erkek öğrencilerin ayrı saatlerde yemek yemeleri sağlanmış, bu yetmemiş öğrenciler arasına paravan konulmuştur. Bu arada Trabzon’da bir okulda kız ve erkek öğrencilerin, aynı merdivenleri kullanmaması yasak konulmasına kadar işler götürülmüştür.

Yetkili, yandaş eğitim sendikası, kız ve erkek öğrencilerin ayrı sınıflarda eğitim görmesini eğitim şurasında teklif etmiştir.

Namaz saatlerini, Suudi Arabistan’a göre ayarlamak için kış saati uygulamasına geçilmemiş, öğrenciler karanlıkta okula gitmek zorunda kalmıştır.

Ulusal bayramların içi boşaltılmış, Atatürksüz, Türksüz bayram kutlamaları ile milli değerler ret edilmeye çalışılmıştır.

Sanatının içine tüküren, heykellere ucube diyen bir anlayış topluma hâkim kılınmaya çalışılmaktadır. Sanat eserleri ahlak gerekçesi ile pek çok yerde kırılmış, yırtılmış, sansürlenmiştir.

Dostlar Tiyatrosu, Altıdan sonra Tiyatro, Destar Tiyatro, Bulut Tiyatro, Ferhan Şensoy’un Ortaoyuncuları’nda aralarında bulunduğu özel tiyatroların ödenekleri kesilmiştir.

Fazıl Say başta olmak üzere muhalif pek çok sanatçı, kara listeye alınarak televizyon ve sahnelerden uzaklaştırılmıştır.

Marketlerde ve bakkallarda gece 22.00 ile sabah 06.00 arasında içki satılması, film ve dizilerde içkiye özendirici görüntüler yayınlanması, İçki firmalarının festival, konser gibi organizasyonlara destekleyici olması yasaklanmıştır.

En ufak hak arama mücadelesi polis tekmeleri altında ezilmekte, ilerici gazeteciler, akademisyenler, çalışanlar açlığa mahkûm edilmektedir.

Yukarıda birkaç örneğini verdiğim bu olaylar ve sözler, asla münferit örnekler olmayıp, kültürel ve sosyal iktidardan hükümetin ne anladığını gösteren somut olaylardır.

14 yıldır bu amaca ulaşılamadı ise bunun tek nedeni çağdaş değerlerden, laik dünya görüşünden, tam bağımsızlık ve ulusal egemenlikten vazgeçmeyen, kadını ikinci sınıf görmeyen, her türlü siyasi görüşten Türk halkının Cumhuriyete bağlılığıdır. Bu bağlılık yetersiz muhalefete ve örgütsüzlüğe rağmen, en büyük güç olan HALK’ in özgürlük iradesi ile birleşerek güçlü bir direnç oluşturmuştur.

İktidar olmanın nimetlerini yıllardır hukuku çiğneyerek kullanan iktidar, sosyal ve kültürel alana hâkim olabilmek için tüm devlet kadrolarını taraftarları ile doldurmuştur. Yakın zamanda bu kadrolaşmanın büyük bir hızla devam edeceğini cumhurbaşkanının aynı konuşmasının devamından anlıyoruz;’’ Medyadan sinemaya, bilim teknolojiden hukuka kadar pek çok alanda hala en etkin yerlerde ülkesine ve milletine yabancı zihniyetteki kişilerin, ekiplerin, hiziplerin bulunduğunu biliyorum. Açıkça söylemek gerekirse bu durumdan da büyük üzüntü duyuyorum. ''

15 Temmuz hain darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL nedeniyle çıkarılan KHK’ lere ve tasfiyelere Cumhurbaşkanının bu sözleri üzerinden bakılmalıdır. Anlaşılmalıdır ki amaç sadece FETÖ ile mücadele değil, taraf olmayanların bertaraf edilmesi, yeni toplum tasarımı önündeki engellerin bir bir ortadan kaldırılmasıdır. Muhaliflerin hatta muhalif olmayanların bile tasfiyesi aracına dönüştürülen KHK’ler ile sürdürülen cadı avında, en fazla adalete olan güven ve hukuk devleti zarar görmüştür. Görülen o ki Stalin usulü ve benzeri tasfiye hızla devam edecektir.

FETÖ ile aynı yoldan giden, aynı yağmurda ıslananlar şimdi diğer tarikat ve cemaatleri saray sofrasının ve devlet kurumlarının başköşesine yerleştirmektedir. Amaç ve niyet birdir. Bu da BOP’ ne uygun ‘ılımlı İslam modelinde' yeni bir Türkiye yaratmak, Türkiye’yi dönüştürmektir.

Buna izin verecek miyiz yada ne yapacağız? Herkes şapkayı önüne koyup düşünsün... Cumhuriyetçiyim, demokratım diyenler artık koltuk sevdasından vazgeçip, vatan millet sevdasına değil, telaşına  düşmelidirler...

Saygı ve sevgi ile...

 

Dr. Işık ÖZKEFELİ

ADD SAMSUN ŞUBE BAŞKANI

 

Atatürk Kanunu ve Hukuk Bilgini Hirsch

Mustafa Armağan, “Derin Tarih” dergisinin son sayısında, Alman hukukçu Ord. Prof. Dr. Ernst Hirsch için “Yahudi asıllı” diyerek küçültmeye çalıştı. Ayrıca ne kadar “derin” tarih bilgisine sahip olduğunu da Alman olan Hirsch için “İsviçreli” diye yazarak kanıtladı. İşte ülkemizde yaşadığı yıllarda Türk vatandaşı olan Hirsch’in portresinden küçük bir özet. 

Hirsch kimdir? Ord. Prof. Dr. Ernst Hirsch, Nazi zulmü nedeniyle çalışma hatta yaşama olanağı kalmayan ülkesinden ayrılıp, Türkiye’ye sığınan, Yahudi kökenli, bir Alman hukuk bilginidir. Türk üniversite ve hukuk tarihinde silinmeyen izler bırakmıştır. Bir öğretim üyesi olarak 1933–1943 yıllarında İstanbul Hukuk Fakültesi’nde, 1943–1952 yıllarında Ankara Hukuk Fakültesi’nde görev yapmış. Verdiği Türkçe derslerle, yazdığı ders kitaplarıyla, makalelerle örnek niteliklere sahip birçok öğretim üyesi ve hukukçu yetiştirmiştir. 

“Atatürk Kanunu” olarak bilinen yasadaki Hirsch’in katkısına gelince: Demokrat Parti’nin dini politikaya alet eden girişimleri sonucu, 1951 yılında Atatürk’e ve heykellerine yönelik saldırılar artar. Bu saldırılar karşısında halkın duyduğu tepki, öfke basına yansır. İktidar partisi cezaları artırarak bu tür davranışları önlemek ister. “Atatürk Aleyhinde İşlenen Suçlar Hakkında Kanun” adlı bir taslak hazırlanır. Bu taslağa İktidar partisinin saflarından çok sayıda milletvekili karşı çıkar. Hirsch’in ifadesiyle: “Bu kimseler, Ticanilere ve bunların saldırılarına besledikleri sempatiyi, birtakım anayasal endişelerin arkasında gizlemeye” çalışırlar. 

Bir hukukçu olarak Hirsch’den yorum istenir, o da tartışmayı bitiren mükemmel bir yanıt yazar. “Atatürk adında bir şahıs hukuki anlamda, artık mevcut değildir. Dolayısıyla ona yasa yoluyla da bir imtiyaz sağlanması söz konusu olamaz. Söz konusu tasarıda ceza hukuku normlarıyla korunması öngörülen hukuki varlık ve şahıs olarak Atatürk değildir. Burada korunmak istenen Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusuna karşı Türk milletinde genel olarak, yaygın bulunan hayranlık ve saygı duygusudur. İşte ceza tehdidi altına konulmak istenen davranışlar, halkın içinde yaşamayı sürdüren bu saygı duygusunu, yani merhumun anısını zedelemeye müsait davranışlardır” Yasadan umulan caydırıcı etki hemen görülür. Hirsch bu gelişmeyi mutlulukla karşılar: “Böylece, bu olağanüstü şahsiyetin anısını koruma konusunda ben de karınca kararınca bir katkıda bulunabildim.”

Bir halk yası

Hirsch’in Atatürk’ün cenaze töreniyle ilgili anlatımı da onun Atatürk’ün milletimiz için taşıdığı çok büyük değeri anladığını ve kendi yüreğinde de hissettiğini yansıtıyor. “Atatürk’ün bedenen ölmesi, bütün halkı, bütün tabaka ve çevreleri sarstı. Sanki gerçekten de bütün Türklerin babası ölmüştü, Atatürk’ün nâşını içeren lâhdin önünden son saygı görevini yerine getirmek amacıyla geçen insan kalabalığı öylesine muazzamdı. (…) Cenaze alayının geçtiği kilometrelerce uzunluktaki caddeler boyunca gözyaşları içinde hıçkıran insanlar duruyordu, bütün pencereler, bütün evler ağlayan insanlarla doluydu. Kortejde yürüyen bizler için, sanki bütün İstanbul bir sel gibi akmış gelmiş ve ağlayan bir duvar oluşturmuştu. 1938 yılının o Kasım günündeki gibi içten bir halk yasını ne daha önce yaşamıştım, ne de daha sonra, bir daha böyle bir şeye tanık oldum.”

Hirsch, 1938 sonbaharında sona eren beş yıllık sözleşme süresinin uzatılması için başvurduğunda, Türk vatandaşlığına geçme dileğini de bildirir. Sözleşme süresi uzatılır ama Türk vatandaşı olma isteğine yanıtı, beş yıl sonra Eylül 1943’te hiç beklemediği bir zamanda alır. Sevinmiş midir? “Sevinmek ne söz, çok mutluydum ve Atatürk’ün ünlü cümlesi ‘Ne mutlu Türküm diyene’ döküldü dudaklarımdan.”

Hirsch, insanlığın değerini yükselten önemli adlardandır

Hirsch, yaşamının sonuna kadar Türk vatandaşlığını sürdürür, Almanya’ya döndükten sonra orada, Türkiye’nin fahri temsilcisi gibi çaba harcar, Türk öğrencilerine yardım eder. Türkiye’yi hep ikinci vatanı olarak görür. Çocuğuna Enver Paşa’ya ve adına ithafen Enver Tandoğan ismini verir. 83 yaşında Almanya’da ölen Hirsch, insanlığın değerini yükselten önemli adlardan biridir.

 

Feyziye Özberk

 

Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Sekreter Yardımcısı

KURUCU GENEL BAŞKANIMIZ MUAMMER AKSOY’U SAYGIYLA ANIYORUZ

ADD Kurucu Genel Başkanı Prof. Dr. Muammer Aksoy 1917 yılında Antalya’nın İbradı ilçesinde doğdu. Yaşamı boyunca Atatürk Devrim ve İlkelerini savundu. 31 Ocak 1990 tarihinde evinin önünde kurşunlanarak şehit edildi. 2017 yılı Muammer Hocamızın yüzüncü doğum yılı. Hocamızı “Bilim ve Üniversite Özerkliği” konusundaki mücadelesini anlatan bir yazı ile anmak istedim. Ruhu şad olsun.

BİLİM ÖZGÜRLÜĞÜ VE ÜNİVERSİTELERİN ÖZERKLİĞİ MÜCADELESİ

Ülkemizde üniversitelerin gelişmesi Cumhuriyet dönemindeki düzenlemelerle sağlanmıştır.

Örneğin, 1933 yılında yapılan Üniversite reformu ile İstanbul Darülfünunu kaldırılmış, yerine İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. Bu reformda, her ne kadar üniversite özerkliği söz konusu değilse de bu durumu  yeni kurulan cumhuriyet yönetiminin, devrimleri sağlamlaştırma ve özerkliği bu aşamadan sonra getirme çabası olarak anlamak gerekir. Söz konusu reformda, öğretim üyelerinin tanımları (ordinaryüs, profesör, doçent vb.) yapılmış, üniversite genel bütçeye bağlanmış, yapım ve onarımlar için Millî Eğitim Bakanlığına yetki verilmiştir.

Üniversite özerkliğinde en ilerici adım yine Cumhuriyetin devrimci yöneticileri tarafından atılacaktır. 1946 yılında Hasan Âli Yücel’in Millî Eğitim Bakanı iken yapılan üniversite reformu ile 1933 yılında yapılan reform “geçici dönem” olarak adlandırıldı ve fakülteler dâhil olmak üzere özerklik gündeme geldi. Örneğin, Millî Eğitim Bakanının denetimi kaldırıldı.

Ayrıca üniversitelerin mali kaynakları olarak, genel bütçeden verilecek ödenek yanında, harçlar ve ücretler, bağışlar, vasiyetler, döner sermaye gibi gelir kalemleri tanımlandı. Öğrencilerin, kanunlar çerçevesinde dernek kurmalarının yolu açıldı.

Hürriyetleri sağlayacağı söylemiyle iktidara gelen Demokrat Parti iktidarı, 1953 yılında 6185 sayılı yasa ile öğretim üyelerinin siyasetle uğraşmalarını yasakladı; 1954 yılında ise öğretim üyelerinin Millî Eğitim Bakanlığı emrine alınmasını sağlayan 6435 sayılı yasayı çıkararak, üniversite özerkliğini tamamen ortadan kaldırdı.

6435 sayılı yasanın ikinci maddesi aynen şöyleydi: “Üniversitelerin kuruluş kadrolarına dahil bilumum mensupları hakkında, senatonun mütalaası alındıktan sonra, tayinlerindeki usule bakılmaksızın Maarif Vekili tarafından resen tatbik olunur.”

Muammer Aksoy Forum Dergisinde bu iki yasayı hukuken çözümleyen, yorumlayan ve siyaseten Türkiye’ye getireceği zararları anlatan makaleler kaleme aldı. Bu yazılarda Hasan Âli Yücel’in sağlamak istediği çağdaş anlayışa artı yönde katkılar getiriyordu.

Örneğin, 01.10.1955 tarihinde yazdığı “Fikir, İlim ve Öğretim Hürriyeti Üniversite Muhtariyeti (özerkliği)” başlıklı yazısında “Fikir hürriyeti uğrunda asırlarca yapılan mücadeleler neticesinde nihayet anlaşılmıştır ki, fikre tahakküm etmeğe kalkışmak, hataların en büyüğü, haksızlığın en ağırı ve cemiyet için en zararlısıdır. (…) Fikirleri açığa vurmanın kahramanlığa muhtaç olduğu bir yerde ise, hakiki manasıyla bir terakkiyi (gelişmeyi) ve hele batı medeniyetinin üstün seviyesine yükselebilmeyi, ancak mucizelerden beklemek gerekir.

(…)Bir memlekette diktatörlük idaresinin sona ermesi ve üniversite istiklalinin Anayasa ile yahut kanunla teminat altına alınması, genellikle aynı anlara isabet etmektedir.” diyordu.

Yine 15.10.1955 tarihinde yazdığı “İlim Hürriyetini Zedeleyen 6185 Sayılı Kanun Hakkında” başlıklı yazısı, Demokrat Parti iktidarının 1953 yılında çıkardığı 6185 numaralı kanunu eleştiriyordu. Aksoy bu yazısında, konuyla ilgili 1946 yılında çıkarılan kanunun üniversite özerkliğini temin ettiğini belirtiyor, ancak öğretim hocalarına “her türlü siyasi yayın veya beyanlarda bulunmayı yasaklayan” ve ilim hürriyetini kısıtlayan bu kanundan sonra “ilmin vardığı neticeleri tam bir serbestlikle ifade etmek imkânı kalmamıştır” diyerek, üniversite hocalarının görevlerinden alınmaları tehdidi karşısında memleket meselelerini objektif bir surette incelemeye cesaret edemeyeceklerini” belirtiyordu.

Aksoy’a göre üniversite özerkliği, akademisyenlerin bilim özgürlüğüne sahip olması demekti. Üniversite, akademik standartları belirleyebilmeli ve idari alanda özellikle personele ilişkin kararları kendisi alabilmeliydi.

6435 sayılı kanun, üniversite muhtariyetini iki bakımdan da bertaraf etmektedir: Evvela, bir üniversite üyesinin vazifesinde kalıp kalmamasını, Üniversitenin değil de, Vekilin iradesine bağladığından, idari muhtariyet kati surette zedelenmiştir. Diğer taraftan, daha kötü olarak, vekilin salahiyeti hiçbir objektif kıstasa bağlanmayıp keyfe bırakıldığından, akademik ilim hürriyeti imha edilmiştir. Zira bu imkândan siyasi maksatlarla faydalanılacağı meydandadır. Aksi hâlde, hükmün hangi şartlar altında tatbik olunacağı tespit edilirdi.”

Muammer Aksoy bu yazıyı yazdıktan sadece 9 ay sonra haklı çıkacaktı. 1956 yılı Kasım ayında yaşanan Siyasal Bilgiler Fakültesi Olayı, demokratik gelişim sürecimiz açısından bugün hâlâ tazeliğini koruyan ender olaylardandır. Aksoy’un tahmin ettiği üzere DP, bu yasayı siyasi amaçları için kullanacak, senatonun, “hayır” görüşüne rağmen, Millî Eğitim Bakanı aksi yönde ve keyfi kararlar alacaktı.

Siyasal Bilgiler Fakültesi Olayı

3 Kasım 1956 tarihinde, Siyasal Bilgiler Fakültesi açılış töreninde konuşan Dekan Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu, Demokrat Parti yöneticilerini rahatsız eden (!) şu ifadeleri kullandı: “(…)  asla nabza göre şerbet sunan; kötüye, zararlıya fetva veren birer sözde münevver hâline gelmeyelim.”

Bu konuşmadan sonra Demokrat Parti’yi destekleyen kimi gazetelerce konuşma çarpıtıldı. Feyzioğlu aleyhine kamuoyu yaratma çabaları sonuçsuz kalmadı ve bu konuşma nedeniyle Millî Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ahmet Özel imzalı bir yazı ile 6435 sayılı kanun kapsamında üniversite senatosunun görüşü istendi.

27.11.1956 tarihinde toplanan Senato, Bakanlığın yazısını görüştü ve Feyzioğlu hakkında 6435 sayılı kanunun uygulanmasına yer olmadığı yönünde aldığı kararı bakanlığa bildirdi.

Fakat senatonun bu görüşüne rağmen Millî Eğitim Bakanı, ilgili yasa uyarınca Feyzioğlu’nun Bakanlık emrine alındığını, ilgilinin görevinden ayrılma tarihinin bildirilmesini isteyen bir yazıyı rektörlüğe tebliğ etti.

Sadece birkaç saat sonra olay gazetelere yansıdı. Değişik görüşlere sahip kesimlerden, karşı çıkışlar ya da destek açıklamaları yapıldı. Konu ülke gündemine taşındı. Başbakan Adnan Menderes öğretim üyelerini küçümseyerek,“iki tane profesör, üç tane doçentle teşriki mesai ederek, ‘bu memlekette üniversite muhtariyeti yoktur’ diye memleketi içten dıştan kötülerse, buna asla müsaade etmeyeceğiz” diyordu.

Aksoy’un, Menderes’e yanıtı hem sert hem de ironik oldu. Aksoy, küçük hesaplar peşinde koşan, kişisel çıkarları için doğrunun ve gerçeğin yolundan ayrılanları zavallı olarak niteliyordu: “Menderes’in görüşünde de haklı olan bir tarafın bulunduğunu itiraf etmek gerekir: Evet, her meslek ve makamda olduğu gibi, doçent, profesör veya ordinaryüs unvanını elde etmiş şahıslar arasında dahi söz, yazı ve hareketlerini mevki yahut pek daha küçük menfaatler temini veya muhafazası gayesine alet olarak kullanan bedbahtlar, ne yazık ki mevcuttur. Fakat Menderes’in pek iyi bilmesi gerekirdi ki bu zavallılar, iktidarı tenkit edenler arasında değil, ‘Menderes’in selefini olduğu gibi, yakında halefini de alkışlayacak olan ve bugün ise bizzat Menderes’i alkışlamakta bulunan kimseler’ arasında yer almaktadırlar. Onların hedefi, sosyal veya altruist gayeler ve prensipler için mücadele etmek değil, en kısa ve zahmetsiz yoldan menfaatler temin etmektir.”

Muammer Aksoy Gözaltına Alınıyor

Bu arada Muammer Aksoy, daha ortada görevden alma kararı yokken, hatta Senato kararından da önce Son Havadis ve Dünya gazetelerine bir beyanat vererek aşağıdaki açıklamayı yapmıştı:

“Garp medeniyetini benimsemek, fesi çıkarıp şapka giymekle olmaz. Mesele, başı (zihniyeti) düzeltmektir. Garpta profesörlerin neler deyip neler yazabileceğini bir defa olsun inceleyen her şahsın, hadise karşısında “memleket hesabına duyacağı üzüntü” sonsuz olacaktır. Fakat unutmamak lazımdır ki  hürriyetler bedava elde edilemezler.”

Bu demeç üzerine Aksoy, 3 Aralık 1956 akşamı “Vali bey sizinle görüşmek istiyor.” denilerek, Ankara Palas’taki bir toplantıdan eşinin ve arkadaşlarının haberi bile olmadan Emniyet Birinci Şubeye götürüldü ve sabaha kadar sorguya çekildi. Bu işlem, üniversite çevrelerinde bilim ve düşünce özgürlüğüne indirilmiş yeni ve büyük bir darbe olarak karşılandı.

Turhan Feyzioğlu, istifa mektubunun son paragrafında bu olaya da değindi: “Bilhassa ilmi ehliyeti, katıksız idealizmi ve medeni cesareti ile tanınmış bir meslektaşıma, Doç. Dr. Muammer Aksoy’a ve bazı masum öğrencilere reva görülen muameleler ve Üniversitelerin ‘tasfiye’ ve ‘tecziye’sinden bahsedecek kadar ileri giden müdahaleler karşısında teessürüm son haddine vasıl olmuştur.” 

Muammer Aksoy olayı, İktisat Asistanı Şerif Mardin’in istifa mektubunda da yer aldı: “Şimdiye kadar bir insanda gördüğüm ahlaki değerlerin en yükseklerini nefsinde toplayan, basiretin ve faziletin öz timsali telakki ettiğim Doçent Dr. Muammer Aksoy’un, birkaç gün evvel sanki adi bir suçlu imiş gibi Emniyet Müdürlüğüne celbedilerek isticvap edilmesi bu prensip meselesini bütün çıplaklığı ile ortaya atmıştır.”

Görüldüğü gibi, üniversitelerin demokratik ülkelerde olması gereken konuma ulaşması için çok bedeller ödendi. Mustafa Kemal Atatürk ile başlayıp, Hasan Âli Yücel ile devam eden mücadele sürecinde Kemalistler, azımsanmayacak ilerlemeler kaydettiler ve bedeller ödediler.

Muammer Aksoy, bu davanın da yürekli bir neferiydi.

Yüzüncü doğum yılınız kutlu olsun ölümsüz Genel Başkanım!

Kaynakça:

Güneş, T., SBF Hadisesi ve İlim Hürriyeti

Dönemin Forum Dergileri