As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo
×

Hata

Kategori bulunamadı

Yeni müfredat Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz tarafından 

18 Temmuz 2017’de açıklandı. 

Sanırım 2012’de getirilen 4+4+4 düzenlemesinden sonra, AKP’nin eğitim alanındaki laik Cumhuriyet eğitimine karşı ikinci büyük düzenlemesiyle karşı karşıyayız. O yüzden bu değişikliğe, TC Milli Eğitiminin yeni müfredatı yerine, AKP Müfredatı demek daha doğru olur.

 2017-18 öğretim yılında 1- 5 ve 9. sınıflarda uygulanacak bu müfredat Milli Eğitim Bakanının açıkladığı gibi sadeleştirilmiş değil, dinselleştirilmiştir. 

Bilimselliğe, tarihi gerçeklere, laik Türkiye Cumhuriyet değerlerine bağlı kalmadan önyargıyla, partizanca hazırlanmış bir müfredat değişikliği.

Görüş aldık, katılımcı bir yöntem izledik denmesine karşın, tam tersine, uyarılar, öneriler, görüşler dikkate alınmadan ben yaptım oldu anlayışıyla hazırlanmış bir müfredat değişikliği.

Hatta Ocak 2017’de açıklanan taslağa göre daha da geri bir müfredat. Ocak ayındaki taslakta laiklik, Atatürkçülük, bilimsellik daraltılmıştı, kesinleşen metinde birçok yerde bu değerler ya kimi ünitelerde temelli kaldırılmış, ya da içi boşaltılmıştır.  

Çağdaş dünyanın kabul ettiği evrim kuramı bütün uyarılara karşın yeni müfredata alınmadı, bunun yerine cihat getirildi.

Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz, öğrencilerin yeterli felsefi altyapıya sahip olmadıkları gerekçesiyle Charles Darwin’in evrim kuramını müfredata almadıklarını açıklamasına karşın, gerçeklerin hiç de öyle olmadığı hemen ortaya çıktı. OECD ülkelerinde 15 yaş ortalamasıyla evrim kuramının okutulduğu (Cumhuriyet 20 Temmuz 2017),  İran’da 5. sınıfta verildiği anlaşıldı.

Sayın Bakanın cihat da dinimizde var, o yüzden koyduk demesi Anayasasında, Milli Eğitim Temel Yasasında laiklik olan bir ülkede kabul edilemez.

Din inançtır, inanana saygı duyulur. Ancak eğitim bir bilimdir. Eğitimde dinde olanlar değil bilimde olanlar temel alınır.

Türkiye Cumhuriyeti 3 Mart 1924 Öğretim Birliği (Tevhid-i Tedrisat) yasasını onun için getirdi. Bu yasa bugün de geçerli.

Daha önce de söyledik; müfredat Arapça bir sözcük, müfredat, öğretim konuları, izlence demek.

Müfredatlar yani konu başlıkları bilimsel, sanatsal anlayışla hazırlanır. 

AKP’nin tek başına iktidar olduğu 3 Kasım 2002 tarihinden bu yana adım adım eğitim dinselleştirildi, özelleştirildi. İmam Hatip okullarının sayısı hızla artırıldı. Ancak eğitimde nitelik artmadı, tam tersine düştü. Bunun en büyük kanıtı PISA sonuçları, OECD sıralamasında eğitimdeki yerimiz.     

Ülkemizin ve çocuklarımızın geleceğini belirleyecek müfredatın bu biçimde değiştirilmesi kabul edilemez.

Bu köklü değişiklik, Anayasaya, imzaladığımız Çocuk Hakları Sözleşmesine, 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Yasasına, 3 Mart Öğretim Birliği (Tevhid-i Tedrisat) Yasası’na aykırı olduğu gibi, laik Türkiye Cumhuriyetinin değerlerine, felsefesine, eğitbilim ilkelerine de aykırıdır.

Mustafa Gazalcı

ADD Bilim Danışma Kurulu Üyesi

Lozan Barış Antlaşması’nın doksan dördüncü yıldönümündeyiz. Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmesinden sonra, 10 Ağustos 1920 de, Sevr Antlaşması imzalanmıştı. Sevr Antlaşması’na dayanarak, Anadolu emperyalist devletlerin orduları tarafından işgal edilmişti.

Gazi Mustafa Kemal önderliğinde 19 Mayıs 1919 da başlatılan Ulusal Bağımsızlık Savaşımız, iç ve dış düşmanlara karşı, dört yıl sürmüş ve 30 Ağustos 1922 de zaferle sonuçlanmıştı.

Zaferden sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’yle yenilen İtilaf Devletleri ( İngiltere, Fransa, İtalya ) ve Yunanistan arasında, 24 Temmuz 1923 de, Lozan Barış Antlaşması imzalanmıştı. Türk heyetine İsmet Paşa başkanlık etmişti. Görüşmelerde “tam bağımsızlık” ve “ulusal egemenlik” ilkelerinden hiç ödün verilmemişti.

İngiltere delegesi Lord Curzon İsmet Paşa’ya: “Hiçbir dediğimizi kabul etmiyorsunuz. Biz de neyi reddederseniz hepsini şimdilik cebimize koyuyoruz. Savaş sonrası ülkeniz harap durumda ve paranız da yok. Yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüzde bu gün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkarıp size göstereceğiz” demişti.

Lozan Barış Antlaşmasıyla vatanımızın sınırları çizilmiş, Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunlar çözümlenmiş, kapitülasyonlar kaldırılmış, kabotaj hakkı kazanılmış ve Boğazlar, Osmanlı borçları, İstanbul’un ve Boğazların boşaltılması konusunda anlaşma sağlanmıştı.

Bu antlaşma, Atatürk’ün dediği gibi, “Türk Milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın yıkılışını gösteren bir belgedir.”

Lozan Barış Antlaşması, Türk Milleti’nin başarılı bir bağımsızlık savaşından sonra haklarını aldığı ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin uluslar arası alandaki saygın yerini kazandığı bir başlangıç noktasıdır. Lozan Barış Antlaşması ulus devletimizin temelidir, başka bir deyişle, ulus devletimizin tapusudur, ulusal onurumuzdur.

Türkiye Cumhuriyeti, İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar kendi öz kaynaklarıyla, kendi insanının emeği ve üretimiyle kalkınmış ve bağımsızlığından asla ödün vermemiştir. Ama sonrasındaki siyasal iktidarlar, günümüze kadar izledikleri Kemalizm’den sapmış yanlış politikalarla ülkeyi ekonomik ve siyasal bakımdan bağımlı duruma getirmiştir.

Emperyalizmin Türkiye için niyeti ve amacı dünden bugüne hiç değişmedi. Hele “küreselleşme” dönemi başladıktan sonra ulus devletimizi ve onun ideolojisi olan Kemalizm’i ortadan kaldırmak emperyalizmin vazgeçilmezi oldu. Emperyalizm, içimizdeki işbirlikçileriyle, günümüzde Ortadoğu’yu,  bulunduğumuz coğrafyayı kendi çıkarlarına göre yeniden yapılandırmaya, Lozan yerine yeniden Sevr’i getirmeye, vatanımızı ve milletimizi bölmeye soyundu.

7 Haziran 2015 genel seçimiyle son bulan on üç yıllık siyasal iktidar döneminde, demokrasi ve hukuk kullanılarak, emperyalizmin Türkiye için tasarladığı “Ilımlı İslam Devleti”  ve “bölünme” yolunda oldukça mesafe alındı. Yaşadığımız bu günlerde Lozan kahramanı İsmet İnönü ders kitaplarından çıkartıldı, yakın tarihimizin yeniden yazılmasına başlandı.

Ama Türk Milleti geç de olsa, 7 Haziran 2015 genel seçimiyle, bu büyük “değişim ve dönüşüm“ü durdurmuştur. Demokrasi yaşamına katılan siyasal partilerimizin seçim sonucunu bir uyarı olarak değerlendirmesi gerekir. Türk Milleti, ülke bütünlüğünden ve çağdaşlıktan yana olduğunu göstermiştir. Ülkenin muhteşem saraylardan ve tüm “erk”leri eline geçiren “tek adam”la yönetilmesine karşıdır. Seçim sonucu, geçmişin hesabının görüleceği, hukuk ve adaletin yeniden temel alınacağı bir devlet düzeninde demokrasiye devam edilmesinin yolunu açmıştır.

Doksan iki yıllık Atatürk Cumhuriyet’ini koruma ve kollama mücadelesinin bu aşamadan sonra daha güçlenerek devam edeceği şüphesizdir. Artık anlaşılmalıdır ki Türk Milleti ulus devletten, ülkenin “kurtuluş” ve “kuruluş” değerlerine bağlı siyasal iktidarlar ve cumhurbaşkanlarınca yönetilmesinden yana taraftır.

Bu inanç ve kararlılıkla: Yaşasın Lozan! Yaşasın Cumhuriyet! Yaşasın Türkiye!

GÜNGÖR BERK

ADD Genel Merkez

Bilim Danışma Kurulu Üyesi

 

98 yıl önce Erzurum’da basit bir okulda bir avuç kararlı insan bu ülkenin kaderini değiştirecek toplantıda tarihi kararlar alıyordu.

19 Mayıs 1919 günü Üçüncü Ordu Müfettişi olarak Samsun’a ayak basan Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal Paşa’nın gerçek niyeti anlaşılmış ve Erzurum’a ulaştığında artık İstanbul’a geri dönmesi için Harbiye Nezaretinden kesin emir geliyordu. 8-9 Temmuz gecesi gelen bu emri, Mustafa Kemal Paşa yerine getirmeyi reddedince, görevden alınıyor, aynı anda da Paşa çok sevdiği askerlik mesleğinden çekiliyordu. Ama artık Türk ulusunun ve tüm ezilen ulusların değişmez, vazgeçilmez lideri oluyordu.     

Erzurum Kongresinden önce ülkenin değişik yerlerinde Müdafa-i Hukuk, Red-di İlhak gibi dernekler yerel kongreler yapıyorlardı. Ama bunlardan hiç birinin hedefi Erzurum Kongresi kadar uzun erimli ve ülkenin bütününü kapsamıyordu.

Kongreye katılanların hiç birinin kafasında zafere ulaşmanın ötesinde, zaferden sonra yapılacaklar yoktu. Bir tek Mustafa Kemal Paşa kurtuluştan sonrasını görüyor, yapılacakları planlıyordu. Mustafa Kemal Paşa, Erzurum’a ulaştıktan sonra 7 Temmuz’u 8 Temmuz’a bağlayan gece yarısı Mahzar Müfit Kansu’ya Cumhuriyetten, laiklikten, yeni harflerden, devrimlerden söz edip defterine not ettiriyor, Kansu da Mustafa Kemal’i çok fazla hayalci buluyordu. 

Askerlikten ayrılan Mustafa Kemal Paşa’nın Erzurum’da toplanacak kongreye katılacak bir sıfatı bile kalmamıştı. Ancak Müdafayı Hukuk Cemiyeti Erzurum Şubesi Başkanı Raif Efendi, Mustafa Kemal Paşa’ya Şube Delegeliğini önerdi ve bunun için Cevat Dursunoğlu ve emekli Binbaşı Kazım bey delegelikten çekildiler. Kongre toplandığında bazıları Paşa’nın delegeliğine itiraz etti. Buna rağmen Mustafa Kemal Paşa, kendini Kongre Başkanlığına seçtirmeyi başardı. Atatürk bu durumu Söylev’inde şöyle anlatıyor:

“Öncelikle ben, ne olursa olsun, Kongreye katılmalı ve onu yönetmeliydim. Çünkü zaman geçirmeksizin, ulusal iradenin işler duruma getirilmesini ve ulusun kendi başına silahlı ve eylemli olarak önlemler almaya başlamasını sağlamak zorunluluğuna inanıyordum. Bu temel ilkeleri benimsetip karara bağlatabilmek için, Kongrede çalışmayı ve yönetici olarak üyeleri aydınlatmayı çok gerekli görüyordum. Nitekim öyle oldu. Erzurum Kongresinin, daha önce açıkladığım ilke ve kararlarını herhangi bir Temsilciler Kurulunun uygulatabileceğine benim güvenim olmadığını, açıkça söyleyebilirim. Nitekim zaman ve olaylar beni doğrulamıştır.”

Yola, Mustafa Kemal Paşa ile birlikte çıkanlardan ihanet edenler de çıktı, korkup yarı yolda terk edenler de, kurtuluştan hemen sonra devrimlere cesaret edemeyip terk edenler de çıktı. Kongrede seçilen Temsilciler Kurulunu Atatürk Söylev’de şöyle anlatıyor:

“Erzurum Kongresi, tüzük gereği, bir Temsilciler Kurulu seçmişti. Dernekler yasasına uyularak verilmesi gereken dilekçe yerine Erzurum Valiliği katına sunulan 24 Ağustos 1919 günlü bildiride Temsilciler Kurulu üyelerinin adları ve kimlikleri şöyle bildirilmişti:

Mustafa Kemal   Eski 3. Ordu Müfettişi. Askerlikten çekilmiş.

Rauf Bey           Eski Bahriye Nazırı

Raif Efendi         Eski Erzurum Milletvekili

İzzet Bey           Eski Trabzon Milletvekili

Servet Bey         Eski Trabzon Milletvekili

Şeyh Fevzi         Erzincan’da Nakşi Şeyhi

Bekir Sami Bey   Eski Beyrut Valisi

Sadullah Efendi   Eski Bitlis Milletvekili

Hacı Musa Bey    Mutki Aşireti Başkanı

“…Bu kişiler, hiçbir zaman bir araya gelip birlikte çalışmış değillerdir. Bunlardan, İzzet, Servet ve Hacı Musa Beyler ve Sadullah Efendi hiç gelmemişlerdir. Raif ve Şeyh Fevzi Efendiler Sivas Kongresine katılmışlar ve ondan sonra biri Erzurum’a ötekisi Erzincan’a dönerek bir daha aramıza katılmamışlardır. Rauf Bey ve Sivas Kongresinde aramıza katılan Bekir Sami Bey İstanbul’daki Mebuslar Meclisine gidinceye dek bizimle birlikte bulunmuşlardır” Yine aralarında bulunan İngiliz Casusu Ömer Fevzi Bey gibiler Söylev’de apaçık anlatılmaktadır.

Mustafa Kemal Paşa bütün bu güçlüklere rağmen liderlik yeteneği sayesinde bütün hedeflerine ulaştı. Yanındakilerin pek çoğunun bu hedeflere inanmamasına rağmen… Mustafa Kemal Paşa liderliğin önemini Erzurum Kongresi sırasında yaşananlara dayanarak şöyle anlatıyor:

“Baylar, tarih, söz götürmez bir şekilde ortaya koymuştur ki büyük işlerde başarı için yeteneği ve gücü sarsılmaz bir başkanın varlığı çok gereklidir. Bütün devlet büyüklerinin, umutsuzluk ve güçsüzlük içinde, bütün ulusun başsız olarak karanlıklar içinde kaldığı bir sırada, yurtseverim diyen bin bir çeşit kişinin, bin bir türlü tutum ve inanç gösterdiği kargaşalı bir zamanda danışmalarla, birçok saygın ve güçlü kişilerin sözlerine uyma zorunluluğuna inanmakla, sağlam, esaslı ve özellikle sert yürünebilir mi ve en sonunda ulaşılması çok güç olan hedefe varılabilir mi? Tarihte, buna ulaşmış bir topluluk gösterilebilir mi? İkincisi Baylar; ulus, ülke, siyaset ve ordu yöneticiliğinde hiç bulunmamış ve bu alanda değeri belirmemiş ve denenmemiş gelişigüzel kişilerden, örneğin, Erzincanlı bir Nakşî Şeyhi ve Mutkili bir aşiret başkanı gibi zavallılardan da kurulabilecek herhangi bir Temsilciler Kuruluna, söz konusu durum ve görev bırakılabilir miydi? Bırakıldığında yurdu ve ulusu kurtaracağız, dediğimiz zaman, ulusu ve kendimizi aldatmış olmak gibi kötü bir yanılgıya düşmeyecek miydik? Böylesine bir kurula, perde arkasından yardım edilebileceği düşünülse bile bu yöntem, güvenilir sayılabilir miydi?”

***

Mustafa Kemal Atatürk 98 yıl önce işte böyle bir kararlılık ve inançla Türk ulusunun lideri oldu ve onu zafere ulaştırdı.

***

Bugün ülkemiz yine 98 yıl önceki gibi karanlıklar içinde. Ancak Cumhuriyete, Atatürk’e ve çağdaşlığa inanmış insan kaynağı açısından çok daha zengin ve umutlu olmamız gereken bir dönemdeyiz. Böylesine zengin bir kaynak içinde Ülkenin kurtuluşunu cemaat liderleri, şeyhler, ve aşiret liderleri içinde aramak aymazlıktan öte, ihanettir.

98 yıl önce kazandık, yine kazanacağız.

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ

Türkiye’nin “tapu senedi” Lozan Antlaşmasının 94. yıldönümünü kutluyoruz.

Lozan, Birinci Paylaşım Savaşını sonuçlarını ilan eden Sevr paçavrasını, üzerinden 3 yıl geçmeden yırtıp atan büyük bir diplomatik zaferdir. Ve bu anlamda tektir. Bu nedenle emperyalist güçler hiçbir zaman Lozan’ı içlerine sindirememişlerdir.

Birinci Paylaşım Savaşının sonucunu ilan eden 5 anlaşmanın en önemlilerinden  birisi Versay Antlaşması, diğeri ise Sevr Antlaşmasıdır. Bulgaristan ile yapılan Nöyi, Avusturya ile yapılan Sen Jermen ve Macaristan ile yapılan Triyanon antlaşmaları ikincil derecede antlaşmalardır.

Avrupa’nın güçlü sanayi ülkesi Almanya, Versay antlaşmasını yırtıp atamadığı için, bütün dünyayı ateşe veren kanlı İkinci Paylaşım Savaşına sürüklenmiştir. Oysa Anadolu’nun bağrından çıkan Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Kuvayı Milliyeciler, Sevr Antlaşmasını hiçbir zaman tanımadıkları gibi, üzerinden 3 yıl bile geçmeden yırtarak tarihin çöplüğüne atmışlardır. Lozan antlaşması ile Birinci Paylaşım Savaşının ülkemiz ile ilgili, siyasal, askeri, coğrafi, ekonomik ve sosyal sonuçları ters yüz edilmiştir.

Lozan Antlaşması Türklerin 224 yıl aradan sonra, masadan zaferle kalktığı ilk ve tek antlaşmadır. Türkler 1699 Karlofça antlaşmasından sonra bütün masalardan boynu bükük kalkmış, ya da geçici başarılar elde etmiş gibi görünse de karşılığında Avrupa devletlerine büyük ekonomik ve siyasi ödünler vermiştir. Bu nedenle emperyalist güçler Lozan Antlaşmasını hiçbir zaman içlerine sindirememişler ve Sevr Antlaşmasını canlı tutmuşlardır.

Lozan sırasında İngiltere temsilcisi Lord Kürzon’un tarihi tehdidi bu durumun en açık belgesidir. Lord Kürzon İsmet İnönü’ye: “… Hiçbir isteğimizi kabul etmiyorsunuz, memnun değiliz. Ne var ki, neleri reddederseniz onu cebimizde saklıyoruz. Harap bir memleketiniz var. Yarın türlü ihtiyaçlarla karşımıza geleceksiniz. O gün cebimizdekileri birer birer çıkarıp size kabul ettireceğiz.” demiştir. İngilizler ve diğer emperyalistler bu sözlerini hiç unutmadılar. Ancak ne var ki ülkemiz içinden pek çok siyasi sorumlu bu tehdit dolu sözleri unuttu.

Lozan zaferinin sonuçlarını kabul etmeyip hazmedemeyen bir kesim daha var. Bunlar ne yazık ki siyasal iktidar içinde devlet sorumluluğu olanlar. Kendilerini Osmanlıcı olarak tanıtan bu kesim Sevr paçavrasını imzalayanlardan hiç söz etmeyip Lozan’ı “yenilgi” olarak tanımlıyor. Hem de en yetkili ağızlardan…

Lozan Antlaşmasının en önemli siyasal sonuçlarından birisi de Osmanlı Devletine kesin olarak son verilmiş olmasıdır. Ulusal Kurtuluş Savaşımızın zaferle sonuçlanmasından sonra Mudanya’da imzalanan silah bırakışmasından ardından, Batılı emperyalistler muzaffer Ankara Hükümetini Lozan’da toplanacak bir barış görüşmesine çağırırken bu zaferde engelleme ve emperyalizmle işbirliğinden başka hiç bir rolü bulunmayan Osmanlı Hükümeti de görüşmelere davet edildi. Büyük Millet Meclisi bu durum karşısında 1 Kasım 1922 tarihinde en büyük devrimlerinden birine imza atarak saltanatı kesin olarak kaldırdı. Mustafa Kemal Paşa bu büyük devrimin kararı alınırken komisyon odasındaki bir sıranın üzerine çıkarak şu tarihi sözleri söylemişti: “ Efendiler, egemenlik hiç kimsece, hiç kimseye, bilim gereğidir diye, görüşmeyle, tartışmayla verilmez. Egemenlik, güçle, erkle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk Ulus’unun egemenliğine el koymuşlardı. Bu yolsuzluklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk Ulusu bu saldırganlara ‘artık yeter’, diyerek ve bunlara karşı ayaklanıp egemenliğini eylemli olarak kendi eline almış bulunuyor.” Osmanlı hayranları, ulusu uçuruma sürükleyen iktidarlarının son bulmasını hiçbir zaman unutmadılar ve kabullenemediler. Bu nedenle Lozan zaferini bir “yenilgi”  gibi sunuyor, Sevr özlemcilerinin iştahlarını kabartıyorlar. Bu alçaklığı yaparken Sevr haritası ile Lozan haritasını yan yana getirmemeye özen gösteriyorlar.

Dışarıda Sevr özlemlerinin arttığı, Ege adaları üzerindeki egemenlik haklarımızın sessizce terk edildiği, sınırlarımızda kukla bir Kürt devleti kurulmak istenirken, bu kukla devletin ülkemiz topraklarını da kapsayacak şekilde haritalarının yayınlandığı, bölgemizde 22 ülkenin haritasının değişeceğinin emperyalist ağızlarca ilan edildiği bir dönemdeyiz. Bu dönemde emperyalist emelleri besleyen sözlerin iktidar sahiplerince de destekleniyor olması vahimdir.

İşte bu tarihi dönmede, Lozan Antlaşması her zamankinden daha güncel ve daha önemlidir. Bu nedenle Lozan kazanımlarımızı canımız pahasına savunmaya kararlıyız.

Lozan Zaferinin 94. yılında, bu tarihi antlaşmayı bize armağan eden Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü başta olmak üzere kahramanlarımızı bir kez daha saygı ve minnetle anıyoruz.

Lozan Antlaşması sonsuza kadar yaşayacaktır.

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ