Uluç Gürkan: ADD – KEMALİST İDEOLOJİ

 

Atatürk herhangi bir geçmiş zaman kahramanı değildir… 1938 yılında, henüz 57 yaşındayken aramızdan ayrılmıştır. Ama her geçen gün büyüklüğü daha iyi anlaşılmaktadır. 20. yüzyılın başında bu topraklarda gerçekleştirdiği Kemalist Devrim, dünden bugüne geleceğe ışık tutmaktadır.

Öncelikle “en büyük eserim” dediği Türkiye Cumhuriyeti… Laik ve demokratik yapısıyla, vazgeçilmez bir aydınlanma ve çağdaşlık tasarımı olarak hala gündemdedir.

Sadece Türkiye’de de değil…  Atatürk’ün oluşturduğu Türkiye modeli, 21. yüzyılda bizi barışa götürecek en gerçekçi proje olarak dünyanın da gündemindedir. İslam dünyasını kan gölüne çeviren etnik ve dini cemaat temelli çatışmaları sonlandıracak anahtar bu projedir.

Bu bağlamda Kemalizm, sadece Türk aydınlanmasını tanımlamaz. Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmayı hedefleyen bütün mazlum ulusların kurtuluş ve kuruluş mücadelelerinin adı da Kemalizm’dir.

Kemalizm

Kemalizm’in kutsal bir kitabı yoktur. Ancak vazgeçilmez ilkeleri vardır… Kurtuluşun “özgürlük ve tam bağımsızlık” karakterli, kuruluşun ise “laik ve demokratik” içerikli olması gibi…

Bu ilkeler doğrultusunda amaç, mazlum ulusları küreselleşmenin kıskacından kurtarmak ve her alanda çağdaş uygarlığa ulaşacakları topyekûn değişimi gerçekleştirmektir. Atatürk unuttuğumuz, bize unutturulan bu evrensel Kemalizm gerçeğini Kurtuluş Savaşı günlerinde şu sözleriyle özellikle vurgulamıştır:

            “Türkiye’nin bu mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin, bütün şarkın davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan şark milletlerinin beraber yürüyeceğine emindir.”   (1)

Türkiye Modeli

Atatürk’ün öncülüğünde kurulan laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti, günümüzde öncelikle İslam dünyasına ışık tutmaktadır.

Bakın çevrenize… Doğumuzda İran, Afganistan, Pakistan; güneyimizde Suriye, Irak, Katar, Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Yemen var. Kuzey Afrika’da da Mısır, Somali, Libya ile komşuyuz… Doğumuzdaki ve güneyimizdeki komşularımızla pek çok bakımdan birbirimize benziyoruz… Tarihi ortaklıklarımız var. Pek çok ülke uzun yıllar iç içe yaşamışız… Kültürümüz de oldukça benzeşiyor… İnancımız ise aynı. Halklarımızın büyük çoğunluğu Müslüman…

Bu çarpıcı benzerliklere karşın, komşularımızla aramızda önemli bir fark var.  Türkiye’nin aydınlanmaya ve demokrasiye dönük yüzüyle ilgili bir fark…

Demokrasi… Bütün eksikliklerine, yetersizliklerine karşın, İslam dünyasında işleyen bir demokrasi bir tek Türkiye’de var. 2000’li yılların AKP tahribatı dahi Türkiye’de demokrasiyi henüz rafa kaldırılabilmiş değildir.

Kadın – erkek eşitliği… Bulunduğumuz coğrafyada bir tek Türkiye’de geçerli. Devletin en tepe noktalarında buna inanmayanlar olsa da, kadının eşit yurttaş olarak toplumdaki yerini koruyan yasal güvencelere dokunulamıyor…

Ve çağdaş sanat… Kimilerinin içine tükürme gayretkeşliğine karşın, Türkiye’de sanat, sözü, müziği ve raksıyla yaşama sevincimiz olmayı sürdürüyor.

Tesadüf mü bu? Hayır, Türkiye’nin İslam dünyasındaki bu farklılığı, aydınlanma ve demokrasi odaklı bu çağdaş güzelliği tesadüf değildir…  Türkiye’nin bu farklılığı ve güzellik bizi Atatürk’e, O’nun laik ve demokratik Kemalist Cumhuriyet felsefesine götürmektedir.

Kemalist Cumhuriyet Felsefesi

Cumhuriyet ile Türkiye’de siyasal egemenlik anlayışı köklü ve kalıcı bir biçimde değişmiştir. Toplumun yönetim gücünün kaynağı gökyüzünden yeryüzüne indirilmiştir. Yüzyıllar boyu bir sömürü ve baskı aracı olarak kullanılan “hilafet” ve “saltanat” gibi yüzlerce yıllık kimi doğaüstü güç kavram ve kurumları yıkılmış, egemenlik “kayıtsız ve şartsız” olarak “ulusa” devredilmiştir.

Osmanlı cemaat düzeninin kulları da “yurttaş” kimliği kazanmış ve “özgür bireye” dönüşmüştür. Böylece, Avrupa’da demokratik toplumların sağda ve solda otoriterleştikleri günlerde, Türkiye’de “gerçekten demokrat bir ülkenin kurumsal ve kavramsal altyapısını” oluşturma süreci başlamıştır.

Türkiye İslam dünyasının tek laik ülkesidir. Çağdaş uygarlık anlayışıyla örtüşen demokratik bir yapıyı bu özelliği sayesinde kurabilmiştir. Üstelik bu özelliğini dinini, inancını koruyarak kazanmıştır.  Açık anlatımıyla, Kemalist devrim sürecinde İslam ile demokrasiyi gerçekten uzlaştırabilmiştir.

Uygarlıklar Çatışması

Günümüzde dünya barışına yönelik en ölümcül tehdit, İslam coğrafyasını dört bir yandan sarmış bulunan etnik ve dini cemaat temelli çatışmalardır.

Bu çatışmalar kendiliğinden çıkmamıştır ortaya. Sovyet sisteminin çökmesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında oluşan ABD merkezli tek kutuplu Yeni Dünya Düzeni’nin öngördüğü, dolayısıyla körüklediği bir sonuçtur.

Yeni Dünya Düzeni’nin teorik temelleri, Harward’lı Profesör Samuel Huntington tarafından “Uygarlıklar Çatışması” adlı çalışmasıyla atılmıştır.  (2) Prof. Huntington bu çalışmasında, Soğuk Savaş yıllarında “kapitalizm ile komünizm arasında” olduğu değerlendirilen temel çelişkinin din ekseninde tarif ettiği “uygarlıklar arasına” taşındığını öne sürmüştür.  Nihai tahlilde Prof. Huntington, Hıristiyan uygarlığının İslam dışındaki bütün dinlerle uzlaştığını, bu nedenle günümüzün temel çelişkisinin “Hıristiyanlık ile İslam arasında” keskinleştiğini öne sürmüştür.

Prof. Huntigton’un “uygarlıklar çatışması” tezi 1990’lı yıllar itibariyle Yeni Dünya Düzeni’nin temel felsefesi olmuş ve ABD dış politikası yönlendirmiştir. Bu gelişmenin iki temel sonucu olmuştur.  Bir sonuç genelde İslam coğrafyasını, diğer sonuç ise doğrudan Türkiye’yi ilgilendirmektedir.

İslam coğrafyasını genelde etkileyen sonuç, 11 Eylül 2001 İkiz Kule saldırısıyla yaşama geçirilen Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) – İnisiyatifi’dir. Türkiye’yi doğrudan etkileyen sonuç ise, 2002 yılı sonrasının AKP iktidarlarıyla bütünleştirilen “Ilımlı İslam” tuzağıdır.

Büyük Ortadoğu Projesi

Büyük Ortadoğu Projesi, bilinen kısa adıyla BOP, Ortadoğu eksenli enerji zengini İslam coğrafyasını kapsamaktadır. Sınırları, petrol ve doğalgaz kaynaklarına bağlı olarak Orta Asya’dan Kuzey Afrika’ya kadar genişletilmiştir.

Proje ABD tarafından, “uluslararası teröre karşı mücadele ediyoruz” ve “bölgeye demokrasi getireceğiz” denilerek pazarlanmaktadır.  Ancak, ABD’nin bu pazarlama stratejisi inandırıcı olmamaktadır. Projenin gerçek amacı, bölgenin petrol ve doğalgaz kaynakları üzerinde kontrol kurmaktır. Bu amaç doğrultusunda, gerektiğinde askeri müdahale yolu da açık tutulmaktadır.

ABD enerji zengini İslam coğrafyasında kendisine bağlı yeni bir düzen kurmak istemektedir. Hedefi de Suriye, Irak ve İran ile sınırlı değildir. ABD, bölgede 22 ülkenin ekonomik ve siyasi coğrafyasını, etnik ve dini cemaat temelinde değiştirmeyi öngörmektedir.

ABD’nin ekonomik ve siyasi sınırları değişecek ülkeler listesinde Türkiye de yer almaktadır. NATO toplantılarında açılan Kürdistan haritaları bunun kanıdır.

Cumhuriyetçi Bush döneminde çizilen bu stratejiyi Demokrat Obama da sürdürmektedir. Afganistan ve Irak işgalleri ile Kuzey Afrika’dan Suriye’ye uzanan sözde Arap Baharları bu doğrultu gelişmiştir.

“Çözüm” denilen ve hükümlü PKK lideri Abdullah Öcalan’ı muhatap alan müzakere sürecinde “demokratik özerklik” tartışmasının adım adım “özerk bölge” anlayışına, ana dilin öğrenimin de “ana dilde eğitim” uygulamasına dönüşüyor olması bu konuda gelinen noktanın göstergesidir.

Ilımlı İslam Tuzağı

ABD, BOP kapsamında İslam coğrafyasına demokrasi götürmekten söz etmeye başladığından buyana, Ortadoğu’nun teokratik diktatörlüklerine Türkiye’yi örnek almalarını öğütlemektedir.

Ancak bunu yaparken, Türkiye’yi laik ve demokratik Kemalist yapısıyla değil, AKP iktidarıyla bütünleştirdiği “ılımlı İslam Cumhuriyeti” vurgusuyla tanımlamaktadır. Açık anlatımıyla, Ortadoğu’daki İslamcı güçlere sandıktan çıkarak da iktidar olabilecekleri mesajını AKP üzerinden vermeye çalışmaktadır.

Ilımlı İslam vurgusu tuzaktır. Buradaki amaç, Türkiye’de çağdaş Kemalist düzenin daha İslami bir yapıyla değiştirilmesidir.  AKP iktidarına da bu amaç doğrultusunda destek verilmektedir.

Ilımlı İslam vurgusuyla, İslam dünyasının genelindeki çağdaş uygarlık arayışlarının da önüne set çekilmektedir.

Türkiye’ye Biçilen Rol

ABD’nin “ılımlı İslam” yaklaşımı, Prof. Huntington’un “Uygarlıklar Çatışması” adlı çalışmasında Türkiye’ye biçtiği rolün doğrultusundadır.

Prof. Huntington’a göre, Türkiye İslam’ın çekirdek devleti” olabilir. Bunun için “gerekli tarihe, nüfusa, ekonomik gelişmişliğe, ulusal birliğe, askeri yetenek ve geleneğe” sahiptir. (3)

Atatürk’ün Türkiye’yi “net bir şekilde laik bir toplum olarak tanımlaması, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu rolü Osmanlı İmparatorluğu’ndan devralmasını önlemiştir” diyen Prof. Huntington, “Türkiye kendisini laik bir ülke olarak tanımladığı sürece İslam’ın liderliğine soyunma olasılığı yoktur” görüşündedir. (4)

Prof. Huntington’un İslam’a liderlik etmesi için Türkiye’ye önerdikleri şöyledir:

“Atatürk’ün mirasını, Rusya’nın Lenin’in mirasını reddedişinden daha eksiksiz bir şekilde reddetmek zorundadır. Böyle bir hamle aynı zamanda, Atatürk kalibresinde bir lideri, Türkiye’yi bölünmüş bir ülke olmaktan çıkarıp çekirdek bir devlet haline getirmek için gerekli siyasal ve dinsel meşruluğu kendinde toplamış olan bir lideri gerektirir.” (5)

Prof. Huntington’un bu öngörüleri 1990’lı yıllarda ABD dış politikasının B planıyken, 11 Eylül 2001 saldırılarıyla birlikte A planına dönüşmüştür.

 

Senaryoyu Değiştirmek

Türkiye bu senaryoyu değiştirmelidir. Bunun için yeni bir umuda, yeni bir vizyona, yeni bir rüyaya ihtiyacı vardır.  Gerçekçi varsayımlara dayanan, dünyadaki hakim eğilimleri doğru okuyan, Türkiye’yi 21. yüzyılda lider ülke konumuna getirebilecek olan ve toplumda yeni bir heyecan yaratabilecek olan yeni bir rüyaya…

“Uygarlıklar çatışması” tezinin yalanlanması için Türkiye’nin bu vizyonu mutlaka kazanması gerekmektedir. Aksi halde, uygarlıklar çatışmasında kaybedenler arasında sıkışıp kalacaktır. İnsanlığı “uygarlıklar çatışması” cehenneminden kurtaracak bu vizyonun, rüyanın ilham kaynağı yakın geçmişimizdedir, Atatürk’ün bu topraklarda gerçekleştirdiği Kemalist devrimdedir.  Bundan 91 yıl önce kurulan Türkiye Cumhuriyeti bugün de bize yol göstermektedir.

Türkiye, halkının çoğunluğu Müslüman olan başka hiçbir ülkenin sahip olmadığı bir potansiyele sahiptir. Ekonomik gelişmişliği ve askeri gücünün ötesinde, kadını ve erkeğiyle insanını özgürleştirmiştir. Atatürk’ün açtığı yolda, insanı kullaştıran cemaatler ile etnik tabanlı toplumsal yapıyı yıkmış, İslam dünyasında demokrasi yolundaki ilk adımı atmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bu demokrasi projesi, “toplumda, yönetenlerin, kuralları koyanların, yasaları yapanların yönetme yetkisini, kural koyma, yasa yapma yetkisini din dışında bir kaynaktan almaları” özetindeki laiklik ilkesinin temelinde yürütülmüştür.

Türkiye bu potansiyeliyle dünyayı değiştirebilir.  İslam dünyasının gerçekten demokratikleşmesine öncük yaparak, 21. yüzyılın barış umudu olabilir. Bunun için Türkiye’nin bütün ikna gücünü İslam dünyasında daha fazla demokrasiye ve demokrasinin özellikle halkı Müslüman olan ülkelerde vazgeçilmez koşulu olan laik yönetim tarzlarının teşvikine ayırması gerekir.

Atatürk’ün öncülüğünde kurulan laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti İslam dünyasını kan gölüne çeviren “uygarlıklar çatışmasını” önleyebilecek, çatışmayı barış içinde bir çağdaş uygarlık yarışına dönüştürebilecek dünyadaki en etkin projedir.

İslam dünyasına gerçekten demokrasi ihracı için, Amerikan savaş gücüne endeksli çatışmacı Yeni Dünya Düzeni’nin yerini,  hem yurtta hem de dünyada barış içerikli Kemalist devrimin alması aklın gereğidir. Bu bağlamıyla Kemalizm, Türkiye’nin ötesinde 21. yüzyıl dünyasına damgasını vuracak bir devrimdir.

Yurtta Barış, Dünyada Barış

21 yüzyılda demokratik barış, Türkiye’nin bugünkü ve yarınki rolünü nasıl tanımlayacağına bağlı olarak biçimlenecektir. Eğer Türkiye laik ve demokratik bir ülke olarak çağdaş uygarlığın tam parçası olabilirse hem kendi içinde barışa ulaşabilecek hem de dünya barışına öncülük edebilecektir.

İç sorunlarının üstesinden gelmiş bir Türkiye, İslam dünyasında gerçek bir demokrasi örneği olarak ağırlığını gösterebilirse, İslami duyarlılıkların radikallikten uzaklaşmasını sağlayacak bir cazibe merkezi olabilir.

1789 Fransız devriminin halkları Hıristiyan olan Batı dünyasının demokratikleşme sürecindeki anlamı, önemi, etkisi her ne olduysa, 1923 Kemalist Türk devriminin İslam coğrafyasının demokrasiye açılmasındaki etkisi de aynı doğrultuda olmalıdır.

————————————–

  1. İran Sefiri İsmail Han’ın Ankara’ya gelişi şerefine Rus Sefiri Araloff’un verdiği yemekte söylenmiştir… Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, (Ankara: Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, 1959) s. 40
  2. Samuel P. Huntigton, The Clash of Civilizations and tte Remarking of World Order, (London: Touchstone Books, 1998)
  3. Huntington, s. 178 (Medeniyetler Çatışması adlı Türkçe çeviride s. 263)
  4. Huntington, s. 178 (Türkçe çeviri s.263)
  5. Huntington, s. 179 (Türkçe çeviri s. 264)