SONER POLAT: KIBRIS’I SAVUNAMAYAN TÜRKİYE’Yİ DE SAVUNAMAZ!

Kadim çağların tarihin içine sığmayan drama yazarı Sophokles’in şu sözleri hiç aklımdan çıkmaz: ”Basit insanlar, sahip oldukları nimetin kıymetini elden çıkmadan bilmezler!” Kıbrıs konusundaki her tartışma bana bu sözleri yeniden hatırlatır.

KIBRIS’IN STRATEJİK ÖNEMİ ABARTILIYOR MU?

Albay rütbesinde dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Bülent Alpkaya’nın Özel Sekreteri idim. Komutan’a bir nezaket ziyareti yapacak olan gazeteci Mehmet Ali Kışlalı’yı komutanlık giriş kapısında karşıladım. Komutan’ın programının uzaması nedeniyle, bir süre kendisini odamda konuk ettim. Ben de karizmatik bir gazeteci izlenimi bırakan Sayın Kışlalı, zarif ve alçakgönüllü davranışları ile insanın ruhunda içten gelen bir saygı duygusu uyandırıyordu.

İki binli yılların ilk günlerinde Kıbrıs sorunu, belki de Türk kamuoyunun ilk gündem maddesiydi. NTV televizyonunda İsak Alaton ile “Strateji” programı yapan emekli Kora.Atilla Kıyat’ın, “Kıbrıs’ın stratejik önemi abartılmamalı!” mealindeki sözleri basın yayın organlarında dolaşıyordu. Belki de bu yüzden, Sayın Kışlalı soruyu patlattı: “Soner Albayım, Kıbrıs’ın stratejik önemi yok mu?” Hiç düşünmeden cevap verdim: “Kıbrıs’ın önemini algılayamayan bir kurmay subay adayı Akademi’den mezun olamaz!

Ertesi gün Komutan için basın özetlerini derlerken, takıldığım bir yazı göz bebeklerimi büyüttü. Duayen gazeteci Kışlalı şöyle yazmıştı: Bir denizci kardeşim bana, “Kıbrıs’ın stratejik önemi yoktur!” diyenin Akademi’den mezun olamayacağını söyledi!”

        Ancak Kıbrıs ile ilgili olaylar, Türkiye ve Türk Silahlı Kuvvetleri için hiç de jeopolitik ve strateji disiplinlerinin ön gördüğü istikamette seyretmedi. Avrupa Birliği üyelik hayalinin de narkoz etkisiyle, akıl tutulması yaşayan Türkiye, kendi geleceği olan Kıbrıs’ı altın tepsi içinde ezeli ve ebedi rakiplerine ikram etti.

ANNAN PLANI BİR SAVAŞ PLANIYDI!

Atatürk’ten sonra modern Türk tarihinin en büyük önderlerinden birisi olan eşsiz devlet adamı Rauf Denktaş’ın çabaları da sonucu değiştirmedi. Kıbrıslı Türkler, bir yıkım projesi olan Annan Plânı’nı kabul etti. Kıbrıs’ta Türk çıkarlarını savunan asker ve aydınlar ise kendilerine ancak zindanlarda yer bulabildi!

Yargı zabıtlarına yansıyan bir ifade oldukça şaşırtıcı ve düşündürücüydü: “Annan Plânı’nın oluşturulmasında ve referanduma sunulmasında direk Dışişleri Bakanlığı ile temsilci olarak ben görüştüm. 2002’de Annan Plânı durdurulmuştu. Daha sonra Hilmi Özkök Genelkurmay Başkanı olunca beni atadı ve çalışmalarımız sonucu Annan Plânı’nın referanduma gitmesi sağlandı.”

        Bu ifadeleri şöyle yorumlamak, acaba yanlış mı olurdu? Annan Plânı için TSK’da bir direnç vardı. Hilmi Özkök bu nedenle bir Annan ekibi kurdu ve yapılan çalışmalar sonucunda TSK bu plânı benimseyen bir çizgiye getirildi.

Kişisel görüşüme göre, Annan Planı’nın Kıbrıslı Türkler tarafından kabul edilmesi, Türk tarihinin en karanlık sayfasıdır. O gün bir utanç günüdür. Çünkü tarihte ilk kez Türkler, kendi oyları, kendi özgür iradeleri ile kendi kutsal devletlerinden vazgeçtiler. Somut olarak ülkelerini kaybedecek; evlerinin ve arazilerinin mülkiyet haklarını tartışmaya açacak, karşılığında avuçlarına AB’nin soyut, belirsiz istekleri sıkıştırılacaktı!

Eski Yugoslavya’da; ağır baskı, sistematik tecavüz, zulüm, işkence ve toplu katliama maruz kalan Boşnakların nasıl yılmadan mücadele ettiğine, Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı temsilcisi olarak bizzat Türk birliği ile gittiğim Bosna’da tanık olmuştum. Buna karşılık, refah düzeyi Türkiye Türklerinden daha iyi durumda olan Kıbrıslı soydaşlarımız, küçük maddi koşullar nedeniyle en büyük manevi varlıkları olan kendi devletlerinin ayaklarının altından kayıp gitmesine, kaygısızca onay verdiler!

Ayrıca Türkiye’nin de, neredeyse bütün anayasal kurumları ile bu plâna destek vermesi ve KKTC’yi adeta bu plânı kabule zorlaması inanılacak bir olgu değildi. KKTC’nin efsane Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’a yapılanlar ise yüzümüzü kızartıyordu. Kahramanların bile arkadan hançerlendiği bir süreçte, artık geri dönülmez bir yola mı girilmişti?

Rum Bakan Annan Planı’nı çok güzel özetledi: Bu planı kabul etmedik. Çünkü bu koşullarda bir barış olmazdı. Savaş kaçınılmazdı! Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğü yerinde duruyordu. Türkler ikinci kez müdahale ederse, bir daha çıkmazlardı!

KIBRIS GİDERSE, BİR KRİZDE TÜRKİYE NEFES ALAMAZ!

Dış politikadaki yetkinlik, bir ülkenin devlet olabilme kapasitesini gösteren en önemli ölçüttür. Bu nedenle büyük devletlerin dış siyaset planlaması bir satranç oyununa benzer… Hamleler o denli ustalıkla yapılır ki bu sanattan nasibini almamış ülkeler başlarına neyin geldiğini bile anlayamazlar! Eğer, bir politikacı, bölgesini ve dünyayı mümkün olduğu kadar gerçeğe yakın algılayamıyorsa, asla bir devlet adamı olamaz! Hangi makamı işgal ederse etsin, elitler dünyasında kolayca kandırılabilen sıradan bir kasaba politikacısıdır ve asla itibar görmez!

Kör talihe bakın! Nerelerden nerelere geldik… Astığımız Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu 1955 yılında ne demiş: “Savaşta Türkiye ancak güney limanları yolu ile beslenebilir. Kıbrıs adasına hâkim olacak kuvvet aynı zamanda Ege denizinde adalara da sahip olursa, Türkiye gerçek bir kuşatma altına girer. Hiçbir ülke tüm güvenliğinin dost ve müttefik dahi olsa başka bir devlete dayanmasına razı olamaz!”

Unutmayalım, Türkiye dış ticaretinin yüzde doksanını deniz yolu ile gerçekleştirmektedir… Bir kriz ve çatışma durumunda Ege kapanacaktır! Eğer Kıbrıs da elden çıkarsa, Antalya, Mersin, İskenderun limanları tehdit altında kalır! Türk ekonomisi 15 gün içinde felç olur! Sorun Kıbrıs Türklerinden daha çok Türkiye Türklerinin sorunudur…

İngiltere Başbakanı McMillian 1955 yılında bakın neler söylemiş: “Kıbrıs adasını kim kontrol altında tutarsa, Türkiye’yi ve aynı zamanda Ortadoğu’ya giriş ve çıkışları denetler.” Daha da geriye gidelim. Yıl 1879, İngiliz Başbakanı Benjamin Disraeli: “Kıbrıs Anadolu’nun anahtarıdır!” Bunun bilincinde olan İngiltere, AB üyesi olmasına rağmen hiçbir zaman egemenliği altında bulunan Kıbrıs’taki Dikelya ve Agrotori’deki üslerini AB ya da AB üyesi ülkelere açmadı! Elin oğlu, neyi vereceğini, neyi elinde tutacağını çok iyi biliyor!

KIBRIS AB MUHİBLERİNE EMANET?

Bugünlerde AB aşığı,  teslimiyetçi görüntü veren bir Zat-ı Muhterem, AB kapısında Kıbrıs pazarlığı yapıyor… “Yavru Vatan” tanımını beğenmiyor; “Biz büyüdük, kardeş olduk” diyor… Türkiye, Türklük, bayrak, millet, vatan konusundaki önyargılarını kaygısızca kamuoyu ile paylaşıyor… Maşallah! Sanki batan geminin malları dağıtılıyor…

Nereden bakarsanız bakın, müzakere yeri ve zemini yanlış! Böylesine hayati bir görüşme Brüksel’de sürdürülemez! AB bu konuda tepeden tırnağa kadar Rum tarafındadır. AB’nin Doğu Akdeniz’de Türkiye ve Türkler için layık gördüğü alan Antalya körfezi ile sınırlıdır. Topluluğun Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve Ege politikalarına Türk gözlüğü ile bakıldığında, görülen tek şey düşmanlıktır!

Müzakereleri yürüten kişi A’dan Z’ye yanlıştır! Müzakere stratejisini belirleyenler A’dan Z’ye yanlıştır! Verdikleri, “AB’ye girişin de ön hazırlığını yapıyoruz!” gibi beyanlar teslimiyetin peşinen kabul edilmesi anlamındadır! Hukukta bunun adı “ihsas-ı rey”dir!

Avrupa Birliği (AB) Kıbrıs müzakerelerini belirli bir kıvama getirdi. Türklere son darbeyi indirmek için Birleşmiş Milletler (BM) devreye girdi. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) Cumhurbaşkanı Nikos Anastasiadis ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı New York’ta son tango için podyuma çıktı. Anastasiadis son kerte rahat ve kendinden emin! BM Genel Kurulu’nda 17 Eylül 2016 günü esti, gürledi. “Türkiye ile çeşitli konularda anlaştıklarını” ifade etti. Gizlilik ilkesini resmen çöpe attı. Çünkü karşısında toy, acemi ve ilkesiz bir ekip var! Mustafa Akıncı’nın ise sanki dili tutulmuş! Ser veriyor, sır vermiyor… TBMM ve Meclis’teki partiler bu konuya oralı bile değil! Hiç bilmeyen biri Kıbrıs adasının Pasifik Okyanusu’nda olduğunu sanır!

Türkiye’nin kırmızıçizgilerine saldırı ilk bakışta göze çarpıyor. Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğü asla kabul edilmiyor. Türk askerinin adadan kovulması ön şart olarak karşımıza çıkıyor! Ayrıca Türkiye’den gelerek adaya yerleşen ve KKTC’de askerlik yapan Türklerin de pılını pırtısını toplaması dayatılıyor.

Kıbrıs Cumhuriyeti, bilindiği üzere 1963 Rum darbesi ile fiilen Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’ne dönüştürüldü. Bu durum Anastasiadis tarafından 25 Ağustos 2015’te Limasol’da yapılan Dünya Kıbrıs Rumları toplantısında açıkça ifade edildi. Şimdi “Federal Kıbrıs Cumhuriyeti” diye bir ad uyduruyorlar. Ama bu devlet KKTC’yi ortadan kaldıracağından ve Türklere sadece cemaat statüsü vereceğinden, sözde iki kesimli, sözde federal, gerçekte üniter bir devlet olacak! Almanya gibi güçlü bir merkezi hükümetin gölgesinde yerel yönetim özerkliği olan sözde federe yapılar göreceğiz…

Kıbrıs’ın Münhasır Ekonomik Bölgesi (MEB) içinde yer alan zenginliklerin “birlikte ve eşit söz hakkı ile yönetimi” de istenmiyor. Nikos Efendi sadaka verir gibi, “Türklerin ihtiyaçları kadar yararlanabileceklerini” söylüyor. Yani adil bir paylaşım söz konusu değil!

RUM-YUNAN İKİLİSİ SAVAŞ SUÇLUSUDUR!

Akritas-İphestos planları, BM raporları (Doc. S/5950, Doc. S/7969, Doc. S/8286), 15 Temmuz 1974 Yunan Darbesi, 19 Temmuz 1974’te Makarios’un BM’de yaptığı konuşma ve Yunanistan Yüksek Mahkemesi’nin 2658/79 sayılı kararları Rum-Yunan ikilisinin savaş suçlusu olduğunu açıkça teyit etmektedir. Durum her seviyede resmi belgelerle ortaya konmuşken, Türk tarafına savaşı başlatmış ve kaybetmiş gibi bir muamele yapılmaktadır. Burada eğer bedel ödenecekse, bu bedeli ödeyecek taraf savaş suçlusu Rum tarafıdır. Bu koşullar altında çoğunluk hakları dayatmaları ise barışa değil savaşa hizmet eder!

Uluslararası hukuk saldırgana hiç de sıcak yaklaşmıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Polonya, Rusya, Romanya, Hollanda bir kuruş vermeden ülkelerindeki Almanların tüm tapulu mallarını kamulaştırdı. Çek Cumhuriyeti’nde bin yıldır 3 milyon Alman yaşıyordu. Bunların malına mülküne el kondu. Cumhurbaşkanı Vaclav Klaus, 2009 yılında imzalanan Lizbon Antlaşması ile bu işlemin yasal olduğunu AB’nin birincil hukuk maddeleri içine sokturdu. Mağdurların AİHM’de dava açma hakkı bile yok! Şimdi Akıncı, 41 yıldır Kıbrıs Türkü’nün sahip olduğu malı mülkü Rumlara peşkeş mi çekmek istiyor?

MÜJDE EOKA’NIN ÇOCUĞU OLDU!

Rumlar KKTC’den güneye geçen Türklere 2004’ten beri saldırıyor… Kafalara dank etmesi için Rum Alithia gazetesinden aktaralım: “2004-2012 yılları arasında Türklere yönelik şiddet olayları hakkında gazetelerde çok sayıda haber çıktı! Gelin görün ki tek bir vaka dışında mahkemeye götürülen hiçbir olay yok! Trodos’a gezmeye gelen baba oğul, diğer aile bireylerinin gözleri önünde öldüresiye dövülüyor. Olay örtbas ediliyor. Tepkiler üzerine Birleşmiş Milletler (BM) devreye giriyor. Göstermelik bir mahkeme güya sanıkları yargılıyor. Sonuçta herkes beraat ediyor. 2010 yılında bir Türk müzisyen ELAM örgütü tarafından bıçaklanıyor. Basında her boyutu ile vahşet sergileniyor. Sanıklar delil yetersizliğinden serbest bırakılıyor.”

Ayrıca Mehmet Ali Talat’a yönelik eylemler de işin bir başka boyutu! 2015’de KKTC’nin kuruluş yıldönümünde Lokmacı sınır kapısı önünde Türklere saldırıp, Türk plakalı araçları kundakladılar. Olayın cereyan ettiği alana 100 metre uzaklıkta olan polis merkezinin hiçbir önlem almaması özellikle dikkat çekti. Bizim (!) Mustafa Akıncı ise “bu tür olayların müzakere sürecine zarar vereceğini” ifade etti! Sevsinler senin müzakerelerini! Bu şiddet örgütü nerede bir Türk görürse saldırıyor…

ELAM, EOKA gibi bir kısaltma! Yunanca “Rum Ulusal Halk Cephesi (The National Popular Front)” kelimelerinin baş harflerinden oluşuyor. Irkçı, faşist, kalleş ve zalim bir örgüt! Yunanistan’da 1993 yılında kurulan Neo-Nazi Altın Şafak Partisi’nin Kıbrıs’taki uzantısı! Meclis’e de girmeyi başardı; 2 milletvekili var! Temel hedefi, Türklerin kökünü kazımak! Aslında GKRY devlet sisteminin genetik kodları ELAM’da saklı! Bir anlamda Rum derin devletini temsil ediyor. Bu nedenle mahkemeler de dâhil her alanda korunup kollanıyor. KKTC ayrı bir devlet iken bunları yapanların, Birleşik Kıbrıs’ta neler yapabileceklerini düşünmek bile istemiyorum. Bunların küçük bir grup olduğunu iddia edenlere, EOKA’nın da mevcudunun başlangıçta 200 kişiyi bile geçmediğini hatırlatırım…

BUNLAR GARANTÖR OLABİLİR Mİ?

Rumlar gardımızı düşürmek için AB ve BM’nin garantörlüğünü istiyor! Al birini vur ötekine! İngiltere ve Yunanistan garantörlük haklarından vazgeçecekmiş! Adaya gizlice 20 bin asker çıkaran Yunanistan ve 1974’te Kıbrıs’taki darbeyi seyreden İngiltere’ye güvenilebilir mi? Türk için kılını kıpırdatmayacağı aşikâr olan uluslararası kuruluşlar ve bilinen devletlerin garantörlük oltasının yemi olamayız! Türkiye’nin etkin garantörlüğü ve Türk askerinin varlığı hiçbir suretle tartışma konusu yapılamaz. Kıbrıs, KKTC vatandaşlarından daha çok Türkiye’deki 70 milyonun davasıdır. Kıbrıs’ı rakiplerine teslim eden Türkiye nefes borusunu kendi elleri ile tıkamış olur.

 

 

Mustafa Akıncı ve müzakere ekibinin gemisi su almaya başladı. Bu geminin gidebileceği hiçbir liman kalmadı! Bilgiler sızdıkça bu ekibin Annan Planı’nın çok daha gerisine düştüğü açık seçik görülüyor… Hatta 1960 Anayasasında siyasi eşitliği sağlayan maddeler de çöpe atılmış! Anayasa’da Türk Başkan Yardımcısının yasaları veto yetkisi vardı! Yasa tasarısı hem Rum hem de Türk milletvekilleri tarafından onaylanmaktaydı. Böylece kör topal da olsa bir siyasi eşitlik sağlanıyordu. Şimdi bu da yok! Görüşmelerde hiçbir ilke ve kırmızıçizgi yok! Şimdiye kadar alınan hiçbir şey yok! Veriyorlar, veriyorlar, veriyorlar…

MÜZAKERE STRATEJİSİ YOK, PLAN PROJE YOK!

Rum tarafının belirgin bir müzakere stratejisi var. Rum heyeti gerçek anlamda uzmanlardan seçilmiş. Ne yaptığını ve ne istediğini biliyor. Efsane Önder Denktaş ve ekibinden sonra ayağa düştük! Mehmet Ali Talat ve sonra da Akıncı! Ekibin kompozisyonu konusunda da ciddi şüpheler var! Ayrıca Avrupa Birliği (AB) 59 sözde proje ile seçilmiş kişi ve kurumlara kaynak aktararak teslimiyetçi bir hava oluşturmaya çalışıyor.

Rum tarafı önce nüfus meselelerinin konuşulmasını talep etti. Türklere ¼ oranını kabul ettirince, toprak, mülkiyet gibi konulara geçti. Çünkü Türkleri azınlık durumuna düşürdükten sonra bu konularda önünün açılacağını biliyordu.

Türk heyeti yeterli deneyim ve inanca sahip değil! Herhalde Rumların haklı olduğunu düşünüyorlar… Empati stratejisi uyguluyorlar. Yani, senin çıkarını da gözeteceğim! Bunun doğal sonucu sürekli vermektir. Bilindiği gibi, Akıncı, Rum Lider Anastasiadis’i “maksimalist ve vicdansız” olmakla suçladı! Bu ise şu anlama geliyor: “Ben makul taleplerde bulunuyorum, o ise hep daha fazlasını istiyor!” Bu durum tek başına bile nasıl bir tuzağa düştüğümüzü gösteriyor… Çünkü bu gibi durumlarda karşı taraf verileni cebine atar, sonra daha fazlasını ister!

Toprak konusunda Rum tarafı hayretler içinde kaldı! Bu kadarını da beklemiyorlardı! Ama süre istediler… Yunanistan’a gittiler, döndüler, Kıbrıs’ta çalışmalar yaptılar ve yeniden masaya oturduklarında daha fazlasını istediler…

Mülkiyet konusunda Rumlar müzakere başlangıcında üç kriter teklif etti: “Toprak oranı, geri döneceklerin sayısı ve sahil şeridi oranı!” Türkler kabul edince, şaşırdılar! Hâlbuki KKTC Heyeti şu kriterleri gündeme getirmeliydi: Toprak 1977 yılında uzlaştığımız gibi, ekonomik olarak yaşayabileceğimiz oranda olmalıdır! Mülkiyet oranları göz önüne alındığında, yüzde 32’den az olamaz! Ve iki kesimlilik hiçbir şekilde sulandırılamaz!

Bir federasyon için en büyük tehlike nüfus ve ekonomi alanındaki açık asimetridir. Çünkü belirgin nüfus farkı çoğunlukçu politikaları öne çıkarır. Ekonomik olarak güçlü olan diğerini besler ve bu durum hoşnutsuzluk yaratır. Süreç doğal akışı içinde federasyondan üniter devlete doğru kaymaya başlar!

Dikkat ettiniz mi? Her türlü pazarlıkta Rumlar Karpaz’dan vazgeçmiyor. Emperyalizm Suriye ve Kıbrıs’tan aynı anda yükleniyor! Niçin acaba? Çünkü Türkiye ile KKTC arasındaki petrol ve doğal gaz yatakları üzerinde hak kazanmak istiyorlar. Suriye’deki kazançlarını Doğu Akdeniz’e uzatmak istiyorlar… Günün birinde Türk tarafı ile ilişkilerinin bozulacağını biliyorlar. Ayrıca Türkiye’nin deniz ulaştırmasını denetleyebilecek stratejik bir bölgeyi ele geçiriyorlar.

TÜRKİYE KIBRIS’TAN VAZGEÇEMEZ!

Hiç şüphesiz Kıbrıs Türk jeopolitiğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Aynı zamanda Kıbrıs Avrasya için de Doğu Akdeniz’de tutunma alanıdır. Doğu Akdeniz ilk çağlardan beri egemen güçlerin mücadele sahnesi olmuştur. Süveyş kanalının açılması ve hidrokarbon kaynaklarının keşfi ile birlikte önem ve önceliği daha da artmıştır. Günümüzde Batı Asya’daki nüfuz mücadelesinin düğüm noktası Doğu Akdeniz, bu alandaki en hayati bölge Kıbrıs’tır. Bu bölgede yeni doğal gaz ve petrol yataklarının bulunması Kıbrıs’ın stratejik önemini vazgeçilmez bir boyuta taşımıştır.

Türkiye hem stratejik hem de ekonomik nedenlerle Kıbrıs’tan vazgeçemez! Kıbrıs Türk’ünün can ve mal güvenliğini sağlamak Anavatanın boynunun borcudur. Türkiye, Kıbrıs’taki soydaşlarının geleceğini ABD, AB ve Rumların insafına terk edemez! Türkiye, adada tek bir Türk bulunmasa bile yaşam sahasının kalbinde olan bu adaya kayıtsız kalamaz! Geçmişinde imparatorluklar kurma geleneği olan Türkiye gibi önemli bir ülke kendisi karaya hapsedecek gelişmelere seyirci kalamaz! Suriye’de sınırlarımıza bir terör devletçiği yapıştırılırken, aynı dönemde Kıbrıs üzerinden yapılan emperyalist saldırı doğru değerlendirilmelidir.

KKTC ve Türkiye’nin Kıbrıs konusunda geleneksel bir müzakere stratejisi vardır. Bu strateji ile taviz konusu olmayacak alanlarda milli bir duvar çekilmiştir. Türkiye’nin özenle sadık kaldığı üç ilke Türk Hükümet sözcüleri tarafından da zaman zaman kamuoyu ile paylaşılmaktadır. Bunlardan birincisi ve en önemlisi Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğüdür. Buradaki en küçük bir tereddüt Kıbrıs’ın yitirilmesi ile sonuçlanır! İkinci ilke “siyasi eşitlik” ve son ilke ise hem toprak hem de nüfus açısından mutlak “iki kesimliliktir.” Bu alanlarda verilecek tavizler fiili olarak bir federal devlet yapısına son verir. Kıbrıs Türk’ü önce azınlık duruma düşer; sonra da güvenlik riskleri ile boğulur!

Türkiye’nin garantörlüğü yaşamsal bir önem taşırken, KKTC’yi savunması gerekenlerin, “Güvenlik tabu değildir; tartışılabilir!” şeklinde açıklama yapması, daha başlangıçta müzakerelere gölge düşürmüştür. Diğer taraftan, kabul edildiği ileri sürülen toprak ve nüfus düzenlemeleri ile iki kesimlilik fiilen ortadan kaldırılmıştır. Ayrıca Kıbrıs Türklerinin siyasi eşitliğini garanti altına alacak, dönüşümlü başkanlık gibi hiçbir hususu Rum tarafı kabul etmemiştir. Ayrıca süreç dikkatle incelendiğinde, barış görüşmelerinin barıştan ziyade bir iç çatışmayı körükleyecek temaları öne çıkardığı görülmektedir.

TÜRKİYE MÜDAHALE ETMELİ

Kıbrıs konusunda TBMM’de alınan kararlar ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin temel ilkeleri konusunda KKTC Müzakere Heyeti’nin gerekli titizliği göstermediği görülmektedir. Bu koşullar altında, verilen bütün tavizlere rağmen Rum tarafı masadan çekilmiştir. ABD ve Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin baskısı ile 9-11 Ocak 2017 tarihlerinde Cenevre’de harita üzerinde yeni bir müzakere kapısının açılması beklenmedik bir gelişmedir. Kulis bilgilerine göre KKTC’deki malum ekibin bunu müjdeli bir haber olarak yansıtması endişe vericidir. Bu görüşmelerin hemen akabinde, 12 Ocak 2017 günü garantör ülkelerin (Türkiye, İngiltere, Yunanistan) de katılımı ile 5’li görüşme planlanması Türk dünyasını tedirgin etmektedir.

KKTC’de herkes haklı olarak endişeli! Çünkü böyle bir antlaşma en geç 3 yıl içinde Kıbrıs’ı Girit yapar! Akıncı ve heyeti dışında kimseye söz hakkı yok! KKTC Hükümeti bile devre dışı bırakılmış! Ama unuttukları anavatan var! Her ne kadar Akıncı gibiler “kardeş vatan” deseler de Türkiye’nin istemediği hiçbir şey olmaz!

15 Temmuz sürecinde Batı ülkelerinin tutumu ve AB’nin Türkiye ile ilgili üst üste aldığı olumsuz kararlar bellidir. Kıbrıs konusunda Batı dünyasının adil davranacağı beklemek, herhalde fazla gerçekçi olmaz! Bu nedenle TBMM konuyu süratle gündemine almalı ve müzakerelerin iç yüzünü bütün çıplaklığıyla anlamalıdır. Türk Hükümeti kendi ilan ettiği ilkeleri koruma konusunda gerekli titizliği göstermelidir…

Geçirdikleri acı tecrübelerden sonra, Kıbrıslı soydaşlarımızın Annan Plânı benzeri bir yıkım projesine bir kez daha onay vereceklerine ihtimal vermiyorum. Türkiye’de ve dünyadaki her Türk’ün kalbi Kıbrıs’la birlikte çarpıyor! Bakın “El Pepe” olarak tanınan Uruguay Devlet Başkanı Jose Majica ne diyor: “Esas gücün hükümette olduğunu sananlar yanılıyor, esas güç halkın kalbinde yatıyor. Bunu anlayabilmem koskoca bir hayata mal oldu!” Türk milleti Kıbrıs konusunda ayağa kalkmalı, yeri göğü inletmelidir.