Selçuk Uçal: 2016 TERÖR VE SURİYE DEĞERLENDİRME

Türkiye’de  terör ve  Suriye’de uygulanan politika

Askeri güç; ülkenin ulusal hedeflerine ulaşabilmek amacıyla her zaman elde bulundurulması ve kuvvetli tutulması gereken, vazgeçilmez biricik silahlı öğedir. Aynı zamanda yurdun sınırlarına tecavüz etmeye niyetli düşman ülkeler için de caydırıcıdır. Orduyu güçlü ve her zaman hazır tutmak ise iktidarın görevidir.

Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) peşindeki ABD, 1990’lı yılların başından itibaren, bölgede amaçlarını gerçekleştirmekte ulusal duruşuyla engel olarak gördükleri Türk Silahlı Kuvvetlerini güçsüzleştirme ve yıpratma gayreti içine girdi.

Ne yazık ki, bu faaliyetlerinde, 2003 yılında çuval geçirme skandalından itibaren içimizdeki unsurlardan da destek gördü. Siyasi iktidarın ve FETÖ’nün birlikteliğiyle, 2009-2014 yılları arasında, sözde Ergenekon ve Balyoz davaları vasıtasıyla, Ordunun Atatürkçü ve milli yapısına darbe vuruldu.

15 Temmuz 2016 tarihindeki ABD/FETÖ darbe girişimi, TSK içindeki Atatürkçü subay/astsubayların, emniyet güçlerinin ve halkın direnmesiyle başarısızlığa uğratıldı.

Darbe girişimi sonrasında, TSK komuta yapısında KHK ile yapılan değişiklikle en önemli harp prensiplerinden olan Emir-Komuta Birliği parçalandı. Askeri liseler kapatıldı. TSK sağlık kuruluşları Sağlık Bakanlığına devredildi. Bu uygulamaların TSK’ne olumsuz etkileri yakın gelecekte görülecektir.

2002’de sıfır düzeyinde olan terör eylemleri, siyasi iktidarın 2011 yılından itibaren, Suriye’deki rejime şekil verme savı ve içeride “açılım” adıyla sürdürdüğü politikalar ile içinden çıkılmaz bir duruma sokuldu.

2011 yılında, emperyalist güçlerin Suriye’yi hedef aldığı günlerde, siyasi iktidar, tüm uyarılara karşı, Suriye’de kader belirleyecek, harita değiştirebilecek güç olabileceği iddiasıyla Suriye meşru yönetimini (Esad) düşman ilan etti ve Esad iktidarını devirmek için pek çok yöntem uyguladı.

Sahadaki  gelişmeler, küresel güçlerin fiili müdahaleleriyle beklentiler gerçekleşmedi. Aksine ülkemizin bütünlüğünü ve istikrarını  tehdit edecek gelişmelerle karşı karşıya kalındı.

Üç milyonu aşkın Suriyeli göçmen Türkiye’ye sığındı.

IŞİD ve PKK terör örgütleri, bombalamalarla kitlesel katliamlar gerçekleştirdi.

Komşu ülkelerle ilişkilerimiz gerildi.

Güney sınırlarımızda PKK devletçiği kurulmaya başlandı.

Bu koşullarda TSK, 24 Ağustos 2016 tarihinde, Suriye’de Fırat Kalkanı Harekâtına başlamak zorunda kaldı.

Bu askeri harekâtın siyası hedefinin; bölgenin IŞİD’ten arındırılması ile PYD/YPG’nin (PKK uzantısı), batıya doğru ilerleyişinin engellenmesi olduğu anlaşılmaktadır.

28 Aralık 2016 tarihi itibariyle Fırat Kalkanı Harekâtı, Suriye’nin El Bab bölgesine kadar gelişti.

Fırat Kalkanı Harekâtı, El Bab hedefi ele geçirildikten sonra durdurulmalı ve bu hat korunmalıdır. Sonrasında kontrol altına alınan bölgeler, toprak bütünlüğüne saygı temelinde, Suriye rejiminin kontrolüne devredilmelidir.

Suriye’de ve bölgemizdeki gelişmeleri etkileyen önemli bir olay da 19 Aralık 2016 tarihinde Ankara’da gerçekleşti.

19 Aralık günü Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov, Ankara’da katıldığı bir sergi açılışında, uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetti.

Bu saldırıdan bir gün sonra Moskova’da Türkiye-Rusya ve İran Dışişleri Bakanları, Suriye’de siyasi çözüm için imzaladıkları ortak deklarasyonu açıkladı.

Deklarasyonun Suriye’de ve Türkiye’deki olası etkilerini aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz.

Suriye’de Rusya – Türkiye işbirliği daha da artacak ve devam eden savaşta belirleyici konuma gelebilecektir.

Şu ana kadar Esad rejimine karşı Halep, İdlib ve kısmi olarak diğer bölgelerde savaşan, ülkemizdeki siyasi iktidar tarafından “öfkeli insanlar, direnişçiler!” olarak adlandırılan El Nusra gibi gruplar, bundan sonra “terörist gruplar” arasında sayılacak ve desteklenmeyecektir.

Halep’te, Suriye Ordusunun kenti bu unsurlardan geri aldığında ülkemizde yapılan kampanyalar, tepki gösterileri; Suriye Ordusunun bundan sonra kurtaracağı kentlerdeki harekâtında yaşanmayacaktır. Bu anlamda siyasi iktidar, alacağı kararlarda daha rahat hareket edebilecektir.

Esad rejimiyle işbirliği yapılması zorunlu olacaktır.

Suriye’de çatıştıkları görüntüsünü veren PKK ve IŞİD, Türkiye’de; kalabalık yerleri hedef alarak, bombalı araç, canlı bomba gibi eylemlerle katliamlarına devam etmektedir.

Güvenlik güçlerimizin PKK’ya karşı güneydoğu bölgemizdeki operasyonları da sürmektedir.

Suriye’de kullanabileceği işbirlikçileri olarak PKK, IŞİD (ve şimdi El Nusra gibi örgütler) kalan Amerika, bu piyonlarını kullanarak Türkiye’ye gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında (Suriye ve Irak’ta) terör ile zarar vermeye devam edebilecektir.

Böyle bir kargaşa ortamında muhalefetteki bir siyasi parti liderinin durduk yerde, şimdiye kadarki düşüncelerinden dönüp başkanlık için kolunu uzatmasıyla, başkanlık sistemi dayatması ve anayasa tuzağı ülkemizin gündemine girdi.

Ülkeyi kaosa sürükleme amaçlı bu anayasa değişikliği gerçekleştirilecek olursa, bölünme tehlikesi büyüktür. Üniter, laik, demokratik sosyal hukuk devleti tehdit altındadır.

Suriye’de doğru politikaya yönelen siyasi iktidarın yurt içinde de politikalarını değiştirmesi şarttır.

Yapılacak ilk iş milli birliği sağlamaktır. Bunun için de başkanlık sistemi gibi, toplumu gerecek, demokrasiyi ve özgürlükleri baskı altına alacak zorlamalardan vazgeçmelidir.

Siyasi iktidar, Suriye için ortak olduğu deklarasyonun birinci maddesinde, “Demokratik ve Laik Suriye’nin egemenliğini, bağımsızlığını, birliğini ve toprak bütünlüğünü destekliyoruz.”  İfadesini kullanmıştır. Kendi yurttaşlarına da takiyesiz olarak,  “Ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyetine ve Atatürk milliyetçiliğine bağlı kalacağını, anayasanın başlangıcında belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik, sosyal hukuk Devletini ve demokratik parlamenter sistemi koruyacağını”  deklare etmelidir.

 

Selçuk UÇAL