Prof. Dr. Sinan Bayraktaroğlu: TÜRKÇE EĞİTİMİ

 

“Dilimin sınırları dünyamın sınırları demektir.”

Ludwig Wittengenstein, Logico-Tractatus Philosophicus, 192

 

Dil ve Düşünce, Dil ve Kültür, Dil ve Toplum, Dil ve Ulus-Devlet, Dil ve Eğitim gibi konular asırlardır bilim, kültür ve eğitim dünyasında üzerinde en fazla araştırma yapılan ve yazılıp çizilen konulardır. Bunlar arasında, özellikle Anadili Eğitimi, her toplum ve ulusun her zaman titizlikle üzerinde durup ele aldığı ve sık sık gözden geçirdiği, o toplumun bugünü ve yarını için hayati önem taşıyan bir alandır.  Etkin bir anadili eğitimi, bir toplumun eğitim ve kültür düzeyini şekillendiren, bireylerin özgür ve eleştirel düşünebilmesini, yaratıcılığının gelişmesini, yorum yapabilmeyi, iletişim kurabilmeyi, etkin biçimde yazılı-sözlü etkileşimde bulunabilmeyi, kısaca, bir toplumu toplum ve bir bireyi birey yapabilen, onu özgür kılabilen, ulus-devlet oluşturabilen, ve her ülkenin ulusal eğitim politikasının temelini oluşturan, olmazsa olmaz bir koşuldur.

 

Nitekim, Türkiye Cumhuriyeti, böylesi bilimsel ilkelere bağlı olarak, kurucusu olan Atatürk’ün şu söylemleri doğrultusunda kurulmuştur:

 

Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği sayısız felaketler içinde ahlakının, geleneklerinin, hatıralarının, çıkarlarının, kısaca bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde korunduğunu görüyor. Türk dili Türk milletinin, kalbidir, zihnidir.”;

 

Öğretmenler! Cumhuriyet, sizden “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesiller ister!”

 

Ancak ne yazık ki, bugün Türkiye’de, Cumhuriyet’in 100. Yılına doğru, Türkçe eğitiminin orta ve yükseköğretimde uygulanış biçimi uluslararası bilimsel pedagojik temeller doğrultusunda yapılandırılmamıştır. Bunun ötesinde, genel olarak bunun öğretim ve öğrenim yöntemleri de çağdaş eğitim düşüncesinin çok gerilerindedir.

Türkçe eğitiminin bir devlet politikası olarak amaç ve hedefleri, bunlara bağlı olarak müfredat içerikleri, dil yeterlilik düzeyleri ve ölçme-değerlendirme sistemleri belirlenmemiş olmasından tutun, öğretmen yetiştirme programları ve denetim-kalite standartlarına kadar pedagojik ilkelerinin şeffaf, kapsamlı ve tutarlı biçimde mevcut olmaması büyük bir gaflettir.

Bu bağlamda, Eski Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın 123. Bâb-ı Ȃli Toplantısı’nda aşağıdaki şu söylemleri bugün Türkçe Eğitiminin ne denli çağdaş pedagojik ilkelerden uzak olduğunu belirten acıklı itiraflardır:

“Milli Eğitim Bakanlığı olarak, eğitimciler olarak, bizim görevimiz, bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının önce ilkokullarda, bizi bir millet yapan temel değerleri öğrenmeleri ve içselleştirmeleri. Mümkün olduğu kadar bu ortak bizi biz yapan, millet yapan, bizi bir arada tutan, bizim toplumsal hayatımızı ahenkli hale getiren ortak değerlerimizi içselleştirileceği bir eğitim. Bunun da başında Anadil geliyor. Yani Türkçeyi tüm çocuklarımızın çok güzel konuşması, yazması, dinlemesi, anlaması. Türkçeye hakimiyetinin olabildiğince üst düzeye taşınması.


Yabancı dil eğitimiyle ilgili eleştiriliyoruz. Türk eğitim sistemi yabancı dili öğretemiyor. Doğru. İngilizcemizi uluslararası ölçeklerde ölçtüğümüz için bunu biliyoruz. Peki Türkçemizi ölçüyor muyuz uluslararası ölçeklerde? Hayır ölçmüyoruz. Dolayısıyla oradaki durumumuzun vahametinin yeterince farkında değiliz. Ama gelişen yeni teknolojilerin olumsuz etkileriyle Türkçenin doğru kullanılması, doğru konuşulması konusunda biz çok ciddi risklerle karşı karşıyayız”.
(bizim vurgulamamız)

 

Çağdaş eğitim düşüncesine göre, anadili eğitiminin temel amacı, öğrenciye, okuduğunu ve dinlediğini anlayabilme, yorum ve eleştirel düşünce üretebilme, yaratıcı biçimde düşünebilme, problem çözebilme, araştırma-sorgulama yapabilme, yazılı ve sözlü iletişim kurabilme, sözcük varlığını geliştirme, dil bilinci ve etkin bir sözlü etkileşim becerilerini ve bilgi teknolojilerini kullanabilmeyi kazandırmaktır.

 

Unutulmamalıdır ki, anadili eğitimi bir ülkenin eğitim sisteminin temelini oluşturmaktadır. Şöyle ki, öğrenmeyi öğrenmek ve öğreticiye bağımlı olmadan kendi başına çalışma becerilerini edinebilmek ancak “öğretici odaklı” bir eğitim yerine “öğrenci odaklı” bir eğitim sistemi ortamında yürütülen, öğrenmeyi öğretme yöntemleriyle uygulanan etkin bir anadili eğitimi aracılığıyla mümkündür.

 

Dolayısıyla, yukarıda sıraladığımız olmazsa olmaz nitelikteki öğrenim becerileri bir kez etkin bir Türkçe eğitimi aracılığıyla kazanıldığı takdirde, bunların eğitim faaliyetinin tüm alanlarına, yani diğer derslerin (ekonomi, tarih, sosyal ve fen bilimleri, v.b) öğrenimine, aktarılarak uygulanır. Bunun sonucunda, ancak o zaman başarılı, verimli ve yaşam boyu sürdürebilirliğini sağlayan bir eğitim sisteminden söz edilebilir.

 

Bu bağlamda, önemle belirtmek isteriz ki, etkin bir Türkçe eğitimi gerçekleşemediği sürece, uluslararası kalite standartlarında başarılı ne yabancı dil eğitiminden ne de yabancı dille eğitim (!) sevdasından söz etmek mümkündür.

 

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı Aysel Çelikel’in[1] belirttiği üzere,

“öğretmen odaklı eğitimden öğrenci odaklı öğrenmeye geçerek araştırma alışkanlığını kazandırma uygulamaları hep sözde kaldı”. (bizim vurgulamamız)

 

Ancak, bunun nedenlerinden biri, bugün Türkiye’de çağdaş eğitim düşüncesini ve buna bağlı olarak eğitim sistemimizdeki “öğrenim” işlevinin önemini yeterince benimsemeyip “öğretim” odaklı baskın bir anlayışının benimsenmiş olmasıdır. Bunun sonucu olarak, ezbere dayanan, kuru kuru bilgi yüklemesi yapan, kişiyi dar kalıplar içerisinde düşünmeye yönelten, yeteneklerin ve zihinsel gelişimin körelmesine neden olan çağdışı bir eğitim düşüncesi, yaratıcılığı değil, sadece bilgi yükünü ölçen süzgeçler haline gelen bir sınav düzeni oluşturmuştur.

Burada bir parantez açarak Alvin Toffler’ın şu sözlerini aktarmak isteriz:

 

21. Asrın cahilleri okuyamayan ve yazamayanlar değil, öğrenemeyen, öğrendiğinden vazgeçemeyen ve yeniden öğrenemeyenler olacaktır.”[2] (bizim vurgulamamız)

 

Aynı şekilde Carl Rogers şöyle bir söylemde bulunmaktadır:

 

Eğitim görmüş bir kişi öğrenmeyi öğrenmiş olandır.” (bizim vurgulamız)

 

Bu görüşler doğrultusunda, çağdaş eğitimin “öğrenim” odaklı olduğunu ve Türkçe eğitimi sürecinin de “öğrenci odaklı” olduğunu göz önünde tutarsak, bugün Türkiye’de bir öğrencinin, eğitim faaliyetinde bilginin pasif bir alıcısı olmak yerine öğretim-öğrenim sürecinin odak noktasında bilgiyi etkin biçimde oluşturan dinamik bir güç olarak algılanması kaçınılmazdır. Öğrenim, bilgiyi alma ya da yineleme süreci olmaktan çok onu yorumlayarak (muhakeme ederek) özgün düşünce oluşturma ya da yaratma sürecidir. Bu nedenle, öğrenci, öğrenim sürecinde eylem içinde olmalı, öğretim ortamında aktif olarak etkileşime girmelidir. Ancak böylesi çağdaş bir eğitim yöntemi doğrultusunda, öğrencinin zihinsel (bilişsel) gelişimi, bilgiyi içselleştirmesi ve kendi bilgisini oluşturması gerçekleşebilir. Bu da öncelikle “öğrenci odaklı” olarak düzenlenmiş eğitim ortamlarında ve nitelikli öğretmenler tarafından ‘öğrenmeyi öğretme’ yöntemleriyle öğrencileri yönlendirmekle mümkündür.

Bilineceği üzere, OECD üç yılda bir 15 yaşındaki çocuklar için Matematik, Fen Bilimleri ve öğrencinin kendi anadilinde Okuduğunu Anlama becerilerini ölçüp değerlendirmek amacıyla Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’nı (PISA) düzenlemektedir. Türkiye, 2003 yılından bu yana 2006, 2009, 2012 yıl sonuçları itibariyle sürekli olarak 35 OECD ülkesi arasında en alt sıralarda yer almaktadır. En son 2015 sonuçları itibariyle, önceki yıllara nazaran daha da gerileyerek üç alanda da 35 OECD ülkesi arasında sondan ikinci olup 72 ülke sıralamasında ise Matematik alanında 49 uncu, Fen Bilimlerinde 52 inci ve Okuduğunu Anlamada 50 inci sırada yer almıştır.

 

Günümüzde PISA en güvenilir uluslararası eğitim sistemleri performans değerlendirme indeksi olarak kabul edilmektedir. Böylesi bir değerlendirme sistemi, bilgi yükünü ölçmek yerine, ilgili alanlara bağlı olarak, yaratıcı düşünme, bilgileri bir araya getirerek yorum yapabilme ve akıl yürütme gibi becerileri değerlendirmektedir.   Türkiye için elde edilen böylesi talihsiz PISA sonuçları, bizlere öncelikle, yukarıda ele aldığımız üzere, Türkçe Eğitim uygulamalarının gözden geçirilmesi gerektiğine, öğretim-öğretim yöntemlerinin ve bunların yönetim sistemlerinin yapılandırılmasına, öğrenci başarıları açısından ne durumda olduğumuza, uluslararası düzeyin neresinde yer aldığımıza ve tüm olarak bunların gerisinde nelerin yattığını, olumsuzlukların nereden kaynaklandığını ve bunları giderici ne gibi önlemler almamız gerektiği konularında bizleri uyarmaktadır.

 

Türkiye nüfusunun yarısı 30 yaşın altında, geniş anlamıyla eğitim çağındadır. Bugüne kadar çeşitli siyasi ve dini emellerle yaz-boz tahtasına dönüştürülen Türk eğitim sistemi, etkin bir Türkçe Eğitimi aracılığıyla, Atatürkçü düşünce doğrultusunda çağdaş ve laik bir eğitim uygulamasına dönüştürülmedikçe, bilinçsiz iyimserliklere kapılmak suretiyle uluslararası bilimsel kalite koşullarını ısrarlı bir şekilde gözardı ederek bugünkü düzeni sürdürmek, bu genç nüfusa ve Türk halkına yapılan en büyük kötülüktür. PISA sonuçlarının doğurduğu vahim sonuçlar ortadadır.

Hepimiz sorumluyuz. 

 

 

[1] Prof.Dr. Aysel Çelikel,  “1923’ten Günümüze Eğitim”, Üçüncü Ulusal Eğitim Kurultayı, Eğitimde Dönüşümle Nereye, Öğretmen Dünyası, Ankara, 2013, s.20

 

[2]  Alvin TofflerPowershift: Knowledge, Wealth, and Power at the Edge of the 21st Century,  (1990) Bantam Books