ONUR ÖYMEN: KIBRIS

Kıbrıs konusu başından itibaren milli bir dava olarak kabul edilmiş ve izlenecek politikalar Mecliste ve kamuoyunda büyük destek bulmuştu.  KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın 6 Mart 2003 tarihinde TBMM’de yaptığı konuşmadan sonra TBMM oybirliği ile Denktaş’a destek olmuştu.

23 Ocak 2004 tarihinde MGK toplantısından sonra alınan kararda “Adanın gerçeklerine dayalı bir çözüme müzakereler yoluyla hızla ulaşılması yolundaki siyasi kararlılığa” değinilmekteydi. Bu sözlerin anlamı kazanımların korunmasında ısrarlı davranılacağıydı. Ama AKP Hükümeti önceki hükümetlerden farklı bir politika izleyecekti.

Bu arada, AB tarafı Türkiye’nin AB’ye üyelik müzakerelerine başlayabilmesi için Kıbrıs sorunuyla üyelik arasında bir bağ kurulmaya çalışıyordu. 2004 yılının Aralık ayında Brüksel’e yapılan görüşmelerde Türkiye’den bu konuda yazılı bir taahhüt istendi. Ana muhalefet partisi CHP’nin Genel Başkanı Deniz Baykal buna karşı çıktı ve müzakerelerin durdurularak Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’ye dönmesini istedi. Ancak, bu yola gidilmedi ve Türk heyeti  Kıbrıs sorunuyla Türkiye’nin AB üyeliği arasında bağ kurulmasına olanak verecek bir metni Devlet Bakanı Beşir Atalay imzasıyla AB’ye sundu.

O tarihten sonra müzakere sürecinin her aşamasında Kıbrıs sorunu Türkiye’nin karşısına bir ön koşul, bir engel olarak çıkartıldı.

AKP iktidarı işbaşına geldiğinden beri Kıbrıs konusunda  atılan bazı adımlar Türkiye ve Kıbrıs Türkleri açısından sorun yaratabilecek nitelikteydi. Bu arada Kıbrıs Türkleri için çok olumsuz sonuçlar verebilecek olan Kofi Annan Planı 2004 yılındaki referandumda AKP Hükümetinin telkiniyle Kıbrıs Türkleri tarafından onaylandı, ancak Rumların reddetmesi nedeniyle yürürlüğe girmedi.

Rumların Kofi Annan Planını reddetmesi Kıbrıs sorununun çözülememesinin sorumlusunun  geçmiş Türk hükümetleri ve Denktaş olduğu iddiasını kökten çürüttü.

AB içinde de Rumların bu olumsuz tutumundan başından beri rahatsız olanlar vardı. Ancak Yunanistan Başbakanı Simitis ülkesinin AB üyeliğinden yararlanarak Kıbrıslı Rumların üyeliği için adeta bir şantaj politikası izledi. Simitis şöyle diyordu: “Kıbrıs’ın üyeliği kesinleşmediği takdirde bütün Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin üyeliğini veto ederiz.” Kıbrıs sorunu çözülmeden, Kıbrıs’ın üyeliğini kabul etmeyeceklerini söyleyen devletler tutum değiştirerek bu şantaja boyun eğdiler. Kıbrıs Rum kesimi böylece 1 Mayıs 2004 tarihinde AB’ye üye oldu ve böylece Türkiye’nin AB’ye üyeliğini engelleyebilecek bir konuma geldi.

Annan Planının 9 numaralı ekinde eğer referandumlar ve garantör ülkelerin onayı 29 Nisan 2004 tarihine kadar tamamlanmazsa bu plan hukuken geçerliğini yitirecektir deniliyordu.

Kofi Annan 28 Mayıs 2004 tarihinde Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporda, Türklerin evet oyu vermesinden sonra ambargoların mantığının anlamsız hale geldiğini bildiriyordu. Buna rağmen ambargolar kaldırılmadı. Çünkü büyük devletler, Rumlar ne kadar haksız olursa olsun Kıbrıs sorununa çözümün Türk tarafına yapılacak baskılarla sağlanacağı görüşünden vazgeçmemişlerdi.

Türkiye 29 Temmuz 2005 tarihinde, AB’nin talepleri doğrultusunda AB ile bir ek protokol imzaladı. Bu protokol ile daha önce AB’ye üye olan ülkelerle imzalanan protokoller yeni üyeler içinde geçerli kılınmaktaydı. Protokolde yeni üyelerden birinin “Kıbrıs Cumhuriyeti” olduğu yer alıyordu. Yani Türkiye AB’ye üye olarak kabul edilen Güney Kıbrıs Rum Yönetimini Kıbrıs Devleti’nin resmi temsilcisi olarak kabul etmiş gibi oluyordu.  Hükümet aynı gün bir deklarasyon yayınlayarak bu protokolün imzalanmasının protokolde atıfta bulunan ”Kıbrıs Cumhuriyetinin” tanınması anlamına gelmediğini belirtti.  AB  Türkiye’nin deklarasyonunu bir saat içinde reddetti. Özetle AB Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin başlamasına karşılık Kıbrıs Rum Yönetimi Kıbrıs Devleti olarak tanıması koşulunu getiriyordu.

Türkiye deklarasyondan vazgeçtiğini açıklamadı. Bunun üzerine AB Konseyi 11 Aralık 2006 tarihinde Türkiye ile müzakere başlıklarının sekizine ambargo koydu.

AB’ye üyelik konusunda Türkiye’den tek taraflı taviz vermesi isteniyordu. Engellemeler bundan ibaret değildi. Fransa 25 Haziran 2007 tarihinde beş başlığa ambargo koydu.

Kıbrıslı Rumlar da ayrıca 2009 yılının Aralık ayındaki Brüksel zirvesi sırasında bir deklarasyon yayınlayarak 6 yeni başlığın açılmasını engellediler.

Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkanlar bunu artık açıkça söylemekten çekinmiyorlar, Türkiye’nin tepkisini umursamıyorlardı. Hatta Avusturya Başbakanı Schüssel, “Türkiye ile yapılan müzakerelerin sonucu hiçbir zaman tam üyelik olmayacaktır, müzakereler Türkiye’nin üyeliği ile sonuçlanacak olursa Avusturya derhal referanduma gidecektir” diyordu. Fransa da AB’ye yeni üyelerin katılması kararının referanduma sunulmasını öngören bir anayasa değişikliği yaptı. Bunun amacının Türkiye’nin üyeliğini engellemek olduğu açıktı.

Kıbrıs sorununun çözümü için bundan  sonra yapılacak çalışmalarda belli ki Rumlar için Kofi Annan Planından daha iyi Türkler için daha kötü seçenekler araştırılacaktı.

Rumların lideri Tasos Papadapulos’la KKTC’nin Denktaş’ın yerine gelen Cumhurbaşkanı Talat’la Kıbrıs Rum kesimi Başkanı Papadapulos arasında 8 Temmuz 2006‘da görüşmeler başladı ama bu görüşmelerden de bir sonuç çıkmadı:

Bu arada Kıbrıslı Rumlar Kıbrıs’ın kıta sahanlığında ve ekonomik bölgesinde tek başlarına doğalgaz aranması ve işletilmesi amacıyla girişimler başlatmışlardı. Bu amaçla 2003 yılının Şubat ayında Mısır’la Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması imzalamış, Türkiye BM’ye gönderdiği notalarla bu anlaşmayı tanımadığını bildirmişti. Buna rağmen, Rumlar 2007 yılının Ocak ayında bu bölgelerde 13 arama ruhsat sahası ilan etmiş, Türkiye de bölgeye savaş gemileri göndererek Rumların bu tek taraflı girişimlerine kayıtsız kalmayacağını göstermişti Aynı yılın Ağustos ayında Kıbrıs’ın batısında Türkiye Petrolleri Arama Ortaklığı’na da bir arama ruhsatı verilmiş KKTC de bu konuda Rumların girişimini tanımadığını çeşitli vesilelerle vurgulamıştı. Kıbrıs, Mısır’la yaptığına benzer bir anlaşmayı Lübnan’la da imzalamış, Türkiye buna tepki göstermiş ve anlaşma Lübnan parlamentosunda onaylanmamıştı. Kıbrıs sorunu yeni bir boyut daha kazanıyordu. Üstelik bölgeyle ilgili enerji menfaatleri olan ülkeler şimdi Kıbrıs sorununa, kuşkusuz Rumları tatmin edecek bir çözümün bir an önce bulunması konusunda daha istekli olacaklardı.

Kıbrıslı Rumların tek başlarına böyle bir girişimde bulunmaları Kıbrıs Türklerinin siyasi iradesini yok saymak anlamına geliyordu. Bu Kıbrıs devletini kuran 1960 tarihli Londra ve Zürih  Antlaşmalarının özüne aykırıydı.

İsrail’in ekonomik bölgesinin Doğu Akdeniz’in Kıbrıs Adasına yakın bölümünde de zengin doğalgaz yataklarına rastlanmıştı. İsrail de bu yatakların araştırılıp değerlendirilmesi işinin aynen GKRY gibi Amerikan Nobel Energy şirketine verdi. Amerikan şirketinin sondajlara başlaması üzerine KKTC Bakanlar Kurulu da aynı bölgede TPAO’ya arama ruhsatı verdi. Türkiye ile KKTC arasında kıta sahanlığı sınırlama anlaşması imzalandı. Bu arada,  2011 yılının Eylül ayında KKTC, BM Genel Sekreterine bölgedeki deniz zenginliklerinin kullanımı konusunda Türk ve Rumlardan oluşan ortak bir komite oluşturulmasını önerdi. Bu komitede Genel Sekreterin de bir temsilcisi olacaktı. Rumlar bu öneriyi de reddettiler. Zaten Rumlardan her hangi bir konuda yumuşama beklemek gerçekçi değildi.

Başkan yardımcısı Biden’ın çok uzun bir aradan sonra Kıbrıs’a ve sonrada Türkiye’ye yaptığı ziyaretlerin ana konularından birisi de Kıbrıs doğalgazının işletilip Avrupa pazarlarına taşınmasıydı. Bu taşıma Türkiye üzerinden yapılabilir miydi ve böyle bir vaatte bulunarak Türkiye’nin Kıbrıs konusunun esasına ilişkin taviz vermesi sağlanabilir miydi? Anlaşılıyor ki beklenti buydu ve Biden’ın 3 Ekim 2014 tarihte Harvard Üniversitesi’nde yaptığı konuşma Amerika’nın böyle bir beklenti içinde olduğunu gösteriyordu.

Yunanistan’ın üyeliğinden sonra Kıbrıs konusunda da AB’nin Yunanistan’ın görüşlerini desteklediği her vesileyle görülüyordu. Doğu Akdeniz’de doğal gaz aranması ve diğer konularda AB daima Kıbrıslı Rumların yanında yer alacaktı.

18 Nisan 2010 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı  seçimini Başbakan ve Ulusal Birlik Partisi Genel Başkanı Derviş Eroğlu kazandı.

Müzakereler 26 Mayıs 2010’da yeniden başladı. Türk tarafı AB’nin daha önce söz verdiği gibi Kıbrıs Türk tarafına doğrudan ticaret tüzüğü vaadinin ve ambargoların kaldırılacağı sözünün yerine getirilmesini istedi. Oysa Kıbrıslı Rumlar AB üyesi oldukları tarihten itibaren veto hakkına sahip bulunmaktaydı ve Türk tarafının herhangi bir  talebinin Rum vetosunu aşması kabil değildi. Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun bu talepleri de bu nedenle hayata geçirilemedi.

BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon 18 Kasım 2010 tarihinde New York’ta yapılan üçlü görüşmelerin olumlu şekilde sonuçlanması için çaba gösterdi. Ancak bu çaba da olumlu sonuç vermedi. Tam tersine Kıbrıs Rum Yönetimi Temsilciler Meclisi 18 Şubat 2011 tarihinde aldığı bir kararla 1960 tarihli Londra ve Zürih anlaşmalarında yer alan garantörlük haklarını ve garantörlerin adaya müdahale hakkını reddeden bir yasayı onayladı. Buna karşılık Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Meclisi de 24 Şubat 2010 tarihinde Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinin bulunacak çözümün hayati ve en temel unsuru olduğunu ilan eden bir yasayı kabul etti.

Türk hükümeti bütün bu gelişmelerden sonra Adada çözüme ulaşılmasını engelleyen tarafın Kıbrıs Rumları olduğunu anlamaya başlamış mıydı? Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 30 Mart 2011 tarihinde yaptığı bir konuşmada Kıbrıs’taki görüşmelerin Rum tarafının zamana oynayan tutumu nedeniyle tıkanma noktasına geldiğini belirtti. “Biz bu gerçeğin görülmesini istiyoruz. Müzakerelerin sonsuza kadar sürüncemede kalması kabul edilemez” dedi. Dış İşleri Bakanı Davutoğlu ise “2011 sorunun çözümü, 2012 başı referandum” diyerek iyimserlik yaratmıştı. Oysa bu gibi dilekler daha önceki örneklerde görüldüğü gibi gerçekleşmedi.

KKTC de artık tahammülünün sınırına gelmişti. Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu “Kıbrıs müzakerelerine artık bir son verme zamanı gelmiştir. Artık ucu açık şekilde devam edemeyiz. Bir zaman limiti koyalım. Mesela 6 ay içinde Kıbrıs sorununu şöyle veya böyle çözeceğiz diyelim” dedi. Eroğlu AB’nin de Kıbrıs konusunda çok haksız davrandığını bu konu henüz çözümlenmediği için Türkiye’nin üyeliğinin engellendiğini ancak evvelce Güney Kıbrıs’ın üyeliği için böyle bir engel konulmadığını, AB’nin çifte standart uyguladığını söyledi. Kıbrıs Rum kesiminde iyi niyet olmadığının her geçen gün biraz daha anlaşıldığını vurguladı.

Türk hükümetinin tepkileri de sertleşmeye başlamıştı. Başbakan Erdoğan “Bıçak kemiğe dayanmıştır. Rum tarafı ya müzakerelerde sonuç alınması için gayret gösterecek ya da artık biz kendi yolumuzdan gideceğiz. Kıbrıs’ta ne bir karış toprak veririz ne de asker çekeriz KKTC hak ettiği yere gelecektir.” dedi. Erdoğan’ın bu sözleri Kıbrıs Türkleri arasında ümit uyandırdı. Erdoğan ayrıca şöyle diyordu: “AB’nin 22 üyesine şunu net ve açık söyledik. KKTC’ye karşı uygulanan izolasyonlar kalkmadığı sürece ne liman ne de havaalanı  konusunda bizden bir şey bekleyin. Annan Planına evet diyen Türkler cezalandırılacak, hayır diyen Rumlar ödüllendirilecek. Biz bu adalet anlayışına karşıyız. Çok açık söylüyorum bizden kimse adım beklemesin. Efendim kriz çıkar müzakereler dururmuş. Durursa dursun” dedi. Türkiye acaba bu kararlı tutumunu sürdürebilecek miydi? Sürdürdüğü söylenemez. Çünkü 2013 yılında yapılan Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanlığı seçimini ılımlı bir siyasetçi olarak tanınan DİSİ Partisi Genel Başkanı Nikos Anastasiadis’in kazanması yeniden bir umut ve yumuşama ortamının pompalanmasına neden oldu. Anastasiadis evvelce Kofi Annan Planı’nı destekleyenler arasındaydı. 11 Şubat 2014 tarihinde bir ortak deklarasyon yayınlandı ve görüşmelere üst düzeyde yeniden başlandı. Bu ortak deklarasyonda birleşik Kıbrıs’ta, iki toplumlu federasyondan, BM kararlarından, daha önceki mutabakatlardan söz ediliyordu. Devletin tek bir egemenliğinin olacağı vurgulanıyordu. Yıllarca Türk tarafının ısrarla savunduğu egemen eşitlik sözü metinde geçmiyordu. Sadece kurucu devletlerin eşit statüsünden söz ediliyordu. Oysa Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu göreve ilk başladığında yukarıda söz edildiği gibi iki tarafın egemen eşitliğini savunacağını söylemişti. Şimdi yayınlanan deklarasyonda bundan söz edilmemesinin sebebi ne olabilirdi?  Bu bir geri adım atma sayılmaz mıydı? Acaba uzlaşıcı görünme arzusuyla Ankara Hükümeti mi böyle bir yaklaşım sergilenmesini önermişti? Diplomaside yapılabilecek en önemli hatalardan biri daha müzakereler başlamadan tek taraflı taviz vermekti. Türk tarafı bu hatayı mı işliyordu? O sert demeçleri veren Başbakan Erdoğan böyle bir tavizi içine sindirebilir miydi?

Müzakereler başladıktan kısa bir süre sonra görüldü ki Anastasiadis evvelce desteklediği Kofi Annan Planı’na göre Rum tarafı için daha büyük tavizler almaya çalışıyordu. Belki de büyük devletlerin Türkiye üzerinde yapacakları baskılara güveniyordu. Bu baskılarla Türklerin geri adım atacağını umuyordu.

Bu koşullarda görüşmeler yeniden başladı. Liderler bir araya geldiler. Uzmanlar buluştular. Hatta 28 Şubat 2014 tarihinde KKTC Cumhurbaşkanının temsilcisi Atina’yı, GKRY Cumhurbaşkanı Anastasiadis’in temsilcisiyse Ankara’yı ziyaret etti. Bunlar bir çözüme yaklaşıldığının işaretleri miydi? Pek değildi. Ekim 2014 tarihinde Türkiye Rum tarafının ekonomik bölgede tek başına yürüttüğü doğalgaz arama çalışmalarını dengelemek için Barbaros Hayrettin Paşa gemisini bölgeye yolladı. Anastasiadis bunu bahane ederek görüşme masasını terk etti. Anlaşılan Türk tarafına yapılan ‘masayı terk eden siz olmayın’ tavsiyesi Rum tarafına yapılmamıştı. Rumlar her istediklerini yapabilirdi. Kimse onlara ses çıkartmazdı. Buna karşılık şimdi Türk tarafından beklenen aynı şekilde masayı terk etmek olmamalı mıydı? Üstelik Başbakan Erdoğan’ın sert demeçlerinden sonra Türk tarafına bu yakışmaz mıydı? Ama öyle olmadı. Türk tarafı tek başına masada oturmaya devam etti ve Rumların yeniden müzakerelere dönmesi için defalarca çağrıda bulundu. Türkiye gene Rumları tatmin için taviz vermeye ve bu arada Barbaros Hayrettin Paşa gemisini bölgeden çekmeye zorlanacaktı.

Son yıllarda, Türkler defalarca masaya otururken herhangi bir ön şart ileri sürmemişlerdi. Oysa sürmeleri beklenirdi. Kıbrıslı Rumlar Türkiye’nin AB müzakere sürecini engellemek için enerji gibi çok önemli bir başlıkla dahil olmak üzere 6 başlığa tek taraflı olarak ambargo koymuşlardı. Türk tarafı masaya otururken bunların kaldırılmasını ön şart olarak ileri sürebilirdi ama sürmedi. Kıbrıs Türklerine uygulanan haksız ve insafsız ambargonun kaldırılmasını da ön şart olarak ileri sürmedi. Türkiye bütün bunları sineye çekince Kıbrıs konusunda verilen sert demeçler dünya tarafından daha çok iç politika amacıyla söylenen sözler olarak yorumlanıyor.

Kıbrıs’la ilgili son gelişmelerse özetle şöyle:

İsviçre’nin Montrö kentinde yapılmakta olan görüşmelerde sonuca götürecek önemli konuların ele alındığı anlaşılıyor. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki Moon “Artık Çözüme ulaşacak noktaya geldik” derken KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı da “iyimser” demeçler veriyor. Ancak iki taraf arasında ne gibi uzlaşmalara, mutabakatlara varıldığı yolunda kamuoyu yeterince bilgilendirilmediği için bu davayı yakından izleyen çevreler kaygı ve kuşkularını gideremediler.

Maalesef Annan Planını destekleyerek ve Kıbrıslı Türkleri bu planı onaylamaya teşvik ederek yapılan yanlışların bedelini ödüyoruz. Ne yazık ki, Türkiye olarak Kıbrıs konusunda kırk yıldan beri izlediğimiz politikaların esasında geri adımlar atılmıştır.

Türkiye’nin izlediği politikanın özü, yukarıda da belirtildiği gibi iki tarafın egemen eşitliğiydi. Hedeflerimizden biri kazanımlarımızı muhafaza etmekti. Bütün bunlardan geri adım attık. Uzunca bir süreden beri Türk basının önemli bir bölümüne ve kamuoyuna bir çözüm olsun da Türkiye bu baskıdan kurtulsun havası hakim oldu. Rum tarafı ise gün geçtikçe kendi pozisyonunu ilerletiyor. Kofi Annan Planı zaten Türkiye için son derece sakıncalı bir plandı, şimdi onun da gerisine gidildiği anlaşılıyor.

Kofi Annan Planı Rumlar tarafından reddedildiğine göre gündemden çıkması gerekiyordu. Ancak, plan geçersiz sayılmamış ve daha sonraki görüşmeler gene Annan Planı üzerinden yürütülmüş, üstelik Plan Rum tarafı lehine, Türk tarafı aleyhine önemli değişikliklere uğratılmıştır.

Kıbrıs Türk basınına sızan bilgilere göre KKTC’nin elindeki bazı topraklar Rum tarafına bırakılacak, bu topraklara yüz bine yakın Rum yerleştirilecektir. Orada yaşayan Türklerin göç etmeleri gerekecektir. Ayrıca on binlerce Rum’a da Türk tarafına yerleşme hakkı tanınacaktır.

1974 Barış Harekatı sırasında 10 yaşının üzerinde olan Rumlara, “duygusal bağ” diye adlandırılan bir gerekçeyle aileleriyle birlikte Kuzeydeki eski evlerine yerleşme hakkı tanınacaktır. Yani on binlerce Rum da bu olanaktan yararlanarak Kuzeye yerleşecektir.

Ayrıca AB’de geçerli olan seyahat, yerleşme ve iş kurma hakkı Kıbrıs’ta da geçerli olacak ve Rumlar bu haktan yararlanarak da Kuzeye yerleşebileceklerdir. Görüşmeler sırasında BM Temsilcisinin “Yakında Kuzeydeki Rumların Türklerin sayısını aşacağını” söylediği ifade edilmektedir. Böylece Denktaş’ın Makarios’la imzaladığı anlaşmadan beri temel ilke sayılan “iki kesimlilik” fiilen ortadan kaldırılacaktır.

Türklerin nüfusunun Rumların dörtte biri olması da ilke olarak kabul edilmiş ve 803.000 kişilik Rum nüfusuna karşılık 220.000 kişilik Türk nüfusuna razı olunmuştur. Bu sayı şu anda Adada bulunan Türkler ile yurt dışında yaşayan KKTC vatandaşlarının toplam sayısının yaklaşık üçte biri kadardır. Kaldı ki, nüfus artışının sınırlandırıldığı bir anlaşmanın yapılması akla ve sağduyuya aykırı olacaktır.

Mülkiyet konusunda ciddi sorunlar çıkacağı ve Adada çok önemli toprak varlığı olan Türk vakıflarının, İngiliz sömürge yönetimi zamanında hileli yollardan Rum Kilisesine bırakılan topraklarının geri alınamayacağı anlaşılmaktadır.
Türk tarafının görüşmelerde razı olduğu bu ve benzeri tavizler karşılığında Rum tarafının hala 1960 Antlaşmalarıyla tesis edilen Türkiye’nin garantörlüğüne karşı çıktığı, dönüşümlü başkanlığı henüz kabul etmediği, aynı antlaşmalarla sağlanan Türklerin veto hakkını sulandırmaya çalıştığı görülmektedir.

Bütün bunlardan daha önemlisi Adada Türklerin güvenliğini kim sağlayacak? Kıbrıslı Türklerin güvenliğinin teminatı olan Türk askerlerinin büyük çoğunluğunun Adadan ayrılmasıyla ciddi bir güvenlik boşluğu doğacak. Şu anda, Türk tarafı ile Rum tarafı arasında 147 kilometrekarelik hattı koruyan Türk askerleri var. Annan Planında Türk askerlerinin çekilmesi ve sadece 650 asker bırakılması öngörülüyor. Onlar da zaman içinde çekilecekti. Kalacak 650 askerin görevleri arasında Kıbrıslı Türklerin güvenliğini korumak yoktu. Sadece kışlasında talim yaparak törenlere katılabilecekti. Yani, Türklere yeniden bir saldırı olsa, hiçbir şey yapamayacak. Bugün bütün Ortadoğu bir ateş yumağı haline dönüşmüşken barışın ve güvenliğin tam olarak sağlandığı tek bölge Kıbrıs’tır. Türk askerleri giderse Adada yaşayan Türkler bugünkü güvenlik koşullarından mahrum kalacaktır. Bu durum Türkiye açısından da ciddi güvenlik sorunları doğuracaktır. Bu aşamada CHP eski Genel Başkanı Deniz Baykal’ın Fox Televizyonunda dile getirdiği, bulunacak çözümde Türkiye’ye Kıbrıs’ta bir askeri üs verilmesi düşüncesi en azından güvenlik açısından ortaya çıkabilecek kaygıları bir ölçüde giderebilir. Ancak bu görüşün henüz Türk tarafının resmi önerisi olarak benimsendiğinin işareti yok.

Peki yukarıdaki bilgiler doğruysa ve bu çerçevede bir anlaşmaya varılırsa Kıbrıslı Türkleri kim koruyacak? Birleşmiş Milletler mi? BM’nin koruduğu dönemde Türkler
Muratağa, Sandallar ve Atlılar Köyü katliamlarını yaşadık. Bu tecrübelerin ışığında kendi gücümüzden başka kime güvenebiliriz? Bu koşullarda “Yeter ki bir barış anlaşması olsun, Türklerle Rumlar bütünleşsin, Türkiye baskılardan kurtulsun, temel çıkarlarımızdan tavizler vereceğimiz bir çözüme de razı olabiliriz” diyebilir miyiz?
Ecevit’ten bu yana Türk Hükümetlerinin ve Kıbrıslı Türklerin lideri Rauf Denktaş’ın direnişiyle sağlayabildiğimiz özgürlükten, temel hak ve çıkarlarımızdan vaz geçebilir miyiz?

Türkler aleyhinde ortaya çıkan ve şimdiye kadar Türk kamuoyuna yeterince duyurulmayan bütün bu gelişmelerin bazı büyük devletlerin baskı ve yönlendirmeleriyle şekillendiği anlaşılmaktadır. Kısa bir süre önce  Adayı ziyaret eden İngiltere Dışişleri Bakanı Boris Johnson ile ondan hemen sonra Adaya gelen Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı Jonathan Cohen’in temaslarının, ABD Başkan Yardımcısı Biden’in telefon Kıbrıslı liderlerle yaptığı telefon görüşmelerinin bu son gelişmelerde etkili olduğu ifade edilmektedir. Başkan Obama’nın görevden ayrılmadan önce Kıbrıs konusunda tarihe geçecek bir başarı elde etme arzusunda olduğu anlaşılıyor. 
Bazı AB ülkelerinin Kıbrıs’taki Büyükelçilerinin de sanki anlaşma sonuçlanmış gibi, Türk tarafındaki bazı toplantılara katılarak referandumda olumlu oy kullanılması için şimdiden propagandaya başlamaları Kıbrıs’taki önemli siyasetçilerin tepkisini çekmiştir.

9-11 Ocak tarihlerinde Cenevre’de yapılacak müzakerelerin ve 12 Ocakta Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin iki toplum liderleriyle birlikte katılacakları beşli müzakerelerin çözümü, daha doğrusu Türkler açısından “çözülmeyi” sonuca bağlamayı hedeflediği görülmektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “O kadar şehit kanı var neyi veriyorsun?” sözleri Kıbrıs’taki bazı siyasetçileri ümitlendirmişse de yukarıda sözü edilen olumsuz gelişmelerin ve verilen tek taraflı tavizlerin Ankara’nın rızası olmadan gerçekleştiğini düşünmek zordur.

Başarısızlığı halka başarı gibi göstermekte öteden beri etkili olan iç ve dış siyasi çevrelerin ve basının bu son derecede sakıncalı ve tehlikeli gelişmeleri sonunda halkımıza zafer gibi takdim etmeleri şaşırtıcı olmayacaktır. Şimdiden Türk basınında bu yolda yazılara rastlanmaktadır.

Evvelce Kofi Annan Planına destek olan AKP iktidarının şimdi de aynı çizgiyi sürdürmesi şaşırtıcı sayılmayabilir. Ancak halkımız Kıbrıs harekatının mimarı olan Bülent Ecevit’in o zamanki partisi CHP’den bu milli davaya güçlü biçimde sahip çıkmasını beklemektedir. 16 Ağustos’ta kendisini ziyaret eden KKTC Cumhurbaşkanı ve Baş müzakereci Mustafa Akıncı’dan bilgi aldıktan sonra yaptığı açıklamada Sayın CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Kıbrıs’ın bizim milli davamızdır, partiler üstü bir politika güdülmesi gerektiğini biliyoruz dedikten sonra “Sayın Akıncı’ya da bunu ifade ettim. Son derece başarılı bir süreç götürüyor” demiştir. Bu sözlerden CHP’nin son gelişmeler hakkında yeterince bilgilendirilmediği izlenimi alınmaktadır.

Daha fazla gecikmeden konunun Türkiye Büyük Millet Meclisinde ele alınması, evvelce TBMM’nin Kıbrıs konusunda oy birliğiyle aldığı kararların hatırlatılması ve halkımıza Kıbrıs’ta nelerin feda edildiğinin bir an önce açıklanması ertelenemeyecek bir ödev olmuştur.

Cumhuriyet tarihimizde dış baskılar ve ambargolar altında taviz verdiğimizin örneğini bulmak mümkün değildir. Son olarak 1975 yılında ABD Kongresinin, daha sonra 1993 yılında Almanya’nın uyguladığı silah ambargosu Türkiye’nin sert tepkisiyle karşılaşmış ve sonuç vermemiştir. Şimdi maalesef bir yandan KKTC’ye uygulanan ambargolar, bir yandan da Kıbrıs Rum Yönetiminin Türkiye’nin AB müzakere başlıklarından altısına koyduğu ambargoların altında yürütülen müzakerelerin sonunda Rum tarafının taleplerine boyun eğilecek midir? Kıbrıs Türklerinin ve Türkiye’nin kahramanı Rauf Denktaş’ın kemiklerini sızlatacak ve Kıbrıs’ın Girit gibi elde çıkmasına yol açacak bir sonuca Türk milleti razı olacak mıdır? Kıbrıs’ın Girit gibi elden gitmesine seyirci kalanlar tarih karşısında sorumluluk taşıyacaklardır. Geçmişte Lozan’da büyük bir diplomasi zaferi kazananları eleştirenler şimdi dış baskılara yeterince direnebiliyorlar mı? Kıbrıs’ta soydaşlarımızın can güvenliğini sağlayıp onları özgür, bağımsız ve demokratik bir ülkenin vatandaşları haline getirdikten sonra adil ve dengeli bir çözüme ulaşılması için gerekli direnci gösteremeyecek miyiz? Bu sürecin sonunda Kıbrıs’ın tam bir Rum adası haline getirilmesi riski vardır. Her halde karşı tarafın projesi budur. Büyük devletlerin baskıları karşısında direnemedik diyebilir miyiz?

Cumhuriyet tarihimiz boyunca Türkiye dış dünyadan gelen haksız talep ve baskılara karşı ne zaman direnmişse kazançlı çıkmış, ne zaman uzlaşma veya tek taraflı jest adı altında karşılıksız taviz verdiyse kaybetmiştir. Verilen tavizleri başka taviz talepleri takip etmiştir. O nedenle karşılıklı ve dengeli tavizlerle adil ve kalıcı bir çözüme ulaşma yolunda adımlar atılmadıkça Türkiye’nin tek taraflı taviz vermesi için dış dünyadan yapılan tavsiyelere fazla itibar etmemesi gerekir. Atatürk’ün dediği gibi yabancıların telkin ve tavsiyelerine uyarak ilerlemek ve başarı kazanmak mümkün değildir. Şimdi baskılara karşı direnmenin zamanıdır.