Onat Kutlar

Onat Kutlar5 Ocak 1936 tarihinde Alanya’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gaziantep’te tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne ve Paris Üniversitesi Felsefe bölümüne devam etti. İkisini de bitirmedi. Sanat hayatına, 1952 yılında şiirle başladı. A Dergisi’nin kurucuları arasında yer aldı (1956). 1954-1964 yılları arasında aralıklarla Doğan Kardeş dergisini yönetti. 1965’de Sinematek Derneği’nin de kurucuları arasında yer alan Onat Kutlar, ve on bir yıl süreyle bu kurumun yönetmenlik görevini sürdürdü. Reklam ajansında çalıştı. 1978’de Kültür Bakanlığı Sinema Yapım ve Gösterim Merkezi’nin kuruluş çalışmalarına katıldı. 1981’den ölümüne kadar İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nda Yönetim ve İcra Kurulu üyesi olarak bulundu. 11 Ocak 1995 günü bir bombalı saldırıda ağır yaralanan Kutlar 12 günlük yaşam mücadelesinin ardından öldü.

Eserleri :

– Gerçeküstücülük (ortak inceleme), 1960- Yeter ki Kararmasın, 1984
– Bahar İsyancıdır, 1986
– Gündemdeki Konu (Gazete Yazıları), 1995
– Gündemdeki Sanatçı (Gazete Yazıları), 1995
– İshak, 1959
– Peralı Bir Aşk için Divan, 1981
– Unutulmuş Kent ve Çeviri Şiirler, 1999
– Sinema Bir Şenliktir, 1985
– Yusuf ile Kenan (Yön. Ö. Kavur, 1978)
– Hazal (Yön. A. Ozgentürk, 1979)
– Kurban Olduğum (Yön. Gök Şahin, 1980)
– Hakkaride Bir Mevsim (Yön. E Kıral, 1982)

SİNEMA BİR ŞENLİKTİR
Arduvaz çatıların üstünden geçen bulut. Bir cumartesi olmalı. Çünkü 1 yeni frank karşılığında öğle yemeklerini yediğim üniversite lokantası “Foyer des Israelites”te normal günlerden daha fazla takkeli öğrenci vardı. Ve mayıs. Bir an önce, her cumartesi olduğu gibi çorba ve kuskuslu etten oluşan yemeği atıştırıp güneşli sokağa fırlamak için sabırsızlanıyordum. Sinematek’teki gösterinin başlamasına sadece yarım saat vardı. Oysa takkeli, simsiyah sakallı öğrencilerin yan salondaki dinsel törenleri bitmek bilmiyordu ki yemek dağıtılsın. On beş yirmi dakika bekledikten sonra vazgeçtim. Sokağa çıktım. Koşarcasına yürüdüm. Sularla yıkanarak ağarmış binaların önünden geçerek Ulm Sokağı’na geldiğimde beş dakika kadar gecikmiştim. Gösteri başlamamıştı. Çoğunluğu Fransız olan izleyiciler espriler yaparak tartışıyorlardı. Sonunda ön sıralardan genç bir Hintli ayağa kalktı. Fransızca, “Baylar” dedi, “çevirmeni beklemek istemiyorsanız ben yardımcı olabilirim. Elimden geldiği kadar tabii…” İzleyiciler alkışladılar. Işıklar söndü ve film başladı: Apur Sansar. Hint ve dünya sinemasının en ilginç yönetmenlerinden birinin, Satyajit Ray’ın ünlü üçlemesi bu filmle tamamlanıyordu. Gösterinin sonunda Sinematek Yönetmeni Henri Langlois, Ray’i izleyicilere tanıştıracak ve küçük bir tartışma yapılacaktı.
Ray, çok sevdiğim bir yönetmendi. Pather Panchali, Aparajito ve Apur Sansar bayıldığım filmler. Üstelik, liseyi bitirdiğinde Hindistan’ın Aligarh Üniversitesi’ne başvurup kabul edilen, sonra da gidemeyen benim gibi biri için bütün bunların özel bir değeri vardı. Ama oraya o gün, öylesine başka bir amaçla gitmiştim ki, ne film kalmış aklımda, ne de yönetmenin söyledikleri.

Gösteri ve tartışma sona ermişti. Ray, çevresini alan gençlerle holde konuşuyordu. Tüm cesaretimi toplayıp duvarın yanında yaşlı makiniste bir şeyler söyleyen iriyarı, şişmanca adama yaklaştım. Uzun saçları neredeyse omuzlarına dökülüyordu. Başı, gözleri, burnu kocamandı. Göbeği de. Kollarını hareketli bir biçimde sallıyordu konuşurken. Benim yaklaştığımı görünce bir an durdu. Yararlandım bu aralıktan. “Monsieur Langlois” dedim, “size telefon eden Türk öğrenci benim…” Bir uzaylı görmüş gibi önce şaşkınlıkla açıldı gözleri. Sonra gülümsedi. “Evet?” dedi, “Acaba sana nasıl yardımcı olabilirim?” “Yakında Türkiye’ye döneceğim. Orada da bir Sinematek kurulması mümkün mü? Size bunu soracaktım.” Kahkahayla güldü. “Ne tuhaf” dedi, “son zamanlarda Türklerden gelen kaçıncı başvuru bu… Onlara söyledim. Ciddi bir hazırlık yapın. Sonra bana yazın…” Bu kez şaşkınlık sırası bendeydi. Uzun açıklamalar beklemiyordum, ama bu kadar baştan savma bir öğüt de düş kırıcıydı. Anlamış gibi tekrarladı: “Zor değil. Ciddi bir hazırlık yapın. Bana yazın…” Elini uzattı. Teşekkür ederek ayrıldım.

Dünya sinematekçiliğinin büyük öncüsü, Fransız Sinematek’inin kurucusu ve her şeyi olan Henri Langlois’den aynı öğütleri alan bir başka Türk’ün Hüseyin Baş olduğunu o akşam öğrendim. Bir üçüncü kişiyi, yani Şakir Eczacıbaşı’nı ise iki yıl sonra tanıyacak ve onunla birlikte, birimizin başkan, öbürümüzün yönetmen olarak yıllarca emek vereceğimiz bir kurumun temellerini atacaktık.

Ertesi gün pazardı. “Güneşli, aydınlık bir bahar öğlesi. Günlerdir basınçlı sularla yıkayıp ağartıyorlardı bütün kenti. Paris’in isli duvarları şimdi bembeyaz. Birden arduvaz çatıların üstünden geçen çan seslerini duydum. İnceli kalınlı sayısız çınlamayla dolu bir bulut geçiyordu kentin gökyüzünden. Romanımın, Kül’ün yanık müsveddelerini çatılara savurdum…” Benim için yeryüzünün perdesinde yeni bir film başlıyordu: Sinema