Nurzen Amuran sordu CHP Denizli Milletvekili Kazım Arslan yanıtladı – ODA TV

Nurzen Amuran: Siyasi iktidar için yıllardır gündemden düşürülmeyen en büyük hedef Başkanlık sistemine geçmek. 150 yıllık geçmişi olan bu parlamenter sistemden vazgeçilerek ne getirilmek isteniyor, Yapılan anayasa değişiklikleri sadece bir rejim değişikliği mi getirecek?

CHP Denizli Milletvekili Kazım Arslan: Burada bir rejim değişikliğinin de ötesinde, kişiye özel fiili duruma göre sipariş edilmiş bir anayasa yapılıyor. Yaşadıklarımızı sadece bir rejim değişikliğiyle açıklamaya kalkarsak eksik olur, çünkü rejim değişikliğiyle birlikte demokrasimizi askıya alan bir düzene geçilmek isteniyor. Ne var ki bu kısmi anayasa değişikliği, 12 Eylül ürünü birçok kuruma dokunmuyor, yargıda yeni bir düzenlemeye gitmiyor, sadece bir koltuğu garantilemek, OHAL ile yapılan yanlışları meşrulaştırmak ve devleti onun etrafında esas duruşa geçirmek için yeni bir yasa yapma yoluna gidiyor.

HSYK’yı ikili bir yapıya kavuşturmuyor, kurumların uygulamadaki bağımsızlığının adını bile almıyor, devletteki gücü kurumlar eliyle dağıtmayı değil, aksine Cumhurbaşkanının şahsında birleştirmeyi ve bütün yetkileri tek elde toplamayı hedef alıyor. Halbuki parlamenter sistemi güçlendirecek bir anayasa, temelde kuvvetler ayrılığını önemser, özerk kurumların üzerine titrer, gündelik siyasetin bu kurumların karar alma süreçlerine müdahale etmemesi için anayasal koruma getirir, sistem tartışması yapacaksa bile bunu öncelikle yasama-yürütme-yargının arasında keskin bir ayrım yaparak başlatır. Dünyada iyi işleyen Başkanlık sistemlerinde Başkanın mahkemeler üzerinde hiçbir yetkisi yoktur. Yargıya talimat vermeyen, atama yetkisini sınırlayan hükümleriyle doluyken, burada tartışılan Başkanlığın dünyadaki gerçek Başkanlık modelleriyle hiçbir benzerliği yoktur. Bu başkanlık onların tabiriyle tam bir Türk tipi bir başkanlık sistemidir.

Bu değişikliklerle gerekçe olarak öne sürülen siyasi istikrar aranıyorsa, siyasi istikrar daha çok yönetimin becerisiyle, başarısıyla bağlantılı değil midir?

Dediğiniz gibi, sorun sistemde ya da rejimde değil, onu işletmeyen siyasi iradesizlik ve acizliktir. Hiçbir rejim tek başına beceri ya da şans getirmez, sistemi rezil de vezir de eden iktidarlardır. Allah aşkına; Başkanlık gelmediği için mi terör artıyor? 2003’te terörsüz ve şehitsiz teslim aldığınız ülke bugün başka bir sistemle yönetildiği için mi terör artıyor? IŞİD, PKK ve FETÖ terörünü bu topraklara parlamenter sistem mi getirdi? Biz, “Teröre karşı Meclis’te ortak komisyon kuralım, gizli ajandanız olmasın” dedikçe arka odalara kim kaçtı? Meclis kararıyla mı teröriste hendek kazdırıldı? Terör örgütlerine silah gönderen MİT tırları Başkanlık sistemi gelmediği için mi yakalandı? Teröristle pazarlık etmek, terör cephane yığınağı yaparken valilere “dokunmayın” demek hangi parlamenter sistemin kanununda vardı? Dış politikadaki bunca yalnızlık ve skandala, AKP’nin içi boş hırsları mı, yoksa parlamenter sistem mi yol açtı? “Suriye politikasını Meclis’te birlikte belirleyelim” dediğimizde parlamenter sistemi hiçe sayıp çamura saplananlar bugün “Suriye politikamız başından beri hatalıydı” demedi mi? Milyonlarca turist, Ankara’da bir Başkan göremediği için mi, yoksa güvenlik kaygısıyla ve dış politikadaki derin hatalar sonucunda mı ülkemizi terk etti? Yabancı yatırımcılar, bozulan adalet düzeni, artan terör, çiğnenen ekonomik kurallar yüzünden mi, yoksa sırf cumhurbaşkanı partili olmadığı için mi ülkemize gelmez oldu? Çiftçi, hayvancı, esnaf ve sanayicinin kredi borçları, maliyetleri, çekleri, kredileri Saray’daki kişinin yetkileri henüz çok az diye mi artıyor? Türkiye, güçlü bir sanayi ve teknoloji  hamlesine, adil bir gelir dağılımına, nitelikli bir eğitime parlamenter sistem yüzünden mi geçemedi; yoksa zamanını Başkanlık gibi boş işlere harcayan hükümetin hataları yüzünden mi dünyanın gerisinde kaldık? 2003-2007 döneminde büyüme oranlarından, banka rezervlerinden, kişi başına gelir artışından dolayı sevinen siyasi iktidar ülkeyi parlamenter sistemde yönetmiyor muydu? Daha düne kadar o kredi kuruluşlarına para aktaran hükümet, şimdi işler tersine dönünce hedef saptırmaya, sistemi kendisi bozduğu halde kredi kuruluşlarına çatmaya kalkıyor.

Yüzde yüzü temsil edecek bir Meclis’te katılımı artırmak varken, parlamenter sistemi barajı düşürerek güçlendirmek varken şimdi tüm sesleri susturmak olacak iş mi?

Bütün bu sorunlar sarmalında Türkiye’nin neye ihtiyacı var?

Türkiye’nin bugün tek sese, “sadece ben bilirim” diyene değil, çoksesli bir yapıya, teröre ve ekonomik krize karşı ortak aklı egemen kılmaya ihtiyacı var. O yüzden, darbecileri içeride sevindirecek bir anayasa değişikliğine değil, demokrasi şehitlerini, gazileri mutlu edecek bir çoğulcu demokratik anayasa ihtiyacımız var. Hayır’da bu yüzden hayır var. Hayır diyelim, hayırlı olsun.

7 Haziran Türkiye için bir şans değil miydi ?

Gerçekten, 7 Haziran Türkiye için çok büyük bir şanstı, gerçek istikrar koalisyonla sağlanabilirdi, ancak kısırdöngüler içinde bu ortak akıl, uzlaşı ve birliktelik vagonu kaçtı. O günden bu yana ülkenin Doğusundaki vatandaş evine giremez, Batısındaki vatandaş evinden çıkamaz hale geldiyse, sebep oldukları terör ve ekonomik kriz kepenk indirdiyse, bunun sorumlusu sistem ya da rejim değil, istikrarsızlığın kaynağı olan siyasi iktidardır. Bu iktidar artık başlı başlına bir milli güvenlik sorununa dönüşmüştür. 2003-2007 döneminde büyüme oranlarından, banka rezervlerinden, kişi başına gelir artışından dolayı sevinen siyasi iktidar ülkeyi parlamenter sistemde yönetmiyor muydu? Yüzde yüzü temsil edecek bir Meclis’te katılımı artırmak varken, parlamenter sistemi barajı düşürerek güçlendirmek varken şimdi tüm sesleri susturmak olacak iş mi?

MECLİS “İRADE” YERİ DEĞİL, GÜNÜ “İDARE” ETME YERİ OLACAK

AKP’nın sık sık yakındığı vesayet bir başka şekilde ortaya çıkmıyor mu, Cumhurbaşkanına meclisi feshetme yetkisinin verilmesi yasamanın üzerinde bir vesayet anlamına gelmeyecek midir? Ayrıca İstediği kanunlar çıkmadığı takdirde seçim tehdidi ortaya çıkmıyor mu?

Evet, bu açıkça bir sivil vesayettir. Bize dayatılan bu anayasa paketi, yargıyı ve yasamayı Saray’ın arka bahçesinde süs bitkisi yerine koymaktır. Bu anayasa değişikliği geçerse, artık Meclis’teki her kanun görüşmesinde iktidar milletvekilleri diken üstünde olacaktır. Kanunun özü artık hiç tartışılmayacak, Saray’dan gelecek işaret fişeğine göre el kaldırılıp indirilecektir. Vatandaş çıkarına ve muhalefetin uyarılarına değil, Saray’ın hışmına göre hareket edilecektir. Meclis irade yeri değil, günü idare etme yeri olacaktır.

İktidar milletvekili ya da bakanlar Saray’dan gelen bir kanunda aksi görüş vermeye kalksa, Saray’ın yeni yetkisiyle ertesi sabah seçim yenileme kararıyla karşılaşmaktan, koltuklarından olmaktan korkacaklardır. Yedek vekillik sisteminin, İktidar vekillerini en çok endişelendiren tarafı buydu zaten. Eğer o madde bir şekilde çıkmasaydı, özellikle İktidar içindeki FETÖ’cü, Bylockçu kadrolar çok büyük kararsızlık içinde oy verecekti. Gördüğünüz gibi bu yeni tabloda vatandaşın adı yok, sorunlarına da çözüm yok.

Dünyada ileri demokrasilerin birçoğunda Başkan ve Cumhurbaşkanı ya sembolik makamda ya da yasama ve yargı karşısında son derece net ayrımlara tabidir. Devlet Başkanı olur olmadık yetkilerle Meclis’in görevine son veremez, her önüne gelen kanunu veto edemez, yargının işleyişine karışamaz.

Oysa bu anayasa paketi tam tersi bir içeriğe sahip.

Cumhurbaşkanı, o çok eleştirilen 12 Eylül Anayasasındaki yetkilerini katlıyor, bir elinde 5 değil 55 yetkiyle istediğini atıyor, istediğinin işine karışıyor. Öyle bir yetkiyle donatılıyor ki, beğenmediğin Meclis seçimini, senin istediğin sonuç çıkana dek tekrarla; partin muhalefete düşerse, beğenmediğin kanunu çıkaracak bir Meclisi bir değil bin defa daha seçime götür, seçim sonuçlarına ve kanun değişikliklerine itiraz edileceği vakit o yargı üyelerini sen belirle, milletvekillerini sen yaz, kaymakamı ve valiyi sen ata. İstediğin yerde bir bölge yönetimi kur, aklın estiğinde özerklik ver, illeri böl ve yönet. Hakkında yargılama yapılsın dendiği zaman Yüce Divan için toplanacak imza sayısını arttır, üstelik hangi suçu işlersen işle Cumhurbaşkanlığın, atamayla oturduğun Cumhurbaşkanı Yardımcılığın, Bakanlığın bittikten sonra da o koruma kalkanından yararlan. Meclis seni azletmek için 400 imza toplayacak ama sen Meclis’i kapatmak için tek imza atacaksın. Seni yüzde 51’le seçip getirecek ama yüzde 100’e yakın iradeyle Meclis’e gelen vekilleri tek imzayla kapının önüne koyacaksın.

Referandumda “hayır deyin” diye şarkı yapanı, afiş asanı, bildiri dağıtanı gözaltına aldırır. Kafasını kaldıran şirketi, gazeteyi, kanalı KHK ve kayyumla sustur. Talimat verdiğin tutuklamalara tepki artınca da “yargı bağımsızdır, kendi kararını verdi” sözüne sığın.

Beğenmediğin kanun çıkmasın diye Meclis’in önüne geç, yeni anayasayla Cumhurbaşkanlığı kararnamesi adı altında padişah fermanı çıkart, kanunları gölgede bırak.

Tüm bunlar olacak iş mi? 23 Nisan 1920’de Saray’dan alınıp millete verilen yetki, 97 yıl sonra Meclis’ten alınıp Saray’a verilir mi? Türk Milleti bağımsızlığına tutkuludur, buna asla geçit vermez ve vermeyecektir de.

ÖMÜR BOYU KORUMA KALKANI DEMOKRASİYE AYKIRIDIR

Gensoru sistemi kaldırılarak, Meclisin denetleme yetkisinin kısıtlanması, milletvekilinin temsil ettiği halkın sorgulama yetkisinin kısıtlanması anlamına gelmiyor mu bu demokratik düzenle  çelişmiyor mu?

Gensoru ve Meclis soruşturması, Meclis’in hükümeti en açık ve katı denetleme yoludur, “en üst düzeyde hesap soruyorum” demektir. Şeffaflıktan korkmayan, hesap vermekten çekinmeyen bir iktidarın ise asla dokunmaması gereken bir tür denge-fren sistemidir. Bir bakan, başbakan açıkça ülke çıkarına aykırı ama kendi çıkarına uygun işler görecek, bunu cümle alem bilecek, hatta Meclis’te bu şahsi çıkarlar için yasalar çıkarılacak ama Meclis sıra hesap sormaya geldiğinde gözlerini yumacak, öyle mi? Asla kabul edilemez.

Bu değişiklikle Gensoru kaldırıldığı gibi, Cumhurbaşkanı Yardımcıları ve Bakanlar hakkındaki soruşturma süreci de daha zor koşullara bağlanıyor. Ayrıca hükümete güvenoyu verme imkanı da kaldırılıyor. Cumhurbaşkanı ve yardımcılarını Yüce Divana sevk için artık 276 değil, 400 vekil imzası gerekeceği gibi, bu kişiler hakkında açılacak Meclis Soruşturması için adeta ömürboyu koruma kalkanı sağlanacak.

Cumhurbaşkanı Yardımcıları ve Bakanlar, görevleriyle ilgili işledikleri suçlar bakımından görevleri bittikten sonra da bu oy çoğunluğu aranarak soruşturma komisyonu karşısına çıkabilecekler. Bu oy oranıyla, üstelik Cumhurbaşkanının belirleyeceği milletvekili listesiyle, hiçbir vekil kolay kolay o partideki bakana ya da cumhurbaşkanı yardımcısına Yüce Divan’a gönderilmesi yönünde oy veremeyecektir, çünkü Cumhurbaşkanı hem partinin genel başkanı hem de Cumhurbaşkanı olacaktır.

MİLLETVEKİLLERİNİN DOKUNULMAZLIĞI O BAHANEYLE KALDIRILDI

Diyelim Cumhurbaşkanının bağlı olduğu siyasi parti değil bir başka siyasi parti seçimlerde çoğunluğu elde etti. O zaman Cumhurbaşkanı zor durumda kalmayacak mı ?

Zaten siyasi iktidar ve Cumhurbaşkanı Meclis’te azınlığa düşme endişesi taşıdıkları için bu anayasa değişikliğine iki cin madde ekledi: Bunlardan birisi Cumhurbaşkanının beğenmediği her durumda, işine gelmeyen her seçim sonucunda Meclisi gerekçesiz feshetmesidir.

İkincisi ise, gensoruyu kaldırmak ve başka suçlardan da olsa yargılanmak için 400 vekilin imzasını şart koşan, adeta ömür boyu koruma kalkanı getiren bir hamleye yönelmesidir. Bu koruma kalkanına atama yoluyla gelecek Cumhurbaşkanı Yardımcısı da eklenirken, seçilerek gelen milletvekillerinin dokunulmazlığı “Cumhurbaşkanına Hakaret Suçu” bahane edilerek kaldırılmıştır.

Bu yeni sivil vesayet örneği, sadece anayasa metnine bakılarak değil, 7 Haziran sonrası Meclis Başkanlığı tablosunda kimin kime oy vermediğine bakılarak çözülebilir. Türkiye gensoruyla birlikte demokrasisini kaybetmenin eşiğindedir, hesap verme kültürüne kavuşmayı elinin tersiyle itmek üzeredir.

Cumhurbaşkanı ülkenin tamamını temsil ediyorsa, partili Cumhurbaşkanından tarafsızlığı nasıl bekleyebiliriz, kendisine oy vermeyenler ötekileştirilmiş olmayacak mı?

Siyasi iktidar her balkon konuşmasında kendisine oy vermeyenlerin de hükümeti olacağını yıllarca söyledi ama hiçbir zaman buna uymadı. Kendi sözüne sadık kalmayan iktidar, güç sarhoşluğuna teslim oldu, tarafsızlık yemini eden iki Cumhurbaşkanı çıkardı ama onlar da her icraatıyla halkın değil partinin başkanı gibi davrandı, davranmaya devam ediyor.

Yaşadığımız sürecin Başkanlıkla hiçbir ilgisi yoktur. Kuralları oturmuş, devlet ayarlarıyla oynanmayan, rejimle hesaplaşmaya girmeyen, demokratik gelenekleri kökleşmiş demokrasilerde Başkanlık kuvvetler ayrılığına saygı gösterir, onların üzerine çıkmaya, onlara talimat vermeye ya da önlerini tıkamaya çalışmaz. Devletin başı çelme takan değil, uzlaştıran; ülkeyi topallaştıran değil toparlayan bir konuma sahiptir. Normal bir demokraside partili Başkan olmak demek, tuttuğu siyasi partinin devlete hakim olması demek değildir. Normal bir demokraside Başkan ve Cumhurbaşkanı, halkı ve devleti temsil eder, geçici süreliğine o koltukta oturduğunu ve yerleşik kurallar gereği süresi dolunca gideceğini bilir.

Bu anayasa değişikliği, sadece partili bir cumhurbaşkanı getirmiyor, devlette aykırı tek bir sese de yaşam alanı tanımıyor. Herkesin Cumhurbaşkanı gibi düşüneceği, o ne isterse onun olacağı, hukukun, rejimin onun isteklerine göre şekilleneceği bir yapıyı Türk demokrasisi kaldırmaz.

Bu kadar ağır fatura ödememize rağmen hatayı kendilerinde değil sistemde arayanlar, millete çok daha ağır bir bedeli bu defa partili Cumhurbaşkanıyla ödetmeye kalkıyor. Bu ağır havadan kurtulmanın tek bir yolu kaldı: Sandıkta partili Cumhurbaşkanı, partinin ilçe başkanı hakim-savcı, partili kaymakam-vali, partili müdür modeline son verelim!

EĞER “EVET” ÇIKARSA MADDE MADDE OLACAKLAR

Referandum da diyelim “evet” çıktı. Konuklarımızla sık sık paylaşıyoruz ama yinelemekte yarar var. Yeniden özetlersek neler olacaktır, maddeler halinde sıralar mısınız?

1 – Bir kişi Başkan seçilecek ve o kişi hem hükümet, hem Meclis, hem de mahkeme olacak.

2 – Başkan olan kişi aynı zamanda bir partinin genel başkanı olacak. O parti belki de sizin hiç oy vermediğiniz / hiç sevmediğiniz bir parti olacak.

3 –  O partinin genel başkanı, hakimleri atayacak. Kararname adı altında kanun yapabilecek. Seçtiğin Millet Meclisini fesih edebilecek. Orduya emir verecek.

4 – Seçtiğin milletvekillerinin hiçbir hükmü kalmayacak. Sözünü kimse dinlemeyecek.

5 – Almanya, Fransa, İngiltere, ABD, Japonya gibi değil, Suriye, Libya, Mısır, İran, Kuzey Kore, Uganda gibi bir ülkede yaşayacaksın.

6 – Rejim değişecek. Sadece adı Cumhuriyet olacak. Gerçekte krallık gibi her şey bir kişinin elinde olacak. Demokrasi kalmayacak.

7 – Başkan bir suç işlese, 400 milletvekili izin vermezse mahkemeye çıkarılamayacak.

8 – Başkan ve yardımcıları ile bakanları yolsuzluk yapsa, yetim hakkı yese, devlet malına el uzatsa dahi 400 milletvekili izin vermezse mahkemeye çıkarılamayacak.

9 – Başkan kendini ve bakanlarını mahkemeye çıkarma girişiminde bulunan meclisi fesih edebilecek.

10 – Hakimler ve savcılar Başkanın sözünden çıkamayacak. Başkan hak hukuk tanımaz, zorba biriyse seni koruyacak hiç kimse olmayacak. Can ve mal güvenliğin kalmayacak.

11 – Kimse yatırım yapmaya cesaret edemeyecek. Ekonomi tek adamın keyfine göre vereceği kararlara kurban edilecek. Kriz,  iflaslar, işsizlik ve yoksullukla birlikte çöküş gelecek.

12 – Asgari ücreti, fiyatları, maaşları, işçi memur alımlarını, dernek sendika kurulması ve kapatılmasını, her şeyi Cumhurbaşkanı belirleyecek.

13 – Devlet ve toplum hayatında danışma, ortak akıl, uzlaşma gibi yöntemler olmayacak. Çatışma, kutuplaşma ve terör için en uygun zemin oluşacak. Çatışma ve terör artacak.

14 – Beş yılda bir sandığa gidip bir Başkan bir de onun partisinin çoğunlukta olduğu Meclisi seçeceksin. Bir dahaki seçime kadar sana kimse bir şey sormayacak. Seçtiğin milletvekili de Başkanı kontrol edemeyecek, senin hakkını koruyamayacak.

15 – Başbakan olmayacak. Bakanlar sadece Başkana karşı sorumlu olacak, Meclise karşı sorumlu olmayacak. Milletvekillerini umursamayacak.

16 – Seçtiğin milletvekilleri bakanlardan ve bürokratlardan hizmet yapmasını isteyemeyecek, hesap soramayacak. Sana hizmet getiremeyecek.

17 – Camiye, kışlaya, adliyeye siyaset girecek. Buraların hepsi “Başkanın Partisine” göre düzenlenecek.

18 – Devlet parti devleti olacak. Başkan senin partinden değilse devlet kapısında yerin olmayacak.

19 – Başkan isterse devlet kurumlarını bölgelere ayırarak ülkenin bölünmesine neden olabilecek.

20 – Başkan, padişahlarda dahi olmayan, Atatürk’e bile verilmeyen yetkilere sahip olacak.

“HAYIR” KAMPANYASI TÜRKİYE’NİN GERÇEK SORUNLARINI TARTIŞIYOR

CHP referandum kampanyasında CHP’ye oy verenleri değil halkın tümüne Başkanlık sisteminin risklerini anlatacak denildi. ”Güçlü bir Türkiye için “evet” diyenlere karşı “Hayır”  kampanyasında öncelikleriniz neler olacak, kimlerle birlikte “Hayır”ın gerekçesini anlatacaksınız?

“Hayır” kampanyası için demokrasiye, laik Cumhuriyete, vatandaşlık kazanımlarına bağlı herkesle ve her grupla birlikte hareket ediyoruz. Bize yakın olan ve her türlü desteği vermek isteyenlerle birlikte yürüyoruz.

Bu kampanyada Türk Bayrağı ve Cumhuriyet belirleyicidir. Hiçbir “hayır” diyen parti, kendi partimiz dahil bu kampanyada Türk Bayrağı dışında bayrak kullanmayacak. Bizi bunaltan, siyaseti ve gündelik hayatımızı içinden çıkılmaz bir hale sokan bu düzene artık dur demek için, partizanlıkta değil, ayrımcılıkta değil, Cumhuriyet kazanımlarında birleşelim.

Bizi şu an Türkiye’de ne rahatsız ediyorsa, farklılıklarımıza saygı duyarak, hoşnut olmadığımız her duyguyu, her tavrı bu ortak “Hayır”da birleştirelim. Kimse kimsenin “Hayır” gerekçesine karışmayacak bu kampanyada.

Devlet görevlisinden sanatçısına kadar herkesin “Evet” demeye zorlandığı, aksi halde işsizlikle, yalnızlıkla karşı karşıya bırakıldığı ortamda, biz kimseyi neden “Hayır” dediğini açıklamak zorunda bırakmıyoruz.

“Hayır”larımız o kadar çeşitli ki, her “Hayır”a sonsuz saygımız var. Ortaklıklarımız Cumhuriyet değerlerinde buluşmak olmalı. Bu milletin barış, adalet, saygı, eşitlik, refah, huzur, özgürlük, demokrasi ve laiklik isteyen vatandaşları artık yalnız olmadıklarının, birbirleri arasında aslında hiç de mesafe kalmadığının farkına varmalı.

Bu kampanyanın bileşeni Cumhuriyet için ortak paydalarımızdır.

Biz, sınırlı bir azınlık grubuna yeni ayrıcalıklar tanıyacak partili Cumhurbaşkanlığı modelinin toplumun genelindeki kaygıları büyüteceğini savunuyoruz. Ülkesinin etnik, dini, mezhepsel nedenlerle bölünmesinden kaygı duyan, yakın komşulardaki sınır değişikliklerinin Türkiye’ye sıçramasına endişeyle yaklaşan, Suriye Anayasası taslağında Özerk Kürdistan haritasına Türk topraklarının da dahil edildiğini görünce hesap soran, Lozan’la kazandıklarına laf edilmesine evinde öfkeyle yaklaşan, kinini ve nefretini içine akıtıp sabrını sandığa saklayan, bayrağını ve toprağını namusu sayan, Atatürk’e ve kurucu değerlere, atalarına söz söylenmesine tahammülü kalmayan her yurttaşı bu ortak mücadeleye çağırıyoruz.

Biz, ülkemizin savaş meydanlarından diplomasi masalarına uzanan zorlu mücadele öyküsünün, millet egemenliğine dayalı Meclis’in iradesinin birkaç kişiye ve aileye terk edilmeyecek kadar değerli olduğunu biliyor, tüm ulusumuzu bu ortak tavra davet ediyoruz.

Bu kampanya sadece karşıtlık üzerine kurulmuyor, umutlu bir gelecek projesi için de birleşiyoruz. Bizi ayrıştıran, sokaklarımızı, kahvelerimizi dahi içinden geçilmez hale sokan, birbirimize gergin yüzlerle baktıran bu karanlık ortamı geride bırakmak için, yeniden bir ve beraber olabilmek için bu referandum bize iyi gelecek.

Demokratik parlamenter sisteme, laik Cumhuriyete her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Bu sistemin iç sorunları elbette var ama bu sorunlar daha fazla ortak akılla çözülecek, tek bir kişiye terk edilerek değil. Türkiye, iktidarın kişiselleşmesiyle değil, toplumsallaşmasıyla, kurumların çalışır hale getirilmesiyle yeniden işleyebilir.

Tekelleşen değil gücü bölüşen, baskıcı bir merkeziyetçiliği değil planlı bir yeniden yapılanmayı ancak parlamenter sistem içinde başarabiliriz. Bizim “hayır” kampanyamız Türkiye’nin gerçek sorunlarını tartışmak isteyen, aklını belli örgütlere teslim etmemiş, terörle pazarlığa oturmamış, hayatın her alanında olduğu gibi devlette de dürüstlüğü, adaleti, hoşgörüyü esas almış herkese açıktır. Kendi varlığını ve iradesini başkasının gücüne yaslamadan ortaya koyabilen herkes bu kampanyadan bir şey kazanacak. Bu anayasa değişikliği bize bir şey getirmeyecek ama bizden çok şeyler götürecek.

Halkımız hayır derse Anayasa değişikliğini verenler açısından durum ne olacak, tek bir cümleyle açıklar mısınız?

Bu anayasa geçmezse, işte o “Hayır” kampanyasının zaferi, bu iktidar kadrolarına sınırlarını gösterecek. Öyle her canı istediğinde bu rejime meydan okuyamayacak, ülkenin temellerine dinamit koyamayacaklar!

Size bu zorlu süreçte başarılar diliyor, bu güzel söyleşi için teşekkür ediyoruz.

Nurzen Amuran

http://odatv.com/nurzen-amuran-sordu-chp-denizli-milletvekili-kazim-arslan-yanitladi-1202171200.html#.WKAcy5QwOow.gmail