Koray Gürbüz: Değişimin Gücü – Aydınlık – 13.02.2017

Bilinen bir gerçektir: İnsan içinde bulunduğu toplumun ürünüdür. Yani insan, zamana ve mekâna bağlı olarak şekil alır adeta bir kabın içindeki su gibi kalıba girer.

Benzer bir durum ülkeler için de geçerlidir. Ülkeler de tıpkı insanlar gibi, içinde bulundukları zamana ve şartlara göre şekillenirler. Bu anlamda tamamen dışa kapalı değilse ya da dünyanın ücra bir köşesinde kurulmadıysa her devlet kendi sınırları dışındaki ortamdan etkilenir. Örneğin Soğuk Savaşın yaşandığı dönemde Türkiye’nin tüm askeri, ekonomik ve psikolojik yapılanması NATO ya da batı bloğundaki konumuna uygundu. Yani hükümetlerin “bağımsız” iradeleriyle aldıkları düşünülen kararların pek çoğu aslında içinde bulunulan durumun “mecbur bıraktığı” kararlardı.

Türkiye sınırları içindeki NATO tesisleri, askeri üsler, silahlanma durumu, egemen söylem, tartışma konuları, sivil toplumun yapısı vs. neredeyse her şey bu gerçeğe göre şekillenmişti. Sovyet Rusya’ya karşı bir “kanat devleti” olarak kabul edilen Türkiye, soğuk savaş boyunca kendisine çizilen sınırlar içinde yaşadı. Tam bağımsızlıkla çok örtüşmese de bu durumun önemli sonuçlarından biri “netlikti.”

Dünyanın herhangi bir yerinden bakıldığında Türkiye’nin ne olduğu, neler yapabileceği ya da neleri göz alabileceği net olarak görülebiliyordu. Ancak 1989’da Berlin Duvarının yıkılması ve ardından 1991’de Sovyetlerin çökmesiyle birlikte yani Soğuk Savaş denklemi sona erince her şey yeniden anlam kazanmaya başladı.

Bu anlamda soğuk savaşın tüm kavramları değişti, tartışma konuları dönüştü, sistemin merkezinde yer alan, ağırlık merkezi olan kurumlar anlamsızlaşmaya başladı. Dünün en anlamlı cümleleri artık geçerli değildi. Dünyanın netliği de ortadan kalkınca her devlet kendince bir yol bulmaya çalıştı. Ancak dünyaya nizam verme iddiasında olanlar yeni anlatılar, yeni kurumlar, yeni akımlar yaratarak süreci “yönlendirme” gayretine girerken orta büyüklükteki ülkelerin dönüşümleri daha düzensiz oldu.

İşte Türkiye, tüm bu süreçte yönünü tespit edemeyen, geçmişle bugün ve gelecek arasında slalom yapmak zorunda kalan ülkelerden biri. Ülkemiz, anlamını ve işlevini kaybeden kurumlardan kurtulup yeni döneme hazırlanması gerekirken AKP gibi tarihle, bilimle, akılla, aydınlanmayla kavgalı bir zihniyete yakalandı. AKP de eline geçirdiği gücü sonuna kadar kullanıp İhvancı bakış açısına uygun olarak ülkeyi dönüştürmeye başladı.

Fakat hiçbir şey henüz bitmedi. Dünyanın da ülkemizin de savrulması bir süre daha devam edecek. Yeni bir denge bulunana kadar insanlık savrularak, acı çekerek, bazen de büyük yıkımlar yaşayarak ve bedel ödeyerek bir çıkış arayacak. Ve sonunda mutlaka yeni bir dengeye ulaşacak.

 

Ancak bu süreç; eşitlikten, adaletten, insanca bir düzenden yana olan muhalif gruplar için de bir sınav vazifesi görecek. Zira değişimin hızı karşısında ya geçmişin söylemlerine ve yöntemlerine takılı kalıp kendini serbest salınmaya bırakacak ya da yeni bir kurumsal cevap bulacak. Bu noktada hepimize görev düşüyor bence. Bir an evvel kendi durduğumuz pozisyondan başlayarak aklın ve bilimin ışığında yeni cevaplar bulmalıyız. Hazır formüllerin cazibesine kapılmadan ve her an yeni bir meydan okuma gelecekmiş gibi yenilenmeli, özeleştiri yapmalı ve mutlaka değişimi hedeflemeliyiz. Değişimin başlı başına bir güç olduğu gerçeğini bir an bile akıldan çıkarmadan her günü başka bir değişim için fırsat olarak görmeliyiz. Başkanlık Referandumu kendimizi test etmemiz için bir fırsat olabilir. Tek adamlığa karşı hiç denememiş yolları, hiç bulunmamış sloganları, hiç duyulmamış marşları üretmeli ve herkesi şaşırtmalıyız. Ben Cumhuriyet sevdalılarının bu birikime sahip olduklarına inanıyorum. O halde durmak yok! Atatürk’ün aydınlık yolu hepimizi bekler…