As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

2017’DE TÜRK DIŞ POLİTİKASINA GENEL BİR BAKIŞ

ADDP'DEN

 

 

31.12.2017

2017’DE TÜRK DIŞ POLİTİKASINA GENEL BİR BAKIŞ

2010 yılı sonrasında Türk Dış Politikası açısından Cumhuriyet tarihimizin en zor yıllarını yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz.

Son yıllarda başta Dışişleri Bakanlığı olmak üzere dış politikada karar verici konumundaki kurum ve kuruluşlar teker teker karar verme sürecinden uzaklaştırılmış ve sadece uygulayıcı, diğer bir ifade ile iş takipçisi konuma getirilmişlerdir. 2017 yılı bu gidişatın daha fazla hissedildiği bir yıl olması açısından dikkat çekicidir.

2010’lu yıllardan başlayarak Cumhuriyetimizin geleneksel dış politika prensip ve tecrübeleri bir tarafa bırakılmış ve Türk Dış Politikası kararları tek merkez ve tek irade tarafından alınmaya başlanmıştı. 2017’ye gelindiğinde tek merkez gücünü daha da perçinlemiş ve Türk Dış Politikası tek merkezden belirlenir hale gelmiştir. 2017’de Türk Dış Politikasının tamamen tek merkezden sevk ve idare edildiğini söylemek mümkündür.

2017 yılı ayrıca Türkiye’nin iç politikasındaki gelişmelerin dış politikasını en çok etkilediği yıllardan biri olmuştur. Gerçekleşen 16 Nisan Referandum sonuçlarını ve 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin etkilerini; 2017’de dış politikaya etkisi bulunan en önemli iç politika gelişmeleri olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır.

İç politikanın dış politikaya yansımaları; 2017’de Türkiye’yi, mevcut müttefiklerinden biraz daha uzaklaştıran, kendisine mevcut dünya düzeninde yeni müttefikler arayan bir aktöre dönüştürmüştür.

2017’de Orta Doğu’daki sorunlara daha çok bulaşan bir Türkiye;  Kuzey Irak ve Suriye’deki terörist tehditlere karşı aktif bir çaba içine girmiş ancak yanlış dış politika kararları  Türkiye’yi dışarıda tek başına ve desteksiz bırakmıştır. 2017’de Irak hükümeti ile yaşanan sorunlar ve Esad rejimi ile doğrudan ve açık temasta bulunmama, Türkiye’nin teröristlerle mücadelede en önemli dış politika zafiyeti olarak  ortaya çıkmaktadır.

Barzani idaresinin Türkiye’nin tüm baskı ve taleplerini hiçe sayarak bağımsızlık referandumuna gitmesi de; yıllarca dost ilan edilen Barzani’nin de 2017’de gerçek yüzünü görmemize imkan yaratmıştır. Barzani’nin gerçek yüzünü yıllardır haykıran Atatürkçüler’in, bir kez daha söz ve öngörülerinin doğruluğu 2017’de ortaya çıkmıştır.

Bu  çalışmamız Türkiye dış politikasının 2017’deki üç ana temel konusu (Suriye krizi, AB ile ilişkiler,ABD ile ilişkiler) üzerinde ve bu konular etrafındaki gelişmeleri göz önünde bulundurarak kaleme alınmıştır.

2017 yılını genel anlamda; Suriye krizinin çözülmesinde atılan adımlar sayesinde yakınlaşmaların sağlandığı, Avrupa ile  ilişkilerin daha da soğuduğu  ve ABD ile yeni sorunların ortaya çıktığı bir  dönem olarak özetleyebiliriz.

SURİYE KRİZİ

Suriye’de 2011 yılı Mart ayında başlayan olaylar büyük bir ihtilafa dönüşmüş ve Orta Doğu’nun kan gölüne dönmesine neden olmuştur.

911 km kara sınırına sahip olduğumuz Suriye’nin içinde bulunduğu ihtilaf bugüne kadar yüz binlerce masum insanın hayatına mal olmuş, milyonlarca Suriyelinin yaşadıkları topraklardan ülke içinde başka bölgelere göç etmesine yol açmıştır. Bu göç ülkemizi de önemli siyasi, güvenlik ve insani sorumluluk açmazları ile karşı karşıya bırakmıştır.

Türkiye’nin  Orta Doğu’da sorunlarına taraf olmama  yönündeki geleneksel dış politika prensibinin mevcut siyasi irade tarafından terk edilmesi ve Suriye sorunu ile ilgili yapılan dış politika hatalarında ısrar edilmesi 2017 yılında da Türk dış politikasının en önemli zorluklarından  biri olmaya devam etmiştir.

Türkiye, Ağustos 2016’da başlattığı Suriye’de Fırat Kalkanı Harekâtı 2017 Mart’ında tamamlanmıştır. Harekât sayesinde toplam 2.015 km2’lik alanda kontrol sağlanmış, 2.647 DEAŞ mensubunu etkisiz hale getirmiştir.

Fırat Kalkanı Harekatı devam ederken Rusya'nın başkenti Moskova'da 2017 yılına girmeden yaklaşık 10 gün önce bir araya gelen Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, 2017’de Suriye krizine damgasını vuracak bir görüşme gerçekleştirmişlerdir. Görüşmenin ardından gerçekleştirdikleri basın toplantısında ortak bir bildiri üzerinde anlaştıklarını açıklamışlardır.

Yayımlanan 8 maddeli bildirinin aşağıdaki şekilde kaleme alınmıştır:

“1) İran, Rusya ve Türkiye, içerisinde pek çok etnik grubu barındıran, çok mezhepli, demokratik ve seküler bir devlet olarak Suriye Arap Cumhuriyeti'nin egemenliğini, bağımsızlığını, birliğini ve toprak bütünlüğünü tamamen destekliyor.

2) İran, Rusya ve Türkiye, Suriye krizinin askeri bir çözümünün olmadığa inanıyor. BM'nin, bu krizin çözümünde BM Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararı ile uyumlu olarak önemli bir rolü olduğunu kabul ediyor. Bakanlar, Uluslararası Suriye Destek Grubu'nun kararlarını da dikkate alıyor. Uluslararası toplumun tüm üyelerini bu belgelerde yer alan anlaşmaların uygulanması önündeki engellerin ortadan kaldırılması için dürüst bir biçimde işbirliği yapmaya çağırıyor.

3) İran, Rusya ve Türkiye, Halep'in doğusundaki sivillerin gönüllü bir biçimde tahliye edilmesine ve silahlı muhaliflerin organize bir biçimde çıkarılmasına izin veren ortak çabaları memnuniyetle karşılıyor. Bakanlar Fua, Kefreya, Zabadani ve Madaya'dan sivillerin kısmen tahliye edilmesini de memnuniyetle karşılıyor. İran, Rusya ve Türkiye bu sürecin kesintisiz ve güvenli bir biçimde tamamlanmasının garanti etmeyi kabul ederler. Bakanlar, Uluslararası Kızılhaç Komitesi ve Dünya Sağlık Örgütü'ne tahliyelerin gerçekleşmesine yardım ettikleri için minnettar.

4) Bakanlar, ülke topraklarında ateşkes rejiminin genişletilmesi, insani yardımların engelsiz bir biçimde ulaştırılması ve sivillerin serbest dolaşımının önemi konusunda mutabıktır.

5) İran, Rusya ve Türkiye, Suriye hükümeti ve muhaliflerin üzerinde görüşme yaptıkları anlaşmanın hazırlanmasına yardımcı olmaya ve bu anlaşmanın garantörü olmaya hazır olduklarını belirtir. ‘Sahadaki' durum üzerinde etkisi olan diğer tüm ülkeleri de aynı şekilde davranmaya davet eder.

6) İran, Rusya ve Türkiye bu anlaşmanın, BM Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararı ile uyumlu olarak Suriye'deki siyasal sürecin yeniden başlaması için gereken itici gücün oluşmasına yardımcı olacağına eminlerdir.

7) Bakanlar, görüşmelerin Astana'da yapılması yönündeki Kazakistan davetini not ederler.

8) İran, Rusya ve Türkiye, IŞİD ve Nusra ile ortak mücadele ve silahlı muhalif grupları onlardan ayırmak konusundaki kararlılıklarını doğrular.”

Bu bildiri 2017’de Suriye Krizinin gidişatını doğrudan etkilemiş ve üç ülkenin bir araya gelme sürecinin de önünü açmıştır.

Bu çerçevede Rusya ile 2017’de devam eden yakınlaşma tüm yıl boyunca farklı alanlara da yayılarak ( ticaret, füze satışı gibi) artarak devam etmiştir.

Bu yakınlaşmanın temel unsurunun Suriye krizinde her iki tarafın çıkarlarının kesişmesi olarak yorumlayabiliriz. Her alanda çıkarlar kesişmese de ortak paydaların çokluğu (Bu paydalara, Batı ile ilişkiler, ABD ile ilgili konuları da ekleyebiliriz ) ve Erdoğan-Putin oluşan yakınlaşma da, Türkiye’nin 2017’de Rusya yakınlaşmasını  etkileyen unsurlar olarak belirtilebilir.

Anılan üç ülke tarafından ilki 23-24 Ocak 2017 tarihinde yapılan Suriye konulu yüksek düzeyli Astana toplantısı süreci, Suriye’de ateşkes rejiminin garantörü üç ülkenin (Türkiye, Rusya ve garantörlüğünü bilahare ilan eden İran) yanısıra gözlemci sıfatıyla BM, ABD ve Ürdün’ü Suriye ihtilafının taraflarıyla bir araya getirmiştir.

Astana toplantılarıyla tıkanmış durumdaki Cenevre sürecinin de önünü açmış, bu sayede Şubat 2017’den itibaren Cenevre’de Esad ve muhalif gruplar arasında yeni görüşme turları düzenlenebilmiştir.

Suriye'de altı yıldır birbiriyle savaşan silahlı muhalif gruplar ile Suriye hükümeti yetkililerinin aynı çatı altında buluşması, Astana'nın en önemli ilklerinden biriydi.

2017’deki Astana görüşmelerini Suriye sorunu açısından en önemli gelişme olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. 2017’de Suriye sorunu açısından diğer çok önemli bir konu da; PYD’nin  güçlenmesi ve Türkiye’ye yönelik gittikçe daha fazla bir tehdit unsuru olmasıdır. ABD ve Rusya tarafından da farklı saiklerle desteklenen PYD konusunda Türkiye yalnız kalmış, PYD ile mücadelede en etkin bir girişim olabilecek Suriye hükümeti ile diyalogu 2017’de de başlatamamıştır

Bu anlaşmanın gelecekte sürdürülmesinde çeşitli zorlukların ortaya çıkabileceğini göz önünde bulundurmak ve özellikle 2018’de bu konuda atılacak dış politika adımlarını çok iyi değerlendirmek gerekmektedir.

AVRUPA İLE İLİŞKİLER

2017 yılı Türkiye’nin gittikçe Avrupa’dan daha çok uzaklaştığı bir yıl olmuştur. Bu uzaklaşmaya yönelik olarak AB yetkililerinin 2017’de yaptığı bazı açıklamalara göz atmakta yarar vardır. Bu açıklamalar Türkiye’nin Dış politika’da batıya karşı aldığı tavır ve temel hak ve hukuk ihlallerinden  kaynaklandığı kadar bazı AB ülkelerinin öteden beri sergiledikler “ çifte standart”lardan ve bazı AB ülkelerinin iç politikalarından kaynaklanan sorunlardan dolayıdır. Bazı AB ülkelerinde içeride güçlenen aşırı sağı  tatmin etmek için Türkiye’yi AB dışında bırakma açıklamaları ve yaklaşımları çok da sürpriz değildir.

Türkiye ile ilgili olarak  Avrupa Parlamentosunda gerçekleşen  toplantıda konuşan AB Genişlemeden Sorumlu Komiseri Hahn; Türkiye’nin AB'den giderek daha fazla uzaklaştığını  belirterek "Bu toplantı, işlerin artık her zaman ki gibi olmadığı yönünde net bir sinyal. Ancak sanal tartışma ve acele harekete geçme tuzağına düşmemeliyiz. Evet, Türkiye bizim için jeopolitik ve insani bağlar açısından önemlidir. Ancak Türkiye'nin siyasi, ekonomik ve güvenlik açısından AB'ye daha fazla ihtiyacı var. Bu yüzden  soğukkanlı düşünmeli ve Türkiye'yle ortak çıkarımızı kapsayan alanlarda beraber çalışmamızı sağlayacak bir paket tasarlamalıyız. Mevcut durumdan uzaklaşmamalıyız" ifadelerini kullanmıştır.

Yine Genişlemeden Sorumlu Komiser Hahn, Ağustos 2017’de gerçekleştirdiği ziyaretten önce yaptığı açıklamada da ; Türkiye'yi AB konusunda net bir çizgi belirlemeye çağırmıştır. "Türkiye'nin ilkesel bir karar vermesi gerekiyor" diyen Hahn Türkiye'nin AB ile ilişkilerini geliştirmeyi isteyip istemediğini netleştirmesi gerektiğini söylemiştir. Türkiye'nin AB ile ilişkilerini geliştirmek istiyorsa bunu icraatları ile ortaya koyması gerektiğini belirten Hahn, "iyi niyet temennileri yeterli değil" uyarısında bulunmuştur.

Hahn ziyaret öncesi yaptığı açıklamalarda da ayrıca,  Türk hükümetiyle yaşanan anlaşmazlığın ekonomik sonuçları olabileceği konusunda Ankara'ya uyarıda bulunmuştur. Mevcut durumun, Gümrük Birliği anlaşması müzakerelerini de olumsuz etkilediği, Türkiye'de hükümetin muhaliflere ve gazetecilere yönelik yaklaşımının endişe verici olmaya devam ettiğini, Türkiye’nin  Avrupa değerlerinden uzaklaştığı kanaatinde olduğunu  düşündüğünü ifade etmiştir.

Avusturya eski Dışişleri Bakanı ve yeni Başbakanı  Sebastian Kurz Welt am Sonntag gazetesine verdiği demeçte Alman vatandaşı Peter Steudtner gibi insan hakları aktivistlerinin ve Deniz Yücel gibi gazetecilerin Türkiye'de tutuklanmasının keyfi ve endişe verici olduğunu kaydetmiştir.

Kurz, Türkiye'nin AB üyelik müzakerelerinin tamamen durdurulması için çaba sarf etmeye devam edeceğinin de altını çizmiştir.

Fransa Cunhurbaşkanı Macron da , "Türkiye, gerçekten de son aylarda Avrupa Birliği'nden uzaklaşmış ve endişe verici yanlışlıklar yapmış olabileceğini ancak başta göç sıkıntısı ve terör tehdidi olmak üzere bugün karşı karşıya olunan birçok krizde hayati bir ortağımız olmasından dolayı ilişkilerin kopmasına karşı olduğunu ifade etmiştir.

Almanya Başbakanı Angela Merkel, katıldığı bir açıkoturumda Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıktığını ve katılım müzakerelerin durdurulması konusunda bir ortak zemin bulunup bulunamayacağı ile ilgili diğer liderlerle temas kuracağını söylemiştir.

AB yetkilileri, özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) dönemindeki kamudan ihraçlar ve gazetecilerin tutuklanması gibi uygulamalardan duyduğu kaygıyı sıklıkla dile getirmektedirler. AB makamları, OHAL uygulamalarıyla Türkiye'nin insan hakları ve özgürlükler alanında geri gittiğini açıkça belirtmektedirler.

AB, Türkiye ile katılım müzakerelerinde yeni başlık açmama kararı almıştır. Ancak başta Avrupa Parlamentosu olmak üzere müzakerelerin durdurulması yönündeki çağrılar henüz AB Konseyi'nde karşılık bulmuş değildir. Bununla birlikte, Türkiye ile AB arasında önümüzdeki yıl başında başlatılması öngörülen Gümrük Birliği anlaşmasının yenilenmesine yönelik görüşmelerle ilgili de ilerleme kaydedilememektedir. Almanya, Türkiye ile Gümrük Birliği görüşmelerinin başlamasına karşı çıkacağını açıklamıştır.

 

 

ABD İLE İLİŞKİLER

2017 yılı Türkiye’nin Suriye politikası ve terör örgütleriyle mücadele konusunda ABD ile en çok ayrıştığı yıllardan biri olmuştur.

IŞİD’e karşı ABD öncülüğünde oluşturulan uluslararası koalisyonun üyesi olmasına rağmen Türkiye, IŞİD'e karşı operasyonlarda PYD güçlerinin kullanılmasına şiddetle itiraz etmiştir ve etmeye devam etmektedir.

ABD nezdinde de terör listesinde yer alan PKK’nın Suriye uzantısı olarak görülen PYD’nin Washington tarafından silahlandırılması Ankara’nın tepkisine neden olmuştur. Suriye’nin kuzeyinde, kendi sınırında bir Kürt koridoru oluşmasına engel olmak isteyen Türkiye Ağustos 2016’da bölgede başlattığı Fırat Kalkanı Harekatı ile hem IŞİD’le hem de PYD ile savaşmıştır.

Türkiye bu harekatla PYD’nin Fırat Nehri’nin batısına geçmesini engellese de Washington’ın Suriye’deki operasyonlarda başrolü PYD’ye vermeye devam etmesi, iki taraf arasında 2017’de de gerilim konusu olmaya devam etmiştir.

2017 yılında Türkiye, her fırsatta en üst düzeyde Beyaz Saray’ın bu stratejiden vazgeçmeye davet etse de istediği sonucu alamamıştır.

Türkiye’deki 17-25 Aralık yolsuzluk iddialarının kilit ismi İran asıllı işadamı Rıza Sarraf’ın ABD’de tutuklanması sonrasında başlayan yargı süreci de 2017’de Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir sorunun başlangıcı olmuştur.

Mart 2016’da İran’a karşı yaptırımları delmek suçlamasıyla tutuklanan Sarraf’a yönelik soruşturmaya Ankara’nın tepkisini çeken başka isimler de eklenmiştir.

Bu arada Fetullah Gülen’in iadesi konusu da ABD ile ilişkileri zehirleyen en önemli konulardan biri olmaya 2017’de de devam etmiştir.

ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu görevlilerinden Metin Topuz’un tutuklanması 2017’de  iki ülke arasındaki krizin diğer halkası olmuştur . ABD’nin tutuklama kararına tepki gösterdiği Topuz, “siyasi ve askeri casusluk”, “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamalarıyla karşı karşıya kalmıştır.

 Topuz’un tutuklanmasından dört gün sonra ABD Türkiye’den yapılan vize başvurularını askıya alarak, Ankara’ya karşı tavrını göstermiştir.

Göçmenlik vizesi dışındaki vizelerin askıya alınması kararına Ankara’dan misilleme gelmiştir.

ABD Başkanı Trump’ın  6 Aralık 2017’de  yaptığı açıklamada Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıdığını ve Tel Aviv'de bulunan Amerikan Büyükelçiliği'nin Kudüs'e taşınacağını duyurması Türkiye ve ABD arasında yeni bir gerilim sebebi olmuştur.

2018’in de Türk dış politikası açısından zorlu bir yıl olarak geçeceği şimdiden görünmektedir. Mevcut siyasi iradenin dış politikada yeni bir yönelişe girmesi ve mevcut politikalarını yeniden değerlendirmesi elzem görünmektedir.

 

Dr. Hakan Akbulut

 

ADDP Başkanı ve ADD GYK Üyesi