As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

Korkut Boratav: Brzezinski, Afgan mücahitler, Manchester bombacısı 

BASINDAN HABERLER

BREZİNSKİ'NİN SİCİLİNDEN 

Soğuk savaşın son yıllarında Amerikan dış siyasetinin önde gelen şahsiyetlerinden Zbigniew Brzezinski, 26 Mayıs’ta 89 yaşında öldü. 

Hayatı, marifetleri hatırlandı. Bu arada Le Nouvel Observateur’e 1998’de verdiği bir mülakatın aynı basımı da yayımlandı.  

Jimmy Carter’ın başkanlığı sırasında dört yıl Millî Güvenlik Danışmanı olarak görev yapmış olan Brzezinski’nin bu mülakatı önem taşıyor. İslamcı cihadın sonraki oluşumuna Amerikan emperyalizminin katkısını açıklıyor.

Le  Nouvel Observateur’ün ilk sorusu şudur: “Amerikan istihbaratçılarının, Afganistan’a  Sovyet askerlerinden önce girdiği iddiası doğru mudur?”  CIA’nın eski başkanı Robert Gates’in anılarında bu doğrultuda bir bilgi yer alıyordu. Fransız gazeteci, herhalde Amerikalı muhatabının yalanlamasını beklemektedir. 

Brzezinski ise yalanlamak bir yana, açık sözlülükle itiraf ediyor: “Resmî tarih görüşüne göre Afgan mücahitlere CİA yardımı, Sovyet ordusunun Afganistan’a 24 Aralık 1979’da girmesinden sonra ve  1980’de başlamıştır. Gerçek tamamen farklıdır. Başkan Carter, Kâbil’deki Sovyet yanlısı rejimin muhaliflerine gizli destek verilmesi talimatını 3 Temmuz 1979’da imzaladı. Ben de tam o tarihte Başkan’a, bu yardımın Sovyet askerî müdahalesine yol açacağını öngören bir not yolladım.”

Gazeteci soruyor: “Demek ki Sovyetlerin savaşa gireceğini bilerek onları tahrik ettiniz. Sovyetler ise, Amerikalıların gizli müdahalelerine karşı koymak amacıyla Afganistan’a girdiklerini ileri sürmüşler; kimse de onlara inanmamıştı. Haklı oldukları anlaşılıyor. Şimdi pişman değil misiniz?

Yanıt açıktır: “Rusların müdahale olasılığını artırmak için, bilerek bu adımı attık. Niye pişman olacağım? Bu gizli operasyon çok güzel bir fikirdi. Rusları Afgan tuzağına çekmiş olduk. Sovyetler sınırı geçtiği gün SSCB için de bir Vietnam savaşı yaratma fırsatımız doğmuştu; bu görüşümü Başkan Carter’a aktardım. Gerçekten de bu sayede Moskova, Sovyet imparatorluğunun dağılmasına yol açacak on yıllık bir savaşa sürüklenmiş oldu.” 

 Le Nouvel Observateur muhabiri soruyor: “Geleceğin teröristlerini silahlandırarak, eğiterek köktenci İslamı  desteklemiş olmaktan da pişman değil misiniz?”   

Brzezinski’nin perspektifleri çok sınırlıdır: “Dünya tarihinde hangisi daha önemlidir? Taliban mı? Sovyet imparatorluğunun çöküşü mü? Birkaç tedirgin Müslüman mı? Orta Avrupa’nın kurtarılması ve soğuk savaşın son bulması mı? Küresel bir İslam yoktur. Köktenci Suudi Arabistan, ılımlı Fas, Pakistan militarizmi, Batı yanlısı Mısır  veya Orta Asya laikliği… Bunların ortak özelliği nedir?”

Görülmektedir ki, soğuk savaşın son aşamalarında emperyalizmin kumanda merkezlerinde, anti-komünizm ve Sovyet rejimini zayıflatma önceliği başattır. Jimmy Carter, bugünlerde barışçı bir “âkil adam” kimliğiyle saygınlık kazanmıştır; ama Brzezinski’nin rehberliğinde dış baskılarla Sovyet rejimini çökertme senaryosunu benimseyen de odur.   

Amerika’nın Afganistan’a müdahalesinden altı yıl sonra SSCB Komünist Partisi’nin Genel Sekreteri olan Gorbaçov ise, emperyalizmin saldırgan gündemini kavrayamadı. Ülkesini “kötülükler imparatorluğu” olarak tanımlayan Reagan’a safdilane bir çaresizlik içinde barışçı bir arada yaşamanın nimetlerini anlatmaya çalıştı. Kapitalizmi de anlayamadığı için silahlanma yarışının Amerikan ekonomisini ihya ettiğini fark edemedi. Reagan, hedefe yaklaşacaktır. SSCB’nin ölümünü ilan etmek ie baba Bush’a nasip olacaktır.  

Ayrıca ortaya çıkmaktadır ki, Amerikan emperyalizminin akıl hocaları, örneğin Brzezinski, tarih perspektifinden tamamen yoksundur. Afganistan’a mücahit ihracı, İslamcı cihata yol açacaktır. Dokuz yıl sonra Fransız gazeteci bu sonucu öngörmüştür; ama hâlâ Sovyet rejimini çökertmenin coşkusu içinde olan Brzezinski değil… 

Gerçekte ise, Afgan topraklarına ektiği cihat tohumları yeşermeye çoktan başlamıştı. 

MÜCAHİTLER, PARALI ASKERLER, CİHATÇILAR... 

İyi bilinen bir öyküyü kısa değinmelerle hatırlayalım: ABD’nin laik, solcu Afgan rejimini yıkmak, Sovyetleri sürdüremeyeceği bir savaşa sürüklemek için beslediği, eğittiği mücahitler, sonraki yıllarda  iki doğrultuda gelişti: Birinci olarak emperyalizmin Orta Doğu’daki “rejim değiştirme” savaşlarının “paralı askerleri” oldu. Bu kirli işi üstlenen taşeronların emrine girdi. İkinci olarak, Batı toplumlarına da taşan cihatçı dalgalara dönüştü. 

Taliban ve Saddam rejimleri  devrildikten sonra, emperyalizmin siyasî hedeflerini gerçekleştirme yöntemi değişti. Amerikalılar, Avrupalılar Orta Doğu çöllerinde ölmek istemiyorlardı. Onları cepheye sürmeden taşeronlar, “yerli” savaşçılar kullanılmalıydı.  

Tunus ve Mısır’da emperyalizmin yerli müttefiklerine karşı patlak veren anti-kapitalist halk ayaklanmaları söndürülmeliydi. İlk çözüm olarak Müslüman Kardeşler akımının iktidarlara geçmesi hedeflendi; halklar reddeti. Mısır’da geleneksel  askerî darbe seçeneği uygulandı. 

Libya ve Suriye’de uyumsuz, laik rejimleri değiştirme operasyonları planlandı. Diasporalardan “özgülük savaşçıları” derlendi; eğitildi. İkinci sınıf devletler taşeronluğu üstlendi; kendi cihatçılarını beslemeye başladı: İran destekli Şii, Suudi destekli Selefi, Körfez ve Türkiye destekli İhvan milisler… Ayaklanmalar, Batılıların silah, para ve lojistik yardımları, hava bombardımanları ile yürütüldü. Orta Doğu halkları yüzbinlerle birbirlerini kırmaya başladı. 

Ne var ki, vekâlet savaşlarının komuta zincirleri zayıftır; Brzezinski’nin İslam dünyasından Afganistan’a taşıdığı mücahitlerin bir sonraki kuşağı, kalıntıları, denetlenemeyen cihatçı çetelere dönüştü.

Sonuç, bir “Cihatçı Enternasyonal”dir. Ana halkalarını biliyoruz: Afganistan mücahitleri → El Kaide → Nusra → Işid → Diğerleri…  “Patronlara” baş kaldırmak kaçınılmazdır. Bu kıyımlar dalgasının Orta Doğu sınırları içinde kalması beklenemezdi. 11 Eylül 2001’deki New York’tan, 22 Mayıs 2017’deki Manchester’e uzayan, zincirleme saldırılar, intihar bombacıları… 

Manchester’de 22 kişinin ölümüne yol açan intihar bombacısı, Libya kökenli genç bir Britanya vatandaşı Salman Abedi’dir. Libya ve Suriye’ye  defalarca gittiği; kısa süre önce Türkiye üzerinden Manchester’e döndüğü belirlenmiştir. 

Uluslararası dayanışma mesajları ve saldırıyı lanetleyen tepkiler içinde birisi dikkat çekicidir: “Çocuklarımıza saldıran insanların suçluluğu ortadadır; ama hükümetimizin başka ülkelerde desteklediği veya yürüttüğü savaşlar ile ülkemizde patlak veren terör arasındaki bağlantılara da dikkat çekmek gerekir.” 

Teşhis, İngiliz İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn’e aittir. Burjuva basını ve Muhafazakârlar tarafından “bu felaketi seçim kampanyasında kullandığı” için suçlandı.

Corbyn haklıdır; ama fazlasıyla değil, eksiğiyle… Olay, Batı’da yaşayan Müslümanların, kendilerine uygulanan ayrımcılığı, ülkelerindeki emperyalist saldırıları şiddet yoluyla protesto etmenin ötesindedir. Ortaya çıktı ki, Britanya hükümeti, ülkeye yerleşmiş olan Libyalıları 2011’de isyancı olarak Libya’ya göndermiş; sonra da intihar bombacısı olarak “ithal etmiş”tir. 

Bu doğrultudaki bir değerlendirme, Orta Doğu’yu çok yakından bilen solcu bir gazeteciden, Patrick Cockburn’den geldi: “Britanya 2011’de Kaddafi’nin devrilmesinde belirleyici bir rol oynadı. Britanya’ya yerleşmiş Libyalıların pasaportları üzerindeki kısıtlama MI5 tarafından 2011’de kaldırılmıştı ve Libya’ya gidip Kaddafi’ya karşı savaşmalarının önü açılmıştı.”  (The Independent, 27 Mayıs). Cockburn, ayrıca, bir hafta önce Libya’nın başkenti Trablus’ta bir milis saldırısı sonunda 28 kişinin öldüğünü; bu sayının Manchester kurbanlarından fazla olduğunu; ancak Batı medyasında haberleşmediğini de vurguluyor. 

Cockburn’ün “Britanya’nın Libya’ya gönderdiği cihatçılar” vurgulamasının ayrıntılı bir dökümü, A.Thomas-Johnson ve S.Cooper imzasıyla Mayıs’ta Middle East Eye’da yayımlanan bir yazıda (25 Mayıs) veriliyor. 

Bu iki gazeteci, İngiltere’ye yerleşmiş Kaddafi muhalifi Libyalılar ile görüşmüş. Ortaya çıkan tablo ilgi çekicidir.

2004’te Kaddafi ile Blair’in “çöldeki anlaşma” toplantısından ve 2005’te Londra’da 59 kişinin ölümüne açan bombalamadan sonra Britanya’daki Libyalı göçmenler üzerindeki güvenlik denetimi ağırlaştırılıyor; pasaportlarına el konuluyor. 

2011’de ise, Başbakan Cameron Kaddafi’yi devirme operasyonuna katılmayı kararlaştırıyor; ülkedeki Libyalıların konumu da, “potansiyel teröristler” den “özgürlük savaşçıları”na dönüşüyor.

İngiltere’deki Libyalılar’ın engelleri kaldırılmakla kalınmamıştır. İstihbarat görevlileri, bu insanları “Kaddafi ile savaşa katılmaları” için teşvik etmiş; her türlü kolaylığın gösterileceğini, maddi destek, hatta vatandaşlık  sağlanacağını açıklamıştır.    

Britanya özel kuvvet birliklerinden emekli olmuş uzmanların ve İrlandalı paralı askerlerin eğitim verdiği ifade ediliyor. “Libya diasporası tümüyle orada isyancıların safında savaşmaktaydı. Pek çoğu Manchester’den gelen gençlerden oluşuyordu. Bazıları Libya’yı ilk defa görüyordu. Tunus veya Malta üzerinden Libya’ya geçiliyordu.” 

İntihar bombacısının Britanya vatandaşı olan babası ve kardeşinin de bu dalga içinde isyana katılmak üzere Libya’ya döndükleri; sonradan ailecek  IŞİD’e katıldıkları da açıklandı. 

BİR ÇÜRÜME VE YIKIM TABLOSU 

Brzezinski’nin Afganistan’a mücahit yollama kararı ile başlayan, Manchester bombacısına kadar uzanan otuz sekiz yıllık bu panorama, aynı zamanda emperyalizmin çağdaş bir tablosudur. 

Ortaya çıkmaktadır ki, çağdaş emperyalizm sadece yıkıcı,  tahrip edici bir güçtür… İnşa etme melekelerinden yoksundur... Çevresini yıkarken, kendisine de zarar vermektedir. Bir çürüme hali söz konusudur.

Bu zaman dilimi içinde emperyalizmin fiyaskoları çok uzun birliste oluşturur. Birkaç hatırlatmayla yetinelim.

Emperyalizm önce laik solcu Afgan rejimini, sonra Taliban’ı devirdi; Afganistan’dan kısmen çekildi; geride yüzde 80’i Taliban tarafından denetlenen bir ülke bıraktı. İki gün önce IŞİD, Kabil’de doksan kişiyi öldürdü.

Saddam’ı İran’l savaşa yönlendirdi; sonra devirmeyi kararlaştırdı. Sonuç; İran’a dost bir hükümet, fiilen üçe bölünmüş bir ülke… Irak petrolleri üzerinde söz sahibi dahi olamayan Amerikan sermayesi… 

Suriye’ye cihatçı yığarak Esad’ı devirme programına değinmek dahi abestir. Libya’da bir bölümü Batı’dan yollanılan cihatçılar önce Kaddafi’yi linç etmiş; sonra ABD büyükelçisini  öldürmüş; Batılılar kaçmış; ülke parçalanmıştır.

Brzezinski’nin yolladığı Afgan mücahitlerinin türevleri, çocukları, dalgalarla, intihar bombacıları olarak Batı kentlerine dönmekte; masum insanları öldürmektedir. 

Kapitalizm ve emperyalizm çürümüştür; çürümektedir. Asıl soru şudur: Bu çürümeden aydınlık çıkabilir mi? Nasıl?  

 

Son günlerde yine Atatürk anıtlarına saldırı salgını başladı. Ve yine her zaman ki gibi bu saldırıları yapanlara “meczup” denerek adeta koruma altına alındı.

 

AKP’nin iktidara gelişi ile birlikte Alman, İngiliz ve Belçikalı parlamenterlerin Atatürk fotoğraf ve heykellerinin kaldırılması için nasıl harekete geçtiklerini, açıklamalar yaptıklarını unutmadık. Bu sözlerin ardından çöplüklere atılan Atatürk fotoğraflarına, saldırıya uğrayan anıtlara ilişkin haberlere daha sık rastlar olduk.

 

Atatürk heykellerine saldırı bazen tarikat mensuplarınca, bazen de terör örgütü eli ile yapılıyor. PKK,  3 yıl önce  Ekim ayındaki kalkışma denemesinde özellikle Atatürk büst ve heykellerini hedef aldı. Bu saldırı ilk değildi. Yaklaşık 67 yıl önce de Ticani tarikatı mensupları Atatürk heykellerine saldırmaya başlamışlardı. Bu nedenle “Atatürk’ü Koruma Kanunu” DP iktidarı tarafından çıkarıldı. İşte bu sırada şair Mithat Cemal Kuntay “O’nun Heykelini Kırana” adlı şiirini yazdı. Şiirin en çarpıcı bölümü “Tunç adam binmemiş olsaydı eğer tunç atına / Yurdun inmişti bugün bir otelin bir katına ” dizeleridir.

 

Gericilerin “put” diye saldırdığı Atatürk heykellerinin önemi Kuntay’ın kaleminde şöyle dile geliyor.

 

Sen ki yoktun, seni halketti bu heykel, yoktan

Yoksa yurdunla Buhara’ya dönerdin çoktan

 

Tunç adam binmemiş olsaydı eğer tunç atına, 

Yurdun inmişti bugün bir otelin bir katına 

 

Suç mu masum eşinin ırzını kurtardıysa?

Suç mu tarihini bayraklaşarak sardıysa?

Suç mudur şarka eğer başka güneş verdiyse?

Suç mudur, Akdeniz’in sırrını gösterdiyse?

 

Yirmi milyon yüreğin vurduğu ateştir, kırma!

Böyle mihrabı baban görmedi, el kaldırma!

 

Sanma taştır, seni hâlâ düşünür baştır o baş!

Sana yekpare vatan toprağı vermiştir o taş!

 

Sen de, lütfet, ona bir abidelik toprak ver;

Yurdu kurtarması bir suçsa eğer, hoş görüver.

 

Ezilen halkların tarihi başka ülkelerin topraklarındaki bir otelin bir katında ya da odasında toplanan o kadar çok sürgünde hükümet gördü ki. Atatürk’ün Anadolu’nun kalbi Ankara’da

Meclis ve hükümet kurduğu yıllarda hiçbir şeriatçı (hilafetçi) Halifeleri İngilizlerin elinde esir iken sürgünde ya da yurdun herhangi bir yerinde “hükümet” kurma cesareti gösterememişti.

 

Şimdi onlardan Atatürk için bir fotoğraflık duvar, ya da anıtları için bir abidelik toprağı hoş görüvermesini istiyoruz. Elbette vatan diye bir kavrama inanıyorlarsa…

 

Küba bir abidelik toprağı Atatürk’e çok görmemişti. RTE geçtiğimiz yıllarda,  Küba gezisinde bu bir abidelik toprağı ve üzerindeki tunç heykeli hayretle ziyaret etti. Aynı anıtın benzerleri dünyanın dört köşesinde var.

 

Bu kafa, korkarım gelecekte ülkesini kurtaran “Tunç Adamı” görmek için Küba’ya, ya da dünyanın bir başka ülkesine gitmek zorunda kalacak…

 

Lütfü Kırayoğlu

 

19.08.2017

 

Genel Başkan Tansel Çölaşan, Genel Sekreter  Öner Tanık, Genel Sekreter Yardımcısı Lütfü Kırayoğlu, GYK Üyeleri Gürhan Akdoğan ve Ömer Kaya kampa katıldılar.

Genel Başkan Tansel Çölaşan güncel, siyasal konular hakkında, Genel Sekreter Öner Tanık Atatürkçü Düşünce Derneği ve kurumsal kimliği hakkında gençlerle söyleşi gerçekleştirdiler

Anıt-Kabir’de eşsiz Atatürk’le ilgili anı eşyalarının satıldığı yerden ceket üstüne iğnelenen, büyük boy birkaç Atatürk rozeti aldım. Gene büyük ve aynı biçimde fakat boyna asılabilenlerden İstanbul’un Harbiye yöresinde Askerî Müzeden, çok önceki yıllarda oraya her gidişimde birkaç tane alma alışkanlığındaydım. Sanırım toplam 20-25 tane almış olmalıyım. Biri beyaz ve biri sarı olan ikisi dışında geri kalanlarını kimi genç üniversite öğretim üyelerine, Amerika’da bir dizi konuşma programım sırasında oraya yerleşmiş olan Türklere ve yerine göre şirin küçüklere (“yenilerini Askerî Müzeden nasıl olsa gene alırım” düşüncesiyle) sürekli armağan ettim. Yaklaşık iki yıl önce, müzeye bu amaçla bir daha gittiğimde, orada satış yapan görevli onların yapımının bir emirle durdurulduğunu söyledi. Bende şimdi yalnız iki tane kalışının nedeni budur. 

Bu güzel boyun-bağının yapımının durdurulmasını o zaman TSK’ya yakıştıramadım. Aradan en az bir-buçuk yıl geçtikten ve 15 Temmuz girişimi yer aldıktan sonra, Fethullah Gülen kurgusuyla ülkemiz Silâhlı Kuvvetlerine de yasa-dışı yollardan sokulan, önleri açılan, yükseltilen, general rütbeleri ihsan edilen ve karar konumlarına yapay yollardan getirilen askerlerin de bulunduğunu, bunların içte ve dışta ülke düşmanlarınca ve son aşamada yabancı çıkarları doğrultusunda desteklendiklerine tanık olduk.        

Ancak, Anıt-Kabir’e son gidişimde sözünü ettiğim aynı büyük rozetin bu kez ceket göğsüne iğnelenebilecek biçimde eşlerini görüp dört tane aldım, ceketlerime, paltolarıma taktım. Ben 1932 (ayrıca Gelibolu) doğumluyum, eşsiz Atatürk yıllarını da yaşadım. 10 Kasımdan hemen sonra İstiklâl Madalyası sahibi babamla birlikte, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın Başkomutanı ve T.C. kurucusunun önünden Dolmabahçe Sarayı içinde geçtiğimizi ve onu taşıyan top arabasını görmek için tüm yolların ne denli dolup taştığını bugün gibi anımsıyorum. Babamı ilk (ve son) kez ağlarken orada gördüm. Türkiye’de ağlamayan yoktu. Dolmabahçe’deki büyük bayrağı, çevresindeki meş’aleler ve her birinin dibinde kılıcını çekmiş ve onun nöbetini tutan paşalar bugün gibi gözümün önünde. Yıllar sonra kendi babamı da, annemi de yitirdim. Ama benim  “en büyük acım”, hazırlamakta olduğum anı kitabımda da yazdığım gibi, “10 Kasım 1938” günüdür. Ülkemizin direği sallanmıştı. Çağdaş psikiyatri bilimi buna şimdi “Çadırın Sallanması” (The Shaking of the Tent) diyor. Kişi yaşamında iki türlü “çadır sallanması” var: Biri eve ekmek getiren kişinin ölümü ya da ayrılmasıyla “Aile Çadırı”nın, öteki de böyle bir önderin ömrünün tükenmesiyle “Ulusun Çadırı”nın sallanması.  Ulus çadırının sallandığını ben o küçük yaşta bile duyumsadım. 

Atatürk yılları bize güven, gurur, mutluluk, kararlılık ve başarıya inanç vermiştir. Kızılay’daki parkın adı bile “Güven Parkı”dır. Bir arkadaşımın köylü kökenli babasının her yıl 10 Kasım günü saat tam 9:05’de, çevrede hiç kimse olmadığı zaman da, işi bırakıp “hazır ol” duruşuna geçtiğini yayımladığım bir yazımda anlatmıştım. Ben o benzersiz öndere ilişkin olarak, yurt içinde ve dışında gençlik yıllarımdan bu yana kitap ve makale biçiminde çok yayın yaptım. Amerika’da öğrenciliğim sırasında bile, ulusal günlerde o ülkenin gazetelerinde imzalı yazılarım çıkmıştır. Doğumunun yüzüncü yılı kutlanırken, T.C. devleti beni Hindistan’da ve ABD’de İngilizce ve Rusya ile Romanya’da Rusça konuşmalar yapmak üzere seçip görevlendirmişti. Dört kez de yılın Atatürk ödülünü aldım. 

Bütün bu nedenlerle, ceketlerimin üstünde mutlaka bir büyük Atatürk rozeti vardır. Evimin penceresinden Anıt-Kabir görünür. Yıllardır güneş doğmadan erken kalkıp çalışmaya oturduğumda, ilk işim ışıkları henüz sönmemiş olan Anıt-Kabir’e bakmak ve o günün enerjisini, bir anlama, o bağlantıdan almaktır.

14 Haziran 2017 Çarşamba günü, öğleden sonrasının ilk saatinde Atatürk Düşünce Derneği’nin (ADD) genel merkezinin bulunduğu binanın dördüncü katında Sekreter Tülay Hanım’a bir zarf bıraktım ve yaklaşık 30-40 dakika sonra eve dönmek üzere aşağıya indim.  Ceketimin sol yakasında yukarıda sözünü ettiğim büyücek Atatürk rozeti iğnelenmiş olarak vardı. Bu rozeti sokakta göğsümde görenler en azından tebessüm ederek selâm veriyor, durdurup birkaç güzel söz söyleyen de oluyordu.

Bu kez öyle olmadı. Önce, binaya daha ilk girişimde tanımadığım ama oralarının sanki her konuda sorumlusuymuş gibi davranan ve birileriyle çatışma çıkarma fırsatını kollayan bir kişi dikkatimi çekti. Bambaşka ortamlarda benimle ilgilenenler de çıkmıştır. Ama bunlar Ankara Üniversitesinde 41 yıllık öğretim üyeliğimi, Atatürk ilkelerine bağlılığımı, Ermeni sorununda yurt dışındaki eylemlerimi bilen ya da doğrudan eski öğrencilerim olan kişilerdi. ADD’nin içinde yer aldığı binanın girişindeki bu kişinin bunlardan biri olmadığı ve bir çatışma aradığını izlenimi uyandırıyordu. 

Binadan çıkışımda yanılmadığımı anladım. Kapıya yaklaşmak isterken, bana gereğinden fazla ve birbirilerini tanımayanların asla yapmayacakları biçimde yüzünü bana olağan sayılmayacak biçimde yaklaştırıp gözlerini husumetle dikerek, kendince bir molla, diyanet sözcüsü, onlar adına bir savcı ya da yargıçmış gibi bir tür “sorguya çekip hesap sorma” eylemi başlattı, tehditkâr tavır ve ifadelerle sürdürdü, hareketlerine hakim olamadı, daha doğrusu böyle bir çaba göstermedi, onun yerine bir yıldırma ve kendi bilgisizlik çizgisine beni zorla çekip orada tutma çabası içindeydi ve bu çerçevede ağzından beni oradan kovma biçiminde kötü sözler çıktı, ben kapıdan çıkıp giderken bina içinde hâlâ bağırıyor ve uygunsuz sözcükler kullanıyordu.  Anladığıma göre, hedef dördüncü kattaki ADD kuruluşuydu, göğsümdeki büyük Atatürk rozetiydi ve bu durumda kuşkusuz hem simge, hem de kişi olarak bendim.  

Adını ve orada ne aradığını bilmiyordum. Binayla bir bağlantısı olmadığını, kiralık yeri olan birilerine ara sıra geldiğini, olayı sessiz biçimde gösteren güvenlik kamerası incelendiğinde anlaşıldı. Ne var ki, oraların bir “hâkim-i mutlak”ı gibi tavırlar takınıyordu, sanki kimin girip çıkacağı, nereye gideceği, nasıl giyineceği, kendisiyle nasıl konuşacağı ve “Kur’an kaynaklı bir Tanrı buyruğu” sandığı basit Arapça iki sözcük söylemedikçe “def olup gitmesi” gerektiği düşüncesindeydi ve bütün bunları tehdit dolu ifadelerle dile getiriyordu.

Bu satırları yazarken aradan bir gün geçtiği için, şimdi anımsıyorum ki, bir yıl ya da daha fazla bir süre önce, görünümü, hâli-tavrıyla o (ya da ona çok benzeyen biri) bana 14 Aralık 2017’deki bu saldırgan hareketlerinin bir tür başlangıcını sergilemişti. O zaman da o kişiyi (görevini ve yetkisini çok abartan, basit düşünceli, ama saldırgan yaradılışlı) bir bina sorumlusu sanmıştım. 

Bu seferki kişi sanki kesin olarak yönetici, denetçi ya da sözcü gibi bir bina sorumlusuydu, ayrıca sanki bir din uzmanıydı, artı sanki bir siyaset görevlisiydi; her neyse istediğini başkasına zorla yaptıracak yetki sahibiydi. Bu yetkiyi ya iktidardan, ya kendi anlayışına göre dinden, ya da belki de Atatürk düşmanlığından alıyordu. Eğer nedeni buysa, eşsiz Mustafa Kemâl kendi kurduğu TBMM üyelerini kısa süreli başkomutanlık onayı için ikna etmeye çalışırken, Ankara’da Yunan topçusunun sesleri duyuluyordu. Göğsümdeki rozette simgeleşen önder olmasaydı, Sakarya Zaferi de olmayacak, Meclis başka kente taşınacak, Maltepe yöresinde bana zorbalık sergileyen kişi 2017’de kimbilir nerede olacaktı. Yıllarca “Orta Doğu” konulu bir ders de vermiş olan kişi olarak biliyorum ki, Suudî Arabistan’da “din polisi” diye bir kurumlaşma da var. Namaz vakti evlere telefon edip ahizeyi kaldırıp açanlara “bu saatte namazda olmalıydın” deyip para ya da hapis cezası veriyor, daha kötüsü tek başına araba kullanan kadını “öldürmenin dinen câiz” olduğunu minareden ilân ediyor. İleride Türkiye’yi bu karanlık yollara da sokmayı tasarlayanlar da mı kendilerine ek görevler çıkarıyorlar? 

Söz konusu kişi “bana aleykümüsselâm diyeceksin” diye diretirken, Kur’an’ın da sözünü etti. Ben Kuveyt ve Bahreyn dışında, bütün Arap ülkelerinde, (yani Fas’tan Irak’a ve Somali’ye değin ve daha çok görevle) bulundum. Başka yabancı dillerin yanında, Arapça (ve Farsça) da çalıştım. Arapçaya 1957’de Harvard’da “Konuşulan Şam Arapçası” dersiyle başladım, üç yıl Libya Kültür Merkezindeki kurslara katıldım. Dinler tarihini de, uydurmasını değil, hem temel hem bilimsel kaynaklarıyla oldukça iyi bilirim. Bu konuda çeşitli dillerde yayınlarım var. Bana zorbalık sergileyen kişi “Selâmünaleyküm” ve “Aleykümüsselâm” sözcüklerini Arapça yanlışsız yazabilir mi bilmiyorun, ama ben yazarım. On-bir yaşında yazıldığım Amerikan okulunun (Robert Kolej) kütüphane binasının alt katında bir musluk ve çevresinde Arapça şu yazı vardı: “Ve min el-mai küllü şeyin hay.” Miletoslu Thales’in “her şeyin sudan olduğuna ilişkin sözünün Arapçası. Araplık taslayanlardan kaçı bunu da yanlışsız yazabilir? Ben yazarım. 

Araplık taslayanlardan ve İslâm’ı bildiklerini yayanlardan kaçı Londra Üniversitesinde SOAS’da basit bir sınavdan geçer not alabilir? Ben orada, Cambridge’de ve benzeri üniversitelerde konuşmalara çağırıldım. Özel kitaplığımdan 20.000 cildi dört üniversiteye armağan ettim. Yaklaşık bir o kadar geri kalanı için bir kitaplık dairesi satın almak zorunda kaldım. Oradaki dinler üstüne birkaç yüz kitabım var; Orta Doğu üstüne de birkaç bin. Washington Irving’in (1783-1859) Muhammed’ın yaşamı üstüne yazdığı İngilizce kitabını edinip okuduğumda 15 yaşındaydım. Aynı kitabı 85’ine ulaştığım bu günlerde elime yeniden aldığımda, geçmişin yüzyıllarında bu ünlü Amerikalı yazarın bu bilgileri nasıl topladığına hâlâ imrenerek şaşıyorum. 

Aydınlarımızın dinler tarihini de, en azından bir tarih olayı olarak, ayrıntılı biçimde bilmelerini beklerim. Bunun için de birkaç yabancı dilden yararlanabilmek gerekir. Örneğin, Osmanlı geçmişini daha iyi anlamada bir yararı olur mu diye, Türkçeyle aynı dil ailesinden Macarcaya başlamak için Budapeşte’de bir Yaz dersine de katılmış ve diplomasını da almıştım. “Selâmünaleyküm” deyip zorbalığa girişmekle ne Müslüman olunur, ne de bilgin. İskoç kökenli Sir Walter Scott’un (1771-1832) Ivanhoe adlı romanı ben 13 yaşındayken ders kitaplarımızdan biriydi. Orada da, ders gereği, aynı sözcüklerin Lâtincesini işitip öğremiştik: “Pax vobiscum!” Yanıtı: “Et vobis.” Bunu öğrenmek kişiyi Hıristiyan mı yapar, daha iyi bir insan mı yapmak için yeterli midir? 

Tek Tanrı düşüncesini ilk ortaya atan bir Mısır firavunuydu. İran’da Zerdüştlükte de “Ahora Mazda” var. Musa’nın Tanrısı yalnız Yahudiler içindir. Hıristiyanlığın kitabı kötü yazılmıştır ve çelişkilerle doludur. Yeni Delhi’de aldığım yeni bir anlatım hiç değilse zahmetsiz okunuyor. Çelişkilere gelince, Matthias İncil’ine göre (2:13-29), İsa’nın çocukluğu Mısır’da geçmiş; Luka İncil’ine bakılırsa (2:39),  Nâsira’da. İsa’nın çivilendiği tahtaların üstündeki yazı dört İncil’in dördünde de farklı. Demek ki, öteki dinlerde de iki sözcük söylemekle dindarlık ne başlar, ne de biter. Protestanlık üstüne temel yayınların dizelgesi ciltler tutar. Bruno yakıldı da, Luther nasıl kurtuldu? Çağdaş ruhbilimci Eric Erikson’un kitabını Türkiye’de kaç kişi okudu? Ya da Amerikalı yazarın “İlk Müslüman” ve “Muhammed’den Sonra” konulu iki cildini? Daha önemlisi, Hıristiyanlığın düşünce (felsefe) yönünden eleştirisi var. İlk kitap (1612) Spinoza’nın. Sonrakiler Astruc, de Wette, Wellhausen, Garf. Marksistler içinde Lafargue, Nickolski,  Bauer; Genç Hegelcilerden Strauss ve onları izleyenler…

Kuşku yok ki, İslâm düşüncede, tarihte ve insanın gelişmesinde yeni bir kapı açtı. Önemli özelliği akla ve yan tutmayan salt bilgiye inanmasıyla başlamasıdır. Matematikçi, fizikçi ve mantıkçı El-Kindi (801-873) ilk Arap düşünürü diye bilinir. İranlı El-Razi (865-925) akılcılığa dayalı bilginin üstünlüğünü savundu. Türk kökenli İbn Sina’nın (980-1037) tıp kitabı yüzlerce yıl tüm Avrupa’da tek başvuru kaynağıydı. Endülüslü İbn Rüşd (1126-1198) düşünce ve bilgi ikilisini bağnazlığın baskısından kurtarma peşindeydi. Gene Endülüslü İbn Haldun (1332-1406) tarih felsefesini ilk kez ortaya koydu. Ne var ki, Halife Mütevekkil El-Kindi’yi halkın önünde kırbaçlattı. El-Razi’nin kitapları Emir’in buyruğuyla başında paralandı, bu yüzden kör oldu. İbn Sina öldürmemek için bir kentten ötekine kaçıp durdu. Özbek yazarı Adil Yakubov’un İbn Sina üstüne kitabı okunmalıdır. İbn Rüşt’ün yazdıklarının Arapçaları yok edildi; şimdi yalnız Lâtinceleri ve İbraniceleri var. İbn Haldun İslâm’in en büyük pozitivistiydi; değeri yaşamı boyunca bilinmedi. 

İslâm geçmişinin bağnaz ve yenilikçi, karanlık ve aydınlıkçı, yıkıcı ve yapıcı, yerinde saydırıcı ve ileri taşıyıcı yanları oldu. Kâğıt Çin’den getirilerek İslâm eliyle Avrupa’ya taşındı, ama Yohannes Gutenberg 1448’de basımevini kurdu, Macar kökenli İbrahim Müteferrika İstanbul’da ilk Fransızca kitabı 281 yıllık bir gecikmeden sonra ancak 1729’da basabildi. Kökü El-Gazali’ye (1058-1111) uzanan bu aymazlık Osmanlı’ya ve İslâm’a çok pahalıya patladı. Aynı bağnazlığın içinde öteki Müslümanlar da tutsak kaldılar. Yabancı işgâli, soygun, kölelik, gericiliğin baskısı “Cedid”, yani “Yenicilik” akımını er-geç doğurdu. Kırım’dan Uygurlara değin Terakki, Ayna, Seda, Hurşid, Ümid, Bereket, Gayret, Hürriyet, Yıldız, Vakt ve İrşad gibi gazete ve dergiler türedi, aydınlar içinde Kırım’dan İsmail Gaspıralı, Başkırdistan’dan Ahmet Zeki Velidi, Buhara’dan Abdurrahim Fıtrat, Kazaklar’dan Abay Kunanbay, Karakalpaklar’dan Burdimurad Berdah, Türkmen Avbeztagan Kâtibî, Özbek M. Emin Mirza Mukimî, Tacik Ahmet Daniş ve bu arada Türkiye’den HJindistan’a değin etkili olan Cemâleddin el-Afganî gibi birçok aydın öne çıktı. Bunlardan Yusuf Akçora, Sadri Maksudî, Ahmet Agayev, Zeki Velidi Togan, Ali Hüseyinzade ve başkaları hem toprak ağaları, bağnaz mollalar, tutucu yöneticiler ve hem de Rus baskısıyla Türkiye’ye göçtüler. UNESCO’nun yedi kitaplık “Orta Asya Tarihi” dizisi mutlaka okunmalı.

Koca Orta Asya’yı yakın geçmişte Çarlık Rusya’sı ve Britanya sömürgeciliği zincirlerine bağlayan ve günümüzde de Suudî Arabistan ve Mısır başta olmak üzere, tüm Müslüman dünyasını Amerikan emperyalizminin hizmetine veren gerici tutumun 2017’de yeni saldırılarına mı tanık olmaktayız? Bizden böylesine olayların içinde yer almamış, Türk dünyasına ve İslâm’a büyük zararlar vermiş olan bu gerici saldırıların yeni boy hedefleri olmamız mı kotarılıyor?  Bize yalnızca bunda yerli egemen ve dış güçlerin ne ölçüde payları olduğunu araştırmak mı kalıyor? Geçmişte Mısır’da “Müslüman Kardeşler” denen örgütü Britanya emperyalizmi ile Kral Fuat birlikte kurmadılar mı? IŞİD’in kökeninde ABD desteği olduğu artık bilinmiyor mu? Bizlerin Türklüğümüzden, Cumhuriyeti kuranların Atatürkçülüğünden uzaklaşmamız mı isteniyor? “Heykelcilik sanat değil, puta tapmaktır” safsatası matbaayı 281 yıl geciktiren mollaları akla getirmiyor mu? İslâm dünyası geçmişte lâiklik, Endüstri ve Teknoloji Devrimlerini yakalayamamıştı; günümüzün ileri toplumları bilgisayarları geliştirme, robot askerler yapma ve uzaya açılma çağı içinde hızla ilerliyorlar. Bizden tüm bu engellerin Arapça “selamünelâyküm” sözcüğüyle aşılacağına inanmamız mı bekleniyor? Bu bilgi zavallılığını hoyratça yürütenlerden hesap sorulmayacak mı? Yoksa onların benim gibilerine hakaret etme hakları da mı bugünlerde gündeme sığdırılıyor?  

Prof. Dr. TÜRKKAYA ATAÖV

 

  

 

       

     

 

 Ülke olmadan devlet olmaz. “Toprak;  devletin vazgeçilmesi olanaksız temel unsuru, egemenlik ve bağımsızlığın simgesidir”.  

1071 Malazgirt meydan savaşından itibaren tarihi süreç içerisinde bu topraklar için çok büyük bedeller ödenmiştir ve halen de ödenmektedir. 

“Yüce Atatürk’ün buyurduğu üzere “ ulusumuz çok büyük özveriler ve binlerce şehit vererek kurtuluş savaşını kazanabilmiştir”

Milli kültürümüzde vatan topraklarının canımız kanımız, atalarımızdan bizlere kutsal emanet olarak bırakıldığı algılanmaktadır. Onun içindir ki; vatan evlatları kına yakılarak ve davul zurna ile askere gönderilmekte, “vatan sana canım feda” türküleri ile eğitilmektedir.

Dün Çanakkale’yi geçemeyenler ve Sevr’i gerçekleştiremeyenler emellerine ulaşabilmek için yeni metotlar, hileli ve örtülü yollar deneyebilirler bu hususa dikkat edilmeli ve uyanık olunmalıdır.

Yabancı uyruklu gerçek kişilere ve tüzel kişiliği olan Yabancı  ticaret şirketlerine “mesken bina, tarla ve arazi “ satılmasının amacı ve gerekçesi nedir?

 Bu uygulamada : “Kamu yararı var mıdır”?

Konunun; ön yargıdan uzak, samimiyetle, saydam bir şekilde analiz edilerek, bütün yönleri ile kamuoyunun bilgisine sunulması, bu konudaki kuşkuların giderilmesi ilgililerin ve  aydınların görevi olduğuna inanmaktayım.

Kapsamlı ve çok karmaşık olan bu konu hakkında fazla detaya girmeden özet olarak gerekli  görülen bilgiler aşağıda değerlendirmelerinize arz edilmiştir.

BU KONUDAKİ HUKUKİ MEVZUAT:

Osmanlıda Tüzel kişilere mülkiyet hakkı verilmemiştir.  Gerçek kişilere ise 08.06.1868 tarihli “ Tebaa-I ecnebiye nin emlake mutasarrıf olmaları hakkındaki” kanunla verilmiştir. Bu kanun Osmanlı devletinin ekonomik olarak sıkıntılar döneminde, Avrupa ülkelerinden kredi alabilme için o dönemin konjonktür’ el şartları içerisinde yürürlüğe konulmuş ancak, 1. Dünya savaşına kadar devam etmiştir. (uygulandığına ne kadar taşınmaz satıldığına dair bir kayıt bulunamamıştır) 

T.C.nin kuruluş belgesi olan 23 temmuz 1923 de imzalanan “Lozan barış antlaşması ve antlaşmaya ek “Lozan ikamet ve selâhiyeti adliye mukavelesinde” yabancıların ülkemizde gayrimenkul edinebilmeleri için “tam Karşılıklılık”(tam mütekabiliyet)  ilkesi esas olarak kabul edilmiştir.

18.03.1924 tarih ve 442 sayılı kanunun 87. Maddesi ile de yabancılara köylerde taşınmaz edinimi yasaklanmıştır.

Daha sonra yabancılara taşınmaz edinimi konusunda cumhuriyet dönemindeki ilk yasal düzenleme 22.12.1934 tarih ve 6422 sayılı kanun ile yapılmıştır. Bu kanunun 35. Maddesinde yabancıların gayrimenkul edinimlerinde “tam Karşılıklılık” ilkesi korunmuştur. 36.maddesinde ise yabancıların gayrimenkul edinebilmesi için bazı sınırlamalar getirilmiştir. Örneğin köylerde gayrimenkul edinmeleri yasaklanmış” Köy dışı alanlarda 30 hektar ile sınırlanmış ve miras yolu ile intikali de yasaklanmıştır.

Bu düzenlemeden sonra 21.06.1984 tarih ve 3039 sayılı yasa ile yapılan düzenlemede “Karşılıklılık” ilkesinin hangi ülkelere uygulanacağı konusunda Bakanlar kuruluna yetki verilmesi öngörülmüş ancak bu düzenleme Anayasa mahkemesinin 13.06.1985 tarih 1984/14 esas ve 1985/7karar sayılı kararıyla iptal edilmiştir.

22.04.1986 tarih ve 3278 sayılı yasayla yapılan düzenleme ile;

 Tapu kanununun söz konusu 35. Maddesine:  “Bakanlar kurulunca Milli menfaatler ve milli ekonomide faydalı gördüğü hallerde; “hangi ülkelerin veya hangi ülkelerin uyruğundaki gerçek kişilerin mütekabiliyet şartından müstesna tutulacağı” ibaresi eklenmiştir.                        Bu düzenleme de Anayasa mahkemesince 09.10.1986 tarih ve 1986/18 esas ve 1986/24 karar sayılı kararıyla iptal edilmiştir.

Daha sonra; 03.07.2003 tarih ve 4916 sayılı yasayla (İlgili yasa madde 19) yabancıların taşınım ediniminde yeni düzenlemeler yapılmıştır.

1-) Karşılıklılık kavramı yeni bir tanıma bağlanmıştır şöyle ki: “Yabancı ülkenin taşınmaz edinimdeki kendi vatandaşına tanıdığı hakların T.C. vatandaşına da tanınmış olmasılılık esas alınmıştır.

2-) Yabancı uyruklu gerçek kişiler yanında, yabancı ülke kanunlarına göre kurulmuş tüzel kişiliğe sahip ticari şirketlere de kanuni sınırlara uymak şartı ile taşımaz edinebilmeleri sağlanmıştır.

3-)Tapu kanunun 36. Maddesi yürürlükten kaldırılmıştır. Bu madde hükmü yerine 35. Maddenin 3. Fıkrasına ekleme yapılarak “Yabancı gerçek kişilerin hukuki işlem ve ölüme bağlı tasarruf yoluyla 30 Hektardan fazla taşınmaz edinebilmeleri Bakanlar kurulunun iznine tabi kılınmıştır.

4-) Karşılılık ilkesi gerçekleşmese dahi miras yolu ile intikal eden taşınmazlar miktar kısıtlanmasından muaf tutulmuştur ve paraya çevrilebileceği öngörülmüştür.

5-) 18.03.1934 tarih ve 442 sayılı köy kanununun 87. Maddesi yürürlükten kaldırılarak, yabancı uyrukluların köy sınırları içinde de taşınmaz ediniminin önü açılmıştır.

6-) 35. Madde ile ilk defa yabancı gerçek kişiler lehine sınırlı aynı haklara ilişkin düzenleme yapılmıştır. Bu hususa yönelik uygulamada “karşılıklılık ” şartı aranmamıştır.

Bu kanunla getirilen düzenlemelerde Anayasa Mahkemesinin 14.03.2005 tarih ve 2003/70 esas ve 2005/14 karar sayılı kararıyla iptal edilmiştir.

Daha sonra 29.12.2005 tarih ve 5444 sayılı yasanın 1. Maddesinde aşağıda belirtilen düzenlemeler yapılmıştır.

1-) Karşılıklılık ilkesine uyulması muhafaza edilmiştir. Sınırlı ayni haklar bakımında da  karşılıklılık ilkesi muhafaza edilmiştir. 

2-) Karşılıklılık ilkesinin belirlenmesinde hukuki ve fiili durumun esas alınacağı belirtilmiştir.

3-) Yabancı gerçek kişilerin sadece mesken ve işyeri olarak taşınmaz edinebileceği hükmü getirilmiştir.

4-)  Ülke bazında 2.5 hektar, il bazında binde 5’i geçmemek üzere Bakanlar kuruluna yetki verilmiştir,

Bu düzenleme de Anayasa mahkemesinin 11.04.2007 tarih ve 2006/35 esas ve 2007/48 karar sayılı kararıyla iptal edilmiştir.

Bu aşamaya kadar yapılan kanuni düzenlemeler 4 kez Anayasa mahkemesince tamamen ya da kısmen iptal edilmiştir.  İptal kararlarının gerekçelerinde yüksek mahkemece özetle: 

a-) Lozan barış antlaşmasına ek mukaveledeki “tam karşılıklılık” koşulunun ihlal edildiği, içinin boşaltıldığı yada gevşetildiği,                                                                                                                                                              b-) iktisadi maksatla ülke topraklarının yabancılara devrinin sakıncalı görüldüğü,                                           c-) toprağın devletin vazgeçilmesi olanaksız egemenlik asli ve maddi unsurun, egemenliğin  ve bağımsızlığın simgesi olduğu, ülke devlet otoritesinin geçerli olduğu alanı temsil ettiği,   d-Bakanlar Kuruluna sınırları belirlenmeyen yetkilerin verilmesini yasama yetkisinin devri anlamına geleceği bu durumun kuvvetler ayrılığı ilkesi ile bağdaşmadığı, 

e-) karşılıklılık şartıyla dahi yabancı tüzel kişilerin taşınmaz edinimlerinin sakıncalı görüldüğü, 

f-) Toprak bir kere elden çıktımı geri alınmasının kolay olmadığı,

Saptamalarına yer verilmiştir.                             

Anayasa Mahkemesince peş peşe yapılan iptaller sebebiyle, saptanan hususlar dikkate alınarak 03.07.2008 tarih ve 5782 sayılı yasayla yapılan düzenleme ile 35. Maddede bir kez daha değişiklik yapılarak; “ merkez ilçe ve ilçeler bazında Uygulama imar planları ya da mevzi imar planlarının  %10 nu aşmamak ve en çok 2.5.hektara kadar yabancı gerçek kişilere taşınmaz mal edinimi ve kısmi ayni mal edinme hakkı getirilmiştir” Bu düzenlemede de karşılıklılık ilkesi korunmuştur.

Bu konuda en son ve en kapsamlı düzenleme 03.05.2012 tarih ve 6302 sayılı yasayla yapılmıştır ve halen yürürlükte bulunmaktadır. 

Bu yasaya göre: yabancı uyruklu gerçek kişilere ve yabancı devletlerin kendi mevzuatına göre kurulmuş Tüzel ticari şirketlere taşınmaz edinimdeki esaslar aşağıda belirtilmiştir.

1-) Yabancı uyruklu gerçek kişilere taşınmaz ediniminde ve kısmı ayni mal ediniminde “Karşılıklılık” ilkesine yer verilmemiştir. (kaldırılmıştır)                                                                                            2-) Kanuni sınırlamalara uyulması kaydıyla uluslararası ikili ilişkiler yönünden ve ülke menfaatlerinin gerektirdiği hallerde Bakanlar Kurulu tarafından belirlenen ülkelerin vatandaşı olan gerçek kişilere T.C. de taşınmaz mal ve sınırlı ayni mal edinebilecekleri hükmü getirilmiştir.   Buna göre:                                                                                                                                                            

a-) İlçe bazında uygulama imar planı mevzi imar planı sınırları içerisinde kalan toplam alanın yüz ölçümünün %10 unu aşmama şartı kaldırılarak yerine özel mülkiyete konu olan arazi yüz ölçümünün %10 kadar yabancı uyruklu gerçek kişilere taşınmaz edinme hakkı ve kısmi ayni hak edinebilmesi sağlanmıştır. “Alınacak taşınmaz mesken veya işyeri olarak kullanma şartı kaldırılmıştır.

b-)Ülke bazında30 hektara kadar, yabancı gerçek kişilere( Bakanlar kurulunca 60 hektara çıkarılabilir) taşınmaz mal edinimi ve sınırlı ayni hak edinimi hakkı verilmiştir.

c-) Yabancı uyruklu gerçek kişiler ile yabancı ülkelerde kendi kanunlarına göre kurulan tüzel kişiliğe sahip ticaret şirketlere taşınmaz mal ve sınırlı ayni hak edinimlerini “ülke, kişi, coğrafi alan, bölge, süre, sayı, oran, nitelik yüz ölçüm, miktar belirleme, kısmi ve tamamen durdurma veya yasaklama konularında Bakanlar Kurulu’na yetki verilmiştir.

 

d-)Mesken ve işyeri dışında da taşınmaz edinim hakkı getirilmiştir. Bu suretle tarımsal                 alandaki arazilerde yabancı uyruklu gerçek kişilere taşınmaz edinim hakkı tanınmıştır.

e-) Kendi ülkelerinde kendi kanunlarına göre kurulan tüzel kişiliğe haiz ticaret şirketleri ancak özel kanun hükümleri ile taşınmaz ve sınırlı ayni hak edinebilirler. 

7-)Yabancı uyruklu gerçek kişiler ile yabancı ülkelerde kendi kanunlarına göre kurulan tüzel kişiliğe sahip ticaret şirketlerine satın aldıkları “Üzerinde yapı bulunmayan taşınmazlar” için geliştirdikleri projeyi iki yıl içinde ilgili bakanlığa verecekleri hükme bağlanmıştır. Proje onaylandıktan sonra tapunun beyanlar hanesine kaydedileceği, projenin süresi içerisinde bitirilip, bitirilemediğinin denetleneceği ve takip edileceği, projenin gerçekleşmemesi durumunda azami iki yıl içerisinde tasfiye edileceği ve paraya çevrilerek bedelin hak sahibine ödeneceği kayda bağlanmıştır.

Yabancı uyruklulara taşınmaz edinimi ile ilgili en son yasal düzenlemenin iptali konusunda anayasa mahkemesine açılan iptal davası, Anayasa Mahkemesi Daha evvel 4 defa iptal davasındaki gerekçelerin den dönmüş, Yüce mahkeme iptal talebini  oy çokluğu ile 10.17.2013 tarih ve 2012/75 esas ve 2013/88 kara sayılı kararıyla ret etmiştir. Karara muhalif kalan Sayın üyelerin (5 sayın üye) daha evvelki iptal kararlarındaki iptal gerekçelere dayanarak karara katılmama şerhi koydukları anlaşılmaktadır. Sonuç olarak bu yasanın uygulanmasında her hangi bir yasal mani kalmamıştır.

AVRUPA ÜLKELERİNDE YABANCILARA TAŞINMAZ EDİNİMİNDEKİ UYGULAMALAR.

A.B ülkelerinde de bir kısım kısıtlamalar mevcuttur. Örneğin Danimarka, İrlanda ve Avusturya da; tüzel kişiler ve ticaret şirketlerinin taşınmaz mal ediniminde özel kurallar ve kısıtlamaların mevcut olduğu, yeni üyelerden Estonya, Polonya, Slovakya, Malta ve Macaristan da kendilerine tanınan geçiş dönemi boyunca benzer kısıtlayıcı kurallar mevcuttur. Fransa, Almanya ve Lüksemburg gibi ülkelerin dışında kalan birçok ülkede sınırlamalar tarım alanlarında yoğunlaşmaktadır. Hatta tarım alanlarının yabancıların taşınmaz edinimine acık tutulmaması genel bir ilke olarak benimsenmektedir. Henüz ülkemizin A.B. ne girmeden yabancı uyruklulara taşınmaz edinmesine izin verilmesi büyük eşitsizlik, dengesizlik ve karşılıksız tek taraflı bir ödün niteliğinde ülkemizin aleyhine sonuç verecek bir uygulama olarak değerlendirilmektedir.

ÜLKEMİZDE YABANCILARA NE KADAR TAŞINMAZ SATILMIŞTIR:

Cumhuriyetin kuruluşunda 2003 yılına kadar 80 yıllık cumhuriyet tarihinde yabancılara satılan toprak miktarı toplam 11 milyon m2 dir. 2002 den 2011 kadar 10 yıllık döneme bakıldığında yabancı gerçek kişilere 75.893.700 m2, Yabancı ortaklı ve yabancı sermayeli şirketlere 30.186.277 m2 olmak üzere toplam. 136.186.277 m2 olup bu miktar 80 yılda satılanın 12 katıdır. 2011 yılından sonra TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) bu bilgileri yayınlıyordu artık yayınlamıyor 2015 sonu itibariyle mesken, işyeri, arsa bazında ne kadar yabancı uyruklu gerçek ve tüzel kişilere satış yapıldığı bilgilerine ulaşılamıyor.  

( Yukarıdaki bilgiler Anayasa Mahkemesinin 10.17 3013 kararına ait dava dilekçesinden alınmıştır)

Manisa Milletvekili Erkan Aksoy’un yazılı soru önergesine karşılık olarak : Çevre ve şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktarın açıklamasına göre:  Ülke genelinde 2003-2012 kadar 139.828 kişiye, 153183 adet toplam 137.192.231 m2 taşınmaz mal satıldığı, bunun 126.119.800 m2 sı ana taşınmaz, 11.072.430 m2 ise kat mülkiyeti olduğu cevaben ifade edildiği anlaşılmıştır

2007-2013 Dönemi 9. Kalkınma planında (T.H.G.M.  verilerine göre): 15.05.2005 itibarı ile Ülkemizde 272.511.492 m2 büyüklüğündeki 49.567 taşınmazın 52.818 kişiye satıldığı en fazla mülk edinen ülkelerin Suriye, Lübnan, İngiltere, A.B.D. mısır vatandaşları olduğu kayıtlıdır.

Yukarıda belirtilen bilgilerde farklılıklar olup bu bilgiler genel bir bilgi edinme amacıyla değerlendirilebileceği,  net ve sağlıklı bir değerlendirme yapılabilmesi için: gerçek durumun 2015 sunu itibarı ile ilgili kurumlarca kayıtlarındaki konuyla ilgili bilgilerin kamuoyunun bilgilerine sunulması ile mümkün olabilecektir. Bu itibarla T.K.G.M İle TÜİK kayıtlarının ulaşılabilirliğinin önündeki engellerin kaldırılması gerekmektedir.

Ülke bazında: “Almanya, İngiltere, Rusya, Belçika, Hollanda, İsveç, Danimarka, Suriye, Mısır,   Sudi Arabistan, Küvet, A.B.D., İsrail, Mısır.” Uyruklu yabancıların taşınmaz aldıkları anlaşılmaktadır.

Ülkemizde yoğun olarak taşınmaz satın alınan iller ( bu illerin ilçeleri dahildir ayrıca belirtilmemiştir)  şunlardır; İstanbul, Bursa, Antalya, Muğla, Konya, Trabzon, İzmir, manisa, Harran Bölgesi, Aydın, Denizli ve kısmen diğer iller.)

TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN ARSA ENVANTERİ NE KADARDIR. 

Ülkemizin Gerçek alanı 814.578 km2 olup, iz düşümü ise 780.578 km2 dır. Bu alanın %98.7 kara,  %1.3 su alanlarıdır. Ülke genellikle dağlık, taştık olup, orman fundalık, çorak alanlar çıkıldığında “her türlü tarıma elverişli alan miktarı %6.5 dur. Ancak tarım arazilerimiz erozyon  sebebiyle azalmaktadır.

Ülkemizde Rakamsal olarak yaklaşık  78 milyon hektar arazinin, %27.3 kuru tarım,%5.6 sulu tarım, %3.1 bağ bahçe ve  özel ürün, %27.6 cayır ve mera,%29.8 orman ve fundalıktır. Ekilebilir arazi miktarı yaklaşık 26.6 milyon hektardır.(bu bilgiler 9. Kalkınma planından alınmıştır.)

Görüleceği üzere toprak sabit kalmakta hatta erozyonla azaldığı halde Nüfusumuz artmaktadır. Bu gerçek durum karşısında Toprak ve su kaynaklarımızın korunması ve elden çıkarılmaması aklın ve bilimin gereği olarak yurtsever tüm vatandaşlarımızın önde gelen görevi ve sorumluluğudur.

Asırlardan beri yurdumuz topraklarında gözü olan yabancıların bu emellerine prim verebilecek her türlü oluşumların dikkatle izlenmesi önleyici önlemlerin alınması bir yurtseverlik görevidir. 

 ARZ EDİLEN BİLGİLER IŞIĞINDA KONUNUN SORGULANMASI

1-) 6302 sayılı yasanın amacı olarak ”kanuni sınırlamalara uyulmak kaydıyla, uluslararası ilişkiler ve ülke menfaatlerinin gerektirdiği hallerden” bahsedilmekte ise de; soyut ifadeler ile tapu kanununda değişiklikler sonucu yabancıların toprak edinmesinin kolaylaştırılmasın da kamu ve ülke yararının,  ne şekilde elde edileceği sorgulanmalıdır.

2-) Mesken yahut işyeri ayrımı yapılmaksızın toprak edinilen İlçenin özel mülkiyete tabi toplam alanın %10 oranındaki taşınmazların yabancı gerçek yahut tüzel kişiliğe haiz ticari şirketlere satılması, ülke genelinde 30 hektara kadar (ki Bakanlar kurulu tarafından 60 hektara çıkarabileceği de dikkate alınarak) tarım arazilerinin yabancı gerçek yahut tüzel kişiliğe haiz  Yabancı ticaret şirketlerine satılması gelecek nesillerimiz için risk arz edip etmediği sorgulanmalıdır.

3-)Avrupa birliği ülkelerinde tarım alanlarının korunması amacıyla yasaklamalar söz konusu iken ve henüz Avrupa birliğine tam üye statüsü tanınmadan bu anda karşılıklılık ilkesini tek taraflı olarak kaldırılması önümüzdeki dönemde ülkemiz ve gelecek nesiller için risk arz edip etmediği sorgulanmalıdır.

4-) Taraf olduğumuz Avrupa insan hakları sözleşmesinin ek protokolü 17. Maddesi ile yabancı uyruklu gerçek ve tüzel kişiliğe haiz ticari şirketlerin mülkiyet haklarına saygı duyulacağı hükmü söz konusu iken özellikle proje karşılığı taşınmaz satın alan yabancı şirketlerin projelerini hayata geçirememeleri halinde taşınmazın geri alınabilmesinin mümkün olup, olmadığı tartışılmalıdır.

5-) Ülkemizde taşınmaz edinen gerçek kişiler ve ticaret şirketlerin ait olduğu ülkelerle “siyası, diplomatik yahut askeri anlaşmazlıklar yaşanması halinde bu taşınmazların ve mülkiyet hakkı kazanan yabancıların durumlarının de olacağı? Ulusal ve uluslararası güvenlik konularında ülkemize herhangi bir zafiyet yaratıp, yaratmayacağı irdelenmelidir.

6-) Belki iyi niyetle Avrupa birliği uyum süreci nedeniyle yapılan bu değişikliklerin ortaya çıkarabileceği en önemli sorunun ülkemizde satın alınan taşınmazların yabancı devletlerin stratejik planları doğrultusunda bilinçli olarak ve devletlerin adına hareket eden yabancı gerçek yahut Tüzel kişiliğe haiz ticari şirketlerce alınıp, alınmadığı konusu mutlaka araştırılıp, irdelenmelidir.

7-) Her geçen gün artan nüfus yapımız ve ülkemize sığınan yabancı ülke vatandaşlarının durumu dikkate alınarak, ülkemizin topraklarının sadece % 6.5 nın tarım alanı olması ve bu topraklarında erozyon sebebiyle azalmakta olduğu gerçeği karşısında ülkemizin tarım topraklarının yabancılara satılması uzun vadede ülke menfaatlerine uygun olup, olmadığı nın araştırılması önemli ve şarttır.

  SONUÇ:                                                                                                                                                     Jeopolitik önemi tartışmasız olan ülkemiz topraklarında asırlardır gözü olan yabancıların  Yurdumuzu parçalamak ve paylaşmak amacıyla “ ulusumuza” dayattığı Sevr Antlaşması  güçlü devlet geleneğimiz ve vatandaşlık bilinciyle   “Yüce Atatürk’ün önderliğinde çok büyük özverilerle ve büyük bedeller ödenerek kazandığımız Kurtuluş Savaşı ile” ortadan kaldırılabilmiştir.

Savaş alanında amacına ulaşamayan yabancı devletlere yeniden imkan vermemek adına  topraklarımızın satışının ancak karşılıklılık koşulu ile imkanlı hale getirdiğimizi özelliklede tarım arazilerinin satışını yasakladığımız hatırdan çıkarılmamalıdır.

Global dünya koşullarına uygun hareket etmek amacıyla yapıldığına inanılan yasal değişikliklerin bizden sonraki nesillerimizin geleceği düşünülerek, ufukların ötesinde farklı amaçlar barındıranlar olabileceği de dikkate alınarak Karar merciinde olanlar tarafından  konunun yeniden ele alınması son derece önemlidir.

Unutulmamalıdır ki “Tarihten ders almayanları tarih affetmez” saygılarımla.

                                                                                                         

RAUF BEKİROĞLU