As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

Işık Kansu: Herkes Atatürkçü Olabilir mi?

MAKALELER

Ey dünya vatanı, ey acılı kalbim, sen,

Bir kere özledin ya insanlığı, yeter bu teselli,

Bakarsın bir sabah çocukların en güzeli

Kardeş sevgisiyle döner şafaklar içinden.

Ceyhun Atuf Kansu                                                                                                           

 

Atatürk’ün ömrü boyunca okuduğu binlerce yapıt arasında Tevfik Fikret’in şiirleri ayrı bir yer tutar.

“Fikri hür, irfânı hür, vicdanı hür” Tevfik Fikret’in deyişidir.

Bugünkü Türkçemizle “düşüncesi özgür, duyuncu özgür, sezişi özgür” olmak yani.

Cumhuriyet devriminin; evreni, yeryüzünü, olayları ve tüm yaşamı yorumlama biçiminin içine sinmiştir bu söz.

Oradaki özgürlüğü, yalın bir serbestlik, liberal olma durumu gibi algılamamak gerekir.

Ilık bir ilkbahar sabahında leylağın çiçeğe duruşu gibi bir yeniden doğuş, diriliş, aydınlanış, kısaca bağımsızlaşmadır.

Öyleyse, Fikret’in o sözünü - ki Atatürk, eğitim atılımı, devrimi için kullanmıştır o deyişi - bağımsızlaşma olarak anlamak en doğrusudur.

Cumhuriyet devriminin özgürlük anlayışı bağımsızlık üzerinde temellenir.

Akıl; safsatadan, önyargıdan, dogmadan, yobazlıktan bağımsızlaşmalıdır ki, otun, balığın, böceğin, maymunun değil de, insanın olabilsin.

Akıl bağımsızlaşmazsa, evrenin gizlerini çözemez, çözemediği için de bağnazlığa saplanır.

Örneğin; Charles Darwin’in ne dediğini bilmeden “evrim”e körlemesine karşı çıkar, “Ben, maymundan gelmiş olamam” diye çırpınır. Oysa Darwin, evrim kuramını açıkladığı “Türlerin Kökeni” adlı yapıtında, “bütün hayvanların ve bütün bitkilerin bir tek prototipten türediklerine inanmaya yatkın” olduğunu belirttikten sonra bir ayrımın altını çizer:

“Neden maymunlar insanın zihinsel yeteneklerini kazanamamıştır? Her ikisi de iki yabanıl ırktan olduğuna göre, biri neden uygarlıkta ötekinden çok daha yüksek bir aşamaya ulaşmıştır? Öyle görünüyor ki, bunun beyin güçlerinin artışıyla ilişkisi vardır.”

Jean-Jacques Rousseau’nun tanımıyla  “meşe altında karnını doyuran, ilk rastladığı derede susuzluğunu gideren” insanın beyin gücünün artışı yetmez. İnsan; eşitsizlikten, kulluktan, kölelikten, müritlikten bağımsızlaşmalıdır ki, birey olabilsin.

Okumayı yazmayı ancak sökebilmiş, ağzı kalabalık, aklı karışık bir vaizi, hani neredeyse peygamber düzeyine oturtan “hocaefendici”leri düşünün burada.

Ya da, saraylar dikmiş, iki dudağının arasından çıkan sözleri emirden sayılan, ortaokul öğrencilerinin gireceği sınavdan tutun insanların kaç çocuk yapacağına değin her şeye karar verene “kurban olmayı”, hatta onu “yalamayı” kabullenen “reisçi”leri ele alın sözgelimi.

Birey olabilirler mi?

Birey olmak; Tevfik Fikret’in dediğine geri dönersek, özgür düşünce ile, özgür duyunç ile, özgür seziş ile olası…

Özgürlüğünden vazgeçmiş olmak, yine Rousseau’nun vurguladığı gibi “İnsan olma niteliklerinden vazgeçmek” demek. Dahası, “böyle bir vazgeçme, insanın yaradılışı ile uzlaşmıyor” kesinlikle.

Hiç kuşkusuz, insan, kendini birey yerine koyuyorsa…

YÜKSELEN DENİZ

Cumhuriyet devrimine göre, bir başına birey olmak da yetmez.

Bireylerin oluşturduğu toplum da; zora ve azınlığa dayalı buyurganın tebaalığından bağımsızlaşmalıdır ki, hakları, özgürlükleri olan yurttaşların ulusu olabilsin.

Atatürk’ün yazdığı “Uygarlık Bilgileri”nden öğreniyoruz ki, devletin biçimi imparatorluk olsun, cumhuriyet olsun, bunun önemi azdır. Önemli olan, devletin başında bulunan adamın hakkının, sınırsız ve koşulsuz, kesin bir güç olarak kabul edilip edilmediğidir.

Egemenliğin kayıtsız koşulsuz ulusta olduğu söylemini, “Bizi millet seçti” çığlıkları ile sürekli gündeme getirenlere tanık oluyoruz. 

Atatürk’ün tanımıyla “yükselen deniz” demokrasinin yerine gelmesi için tek koşulun seçim olmadığı, demokratik yaşam kurallarının, hukuk ilkelerinin, uygarca yönetim biçiminin asıl belirleyiciler olduğu vazgeçilmez bir gerçekliktir. Bu gerçekliği ters yüz etmek, seçimi diktatörlüğe açılan kapı olarak görmek, bağnazlıktır, yutturmaca, kandırmacadır.

Bu noktada yine Atatürk’ün “Uygarlık Bilgileri” notlarına başvurmak en doğru yoldur:

“Özgürlükçüler, özgürlükçü olmayanlara karşı da geniş davranılmasını isterler. Fakat, bunların hiçbir zaman elleri, ayakları bağlı olduğu halde kurbanlık koyun durumuna razı olacakları kesinlikle kabul olunmamalıdır.

Unutulmamalıdır ki, bazı insanlar geleceği, geçmişin arasından görmekte direnirler. Bunlar, ilgimizi kestiğimiz geleneklere karşı kesinlikle bağlılığın yeniden sağlanmasını isterler.

Bu gibi insanlar, kendi inandığı gibi inanmayan kimseleri istedikleri gibi ezemezlerse, kendilerini cenderede hissederler.”

Bugün toplumun bireyleşmiş, bağımsızlaşmış, akıllanmış büyük kesimi kendini kurbanlık koyun gibi duyumsuyorsa eğer, yakın geçmişte yapılan büyük yanlışlardandır.

Bu yanlışları anımsatmak gerekirse:

Özgürlük adına kişiye özel anayasa değişikliğinden tutun, özgürlük adına kadınların yasaklara bürünmesine değin bir çok örnek verilebilir.

SÖMÜRGENE KARŞI

Gelelim, son bağımsızlaşmaya:

Cumhuriyet devrimine göre, ulus; dünyaya egemen olan yayılmacı sömürgenden bağımsızlaşmalıdır ki, uygarca erince ulaşabilsin. 

Bunu, Kemalist düşünür ve aydınlar, “Batıya rağmen batılılaşmak” eylemi olarak tanımlıyorlar.

Cumhuriyet devriminin tüm ezilen ulus ve halklar için örnek olmuş, bu “anti-emperyalist” bağımsızcılığını en anlaşılır dille anlatanlardan biri, değerli toplumbilimci Niyazi Berkes olmuştur:

“Batıdan bağımsız olmayan hiçbir geri kalmış toplum Batılılaşamaz, ilerleyemez, reform veya devrim şeklinde kendine çeki düzen veremez. Sadece sele kapılmış bir saman çöpü gibi sürüklenir durur. Bu da ekonomik bir kanundur, durup dururken bağımsız olmaya kalkma hevesi işi değildir. Ulusal bağımsızlık, üstün ekonominin egemenliğine girmiş geri toplumları bunun elinden askeri ve siyasi güçle ayırmak, ona kendini ilerletme imkanlarını sağlayacak bir ortamı zor kuvvetiyle hazırlamaktır.”

Berkes’in sözünü ettiği güçlü ortamı Cumhuriyet devrimcileri sağlamışlar, işte bu nedenle de başlarına gelmedik kalmamıştır.

Bugün “Musul bizimdi. Lozan’da verdiler” diyen dillerin, Musul’u yitirtenin işbirlikçi yobaz takımı olduğunu görmezden gelmesi boşuna değildir. 

Musul, Uğur Mumcu’nun da yazdığı gibi, her anlamda gerici ayaklanmalar yüzünden elden çıkmıştır:

“Kurtuluş Savaşı’nı yürüten lider kadrosu, Batı’da Yunan ordusu ile savaşırken, 6 Mart 1921 günü ‘Koçkiri Ayaklanması’ ile karşılaştılar. Bu ayaklanmanın bastırılmasından sonra Hakkari çevresinde yaşayan Nasturiler, İngiliz uçaklarının desteğinde 7 Ağustos 1924 günü ayaklandılar. Nasturi ayaklanması, 28 Ey¬lül gününe kadar sürdü. Aynı gün¬lerde Erzurum’da Şeyh Sa¬it Ayaklanması hazırlıkları tamamlandı. Ayaklanma, 1925 yılı Şu¬bat ayında başladı, bu ayak¬lanma da bastırıldı. Bu ayaklanmalar sonunda Musul, Türkiye’nin elinden alındı. 

Bu ayaklanmaların bir tek galibi vardı. O da İngiltere’ydi!”

Musul’un elden çıkmasına neden olan Şeyh Sait’in bugün Diyarbakır’daki bir meydana heykeli dikilmiştir!

Ve onun yobazlığı ile örtüşen aynı çizgi, bugün dünya egemenlerinin çıkarları doğrultusunda Ortadoğu bataklığına saplanmış, kendisini iktidara taşıyanların elinde oyuncak olmuşken “bağımsız politika yürüttüğünü” ileri sürebilmektedir.

Diyeceğimiz o ki, herkes Atatürkçü olamaz!

Olabilmek zor iştir. Emek ister, akıl ister, yürek ister, cesaret ister, bağımsız, özgür düşünebilme, duyabilme, sezebilme, karar verebilme ve uygulayabilme ister.

Herkesin harcı değildir. Külhanlık değil, yiğitlik ister.

……….

Kaynakça:

 

Tevfik Fikret, UNESCO Türkiye Milli Komisyonu, 1967

Bilim, Dine Tutsak Ediliyor, Muzaffer İlhan Erdost, 3 Temmuz 2004

Siyasal Düşünceler Tarihi, Çetin Yetkin, 2008

Atatürk, Medeni Bilgiler (Uygarlık Bilgileri), Hazırlayan: Nurer Uğurlu, 2003

Türkiye Halkı, Uğur Mumcu, 29 Ağustos 1992

Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal Devrimler, Niyazi Berkes, 1965