As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

Nazım Mutlu: Dilde Osmanlıcılık mı? Geçmiş Olsun!

MAKALELER

Yakın tarihimizin titiz araştırmacılarından Prof. Dr. Sina Akşin, Cumhuriyet’le başlayan, ardı ardına süren atılımların bütününe “Atatürk Devrimi” ya da “Cumhuriyet Devrimi” der. Çoğul eki kullanmaz, “Atatürk Devrimleri”, “Cumhuriyet Devrimleri” gibi. Bu açıdan bakınca, 1 Kasım 1928’de TBMM’de, birinci maddesinde “Şimdiye kadar Türkçeyi yazmak için kullanılan Arap harfleri yerine Latin esasından alınan ve ilişik cetvelde şekilleri gösterilen harfler Türk Harfleri adı ve hukuku ile kabul edilmiştir” diyen 1353 sayılı, “Yazı Devrimi”, “Harf Devrimi” gibi adlandırmalarla bilinen yasa, Atatürk Devrimi’nin en önemli yasalarından biridir.

Önemlidir, çünkü altı yüzyılı aşan siyasal varlığıyla dünyada uzunca süre gücüyle, son çeyreğinde ise “Hasta Adam”lığıyla yeri olan hantal bir yapıdan bir “ulus” var etmenin en önemli adımı budur: Eğer bir “Türk Dili” olacaksa önce “Türk Harfleri”, bir “Türk Kültürü” olacaksa onun önünde de “Yazı” olmalıydı. Büyük çöküşün içinden bir kalkış çıkarılacaksa, bunun yalnız “büyük” olması da yetmez. Aynı zamanda “hızlı” olmalı. Belirtelim ki bu, temeli, sağlam altyapısı olmayan bir “hız” değildir. Zamanı çoktan gelmiş, ama yapılmazsa bir daha yapılma olasılığı kalmayacak işler için gereken “hız”dır ve Cumhuriyet Devrimi, Atatürk’ün olağanüstü öngörüsüyle bu anlamda “hızlı”dır. Bu, yazı için de böyle oldu. Yazı için oluşturulan, aralarında yazar Falih Rıfkı Atay, Ruşen Eşref Ünaydın, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, eğitimci Emin Erişirgil, İhsan Sungu, dilci Ragıp Hulusi Özdem, Ahmet Cevat Emre, sonradan katılan Celal Sahir, İbrahim Necmi Dilmen, Reşat Nuri, Fazıl Ahmet Aykaç, Besim Atalay gibi dönemin öncü aydınlarının bulunduğu “Alfabe Komisyonu”nun kararlarını kendisine getiren Falih Rıfkı’ya, yeni yazının ne zamana kadar eskisinin yerini alabileceğini soran Atatürk, “En az beş yıl” yanıtını alınca, “Bu işi ya üç ayda yaparız ya da hiçbir zaman yapamayız” der. 

Daha sonra “Türk Dili Tetkik Cemiyeti”nin, 1932’de kurulacak Türk Dil Kurumunun da kurucuları arasında yer alan bu adlara dikkat edildiğinde, Atatürk’ün “hızlı” kararlarını, sonraki Karşıdevrim iktidarlarının, özellikle şimdiki iktidarın bütün işlerinde rastlandığı ve sürekli başarısızlıkla sonuçlanan işlerindeki gibi yetersiz, yeteneksiz ve birikimsiz kadrolarla değil, özenle, donanımı bilinen uzman kadrolarla yaşama geçirdiğini, bunun için de ürünlerini kısa sürede aldığını görürüz. 

8 Ağustos 1928 gecesi Sarayburnu Parkı gazinosunda seslendiği halka “Çok işler yapılmıştır ama bugün yapmak zorunda bulunduğumuz çok değerli bir iş daha vardır: Yeni Türk Harflerini çabuk öğrenmek… Kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya, bütün yurttaşlara öğretiniz. Bunu yurtseverlik, milliyetseverlik görevi biliniz. Bu görevi yaparken düşününüz ki bir ulusun, bir sosyal topluluğun yüzde onu ancak okuma yazma bilir, yüzde sekseni bilmezse bundan insan olanların utanması gerekir. Bu millet, utanmak için yaratılmamıştır, övünmek için yaratılmıştır. Tarihini övünülecek olaylarla doldurmuş bir millettir. En çok bir iki yıl içinde bütün sosyal topluluğumuz yeni harfleri öğrenecek ve düşüncesiyle olduğu gibi yazısı ile de uygarlık dünyasının yanında olduğunu gösterecektir” dedikten kısa bir süre sonra, 23 Ağustos günü Tekirdağ’a yaptığı ziyarette, hiçbir baskı olmaksızın halkın kendiliğinden yeni harflerle okuma yazma öğrendiğini gördüğünde, ayrı bir coşkuyla karatahta başına geçecektir.

İslamlığın benimsenmesiyle önce küçük topluluklarda etkisini gösteren, zamanla İmparatorluk coğrafyasının bütününde yazı diline dönüşen Arap harfleri için, kendi dönemi ve koşulları içinde düşünüldüğünde doğal karşılanabilecek tarihsel süreç; henüz 14. yüzyılda, Âşık Paşa’nın anlatımıyla “Türk diline kimesne (kimse) bakmaz idi / Türklere hergiz (hiçbir zaman) gönül akmaz idi” gibi bir aydın aymazlığıyla sonuçlandığında, o zaman yapılması gereken iş, “Ey pây-bend-i dâm gehi kayd ü nâm ü neng / Tâkey heva-yı meşgâle-yi dehr-i bidireng” (Bâki, 16. yüzyıl) benzeri yapay zorlamalarla sürüklene sürüklene 20. yüzyılın ilk çeyreği aşıldıktan sonra yapılabilmişse, burada, Karşıdevrimcilerce yıllardır sürdürülen “Bir gecede cahil kaldık” aldatmacasının zerrece geçerliliği yoktur. Tersine, neden yüzyıllar öncesinden böyle bir devrimin yapılmadığına yanmak gerek.

Dilimiz bugün Cumhuriyet Devriminin kurduğu sağlam temelle özünü bulmuş, yazıda sağlanan doğal ve varsıl olanaklarla yatağında akmaktadır. Biçimsel yeniliğini Latin harflerinin bünyesine uygun yazısıyla, özsel yeniliğini özleştirme çabalarıyla bulan Türkçemiz için doğru olanını Atatürk ve çevresindeki önder dil-yazın-eğitim uzmanları gerçekleştirmişlerdir. Bugün kimi okullara (imam hatipler, sosyal bilimler liseleri) zorunlu, kimilerine seçmeli yollarla dayatılmaya çalışılan Osmanlıca, Arapça dersleriyle varılacak sonuç, boşa zaman kaybıdır. Dilde geçerli kural, yaşamın bütün alanlarındaki doğal kurallar gibidir: Kolaylık, anlaşılabilirlik, yararlılık. 

Onca uğraşıyla Cumhuriyet’e ancak yüzde 5’lik bir okuryazar kalıtı bırakabilen bir “sistem”in yeni özlemcileri için bu bağlamda söylenebilecek tek şey kalıyor: Geçmiş olsun!

Dilimiz, gelecek yüzyıllarda bulunabilecek olası daha doğal, daha kolay bir yazı biçimine evrilebilir belki. Ama bizim için ses yapısıyla, yazım güçlüğüyle, anlam bulanıklığıyla dolu bir yazı biçimine, Arap yazısına dönüş, heveslileri için suyu çekilmiş hayaldir, düştür. 

Atatürk Devriminin bu güzel atılımına, 94. yılında beslediğimiz sevgiyle.