As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

POLİTİK FETİŞİZM

MAKALELER

    Batı Bloku’nda geride bıraktığımız bir yılda “önemli” seçimlere ve “ değişim”lere tanıklık ettik.  2016 yılının Kasım ayında Amerika Birleşik Devletleri(ABD) medya ve yeni dünya düzeni savunucuları için görece makul olarak değerlendirilen Hillary Clinton’un yerine Trump’ı “yeni” başkanı olarak seçti. Büyük Britanya’da Brexit halk oylaması sonucunda istifa eden Cameron’un yerine Theresa May 10 Numara’nın yeni sahibi oldu ve geçtiğimiz Haziran ayında yapılan seçimlerde güç kaybına uğramasına rağmen koltuğunu korumayı başardı.  Fransa’da ise Mayıs ayında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerini Emmanuel Macron kazandı. Geçtiğimiz günlerde Almanya’da yapılan genel seçimlerin galibi Merkel’in Hristiyan Demokrat Birlik’i olurken bu yazının yazıldığı dakikalarda Avusturya’da düzenlenen genel seçimin kazananı ajanslar tarafından ilan ediliyordu; “merkez sağcı” ve Türkiye karşıtı söylemleriyle gündeme gelen aday  Kurz, Avrupa’nın “en genç başbakanı” ünvanını almıştı bile; Kurz 31 yaşında.  

 

   Öte yandan, 2011 yılında başlayan ve Batı güdümlü çevreler tarafından “Arap Baharı” olarak tanımlanan, aslında Kuzey  Afrika ve Ortadoğu’ya yönelik yayılmacı, sömürgeci saldırıların ve işgallerin itici gücü olan olan “Arap Kışı”nın etkilerininin hala devam ettiğini gözlemliyoruz. Batı Bloku ile hallice iyi ilişkilere sahip olan Fas Kralı kaydadeğer tavizler vermek suretiyle tahtını ve monarşisini korumayı başarırken Libya, Tunus ve Cezayir’de yönetimsel ve toplumsal istikrarsızlık tüm harıyla devam ediyor. Mısır’da halk destekli silahlı kuvvetler müdahalesi sonrasında politik arayışın devam ettiğini söyleyebiliriz. Öte yandan, Avrasya’nın güçleriyle işbirliğini ve dayanışmayı güçlendirerek sürdüren Suriye Arap Cumhuriyeti cumhurbaşkanı Beşar Esad, yayılmacı ve sömürgeci işgalcilere karşı mücadelesini kararlılıkla ilerletiyor. Sputnik’in yayınladığı son verilere göre Suriye topraklarının %92’si “kurtarılmış” vaziyette ve bu toprakların nicel anlamda önemli bir kısmı meşru Şam hükümetinin kontrolü altında bulunuyor. Görüldüğü üzere kendini yeryüzünün jandarması olarak görme narsistliğine düşen Batı Bloku ve onun saldırdığı kadim toprakların fotoğrafı budur. Bununla birlikte, Batı Bloku’nda yaşanan politik rollerdeki değişimlerin, liberallerin ve kimi Avrupa-Atlantik güdümlü “demokrat” çevrelerin sandığının aksine Ortadoğu’da istikrarı ve güvenliği tesis etme noktasında yine yeniden başarılı ve anlamlı sonuçlar doğurmadığını görmekteyiz. Aksine, Batı Bloku’nda yaşanan seçim süreçleri ve lider değişiklikleri bölgemize ve bölgemizin tarihi ve coğrafi açıdan taşıyıcı gücü  olan ülkemize terör saldırıları, iç karışıklıklar ve beraberinde güvenlik açığı olarak yansımıştır. 

   Algı yönetiminin “en güçlü silah” olarak tanımlandığı bu süreçte Türkiye adına umudunu, geçmişini ve geleceğini Batı’ya endeksleyen liberaller, önemli pozisyonları işgal eden kimi sosyal demokratlar, düşünce çemberini genişletme konusunda derin sorunlar yaşayan kimi “cumhuriyetçi” çevreler ve dahası; onlarla yüzleşmek, onları tarih ile yüzleştirmek hayati bir önem taşıyor. Tarihsel süreçte nedenselliğin önemini kavrarken sonuçların önemini de görmezden gelmemek gerekiyor. Sonuçlar üzerinde tasarlamalar yapılmadan nedenler üzerinden yarını kurmaya çalışmak çoğu zaman kitlelerin yarı yolda kalmasına sebep olmuştur. 2017 yılını uğurlamamıza az bir süre kala şu tespiti tekrarlamak ayrıca önem kazanıyor: Binlerce yıllık devlet geleneği, 141. yılını dolduran meclis geleneği, içte ve dışta onca saldırıya karşı direncini ve geleneksel tepkilerini koruyabilme başarısını gösteren devlet kurumlarımız ve bu korumacılıkla birlikte sözü edilen değerlerin 21. yüzyıla kadar  taşınmasında başat konuma sahip olan 1923 Kemalist Devrim birikimimiz, yolumuzu aydınlatacak meşale olarak önümüzde duruyor. Ne yazıktır ve acıdır ki sadece iktidar değil meclis muhalefeti de bu meşalenin ışığını ve potansiyelini hala görebilmiş değil. Gelin yakın zamanın birkaç yaşanmışlığı ile söz konusu politik körlüğe yakından bakalım:

   İktidar partisi açısından süreci incelediğimizde 15 Temmuz Amerikancı Darbe/İşgal Girişimi sonrasında birkaç haftalığına dillerine pelesenk olan kurucu ilkelere ve ideolojiye nispeten yakın söylem ve eylemler “cumhurbaşkanlığı sistemi” adlı bombayla kızağa çekildi ve iktidar partisi açısından bocalama evresine girildi. Halihazırda tarihsel dinamiklerin ortaya koyduğu zorunlulukların da etkisiyle, Batı Bloku’na karşı alınan tutum, Rusya ve bölge ülkeleriyle işbirliği-güçbirliği politikası, İdlib Harekatı ve öncesinde “Kürt Koridoru”na yönelik alınan tedbirler dış politika ve ulusal güvenlik açısından “acaba” ile başlayan onlarca soruyu akla getirse de asıl tartışılan nokta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın emperyalizmle mücadeleye yeterliliğinin olup olmadığı  konusudur. Öte yandan AKP hükümetinin anayasaya aykırılıklar taşıyan eğitim müfedatı değişikliği ve müftülere nikah kıyma yetkisi vermeyi öngören kimi icraat ve tasarıları Türk Halkı’nın nicel anlamda önemli bir kesiminin aklına başka sorular getiriyor. Dış politikada bölge ülkeleriyle işbirliği açısından atılan doğru ama eksik ve sürdürülebilirliği tartışılır adımlar, iç politikada cumhuriyetin kurucu ilkeleriyle hiçbir açıdan bağdaşmayan yanlış adımların nedenselliği ve sonuçları temelinde tartışılıyor; beraberinde ortaya pek de sağlıklı olmayan bir politik tartışma ortamı çıkarıyor. 15 Temmuz CIA  destekli işgal girişimi, alnı secdeye değenlerin arasından da emperyalist uşağı çıkabileceği gerçeğini bir kez daha Türkiye’ye göstermişken, iktidar partisinin “iyi cemaat” “kötü cemaat” ayrımında ısrarcı olması ve cumhuriyetin kurucu ilkelerini hedef almaya devam etmesi “Erdoğan’ı ABD-AB devirsin” diyen tarih ve politika körlerinin ekmeğine yağ sürüyor. Yanlış Suriye politikasının birincil aktörü olan stratejik derinliğin derin adamı Davutoğlu’nun görevlerinden el çektirilmesine karşın, AKP hükümetinin Suriye hükümeti ile ilişkiler bağlamında Davutoğlu bakiyesi dış politika anlayışını devam ettirmeye çalışması başka bir çıkmaz ve belirsizlik olarak karşımıza çıkıyor. Ne yapacağız? Gerek açıktan gerek kapalı kapılar ardından Türkiye’de iktidarı devirme ve/veya ona kendi çıkarları doğrultusunda yön vermeye çalışan ABD-AB-NATO ittifakı ile AKP iktidarı arasında seçim yapmak durumunda kalacağımız iki sorulu bir sınava mı gireceğiz yoksa tarihsel kodlarımızda ve mücadelemizin genetiğinde olmadığı halde kalemi elimizden mi bırakacağız? İkisini de yapmayacağız! Türkiye’de tam bağımsızlıkçı, kamucu, antiemperyalist ve halkçı ulusal idareyi tesis edeceğiz. Bunun yolunun yarıda bıraktırılmış Kemalist Devrim’i tamamlamaktan geçtiğini aklımızdan çıkarmayacağız! İktidar cenahında durum böyle seyrederken meclis muhalefetinin konumlandığı temeli çürük, çatısı bozuk söylem ve eylemler sistem içi alternatifleri tıkamaya yetiyor. Yanı sıra, bir zamanlar İstanbul’un gülü* (1) Tansu Çiller’in sağ kolu olan,  28 Şubat süreciyle ilgili verdiği röportajda “kahrolsun şeriat sloganlarını duyduğumda rahatsızlık duydum, şeriat benim için dinin emirleridir” diyen, Genelkurmay’ı dinleten İçişleri Bakanı olarak adını duyuran, FETÖ’nün olimpiyatlarında “renk körü” olarak tanımladığı teröristbaşı Gülen’e övgüler dizen ve Bülent Arınç tarafından şiddetle alkışlanan Meral Akşener… Umut ve gelecek olarak gösteriliyor hanımefendi ve algı yönetiminin plastik organları tarafından kendini “Atatürkçü” olarak tanımlayan kitlelere pazarlanıyor adeta. Bu pazarlama, Atatürkçülerin senelerdir adres olarak bellediği siyasi partideki tıkanmışlığın da etkisiyle görünürde rüzgarı arkasına almış izlenimi veriyor. NATO ve AB konusunda Türkiye’de geleneksel merkez-muhafazakar partilerden farklı bir politika izlemeyeceği dillendirilen “Dişi Kurt”un partisi Atatürkçülerin umudu olabilir mi? Olamaz! Hatırlarsınız, aynı filmi 7 Haziran seçimleri öncesinde de izlemiştik. O zaman, alternatif ulusal idarenin kurulması yolunda çeşitli siyasi partilere ittifak yapmaları önerilirken, bağlamacı Demirtaş sahneye çıktı, türkü okudu, başta Doğan grubu olmak üzere medya tarafından cilalandı ve meşrulaştırıldı. Demirtaş “Bizim başarımız Öcalan’ın başarısı” diyordu. Sırf AKP tek başına ikitidar olmasın gayretiyle Demirtaş’ı %10’luk barajın üstüne taşıyanlar “Hendek” gerçeğini gördüklerinde pişmanlık yaşamışlar mıydı? Ya da 7 haziran akşamı HDP genel merkezi önünde, ertesi gün Diyarbakır’daki kutlamalarda açılan apo posterlerini AKP’yi tek başına iktidar yapmama taktiklerinin neresine koymuşlardı?  

   Yazının girişinde Batı Bloku’ndaki politik fotoğrafı seçim sonuçları örneğiyle vermiştim, ve şimdi Batı’nın batık algısının Türkiye’deki politik fotoğrafa yansımalarına bakalım. Avrupa’da yükselen kamucu, AB şüphecisi ve ulusal kanat partilerin önünü kesmek için yeni politik kimlikler üretildi: kadın lider, genç başbakan, eşcinsel lider…  Tesadüf olmasa gerek Hillary Clinton’un ABD başkanı seçilmesine kesin gözüyle bakan dünya çapındaki holding medyası ve çeşitli düşünce kuruluşları “batıda kadın çağı” söylemini vurguluyordu, Angela Merkel Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nu AB’yi kurtararak yeniden dirilten “güçlü kadın” olarak dillendiriliyor  ve aynı tarihlerde Türkiye’deki kimi gazeteler de bunu manşete taşıyarak bilinçaltı yöntemle MHP genel başkanlığına adaylığını açıklayan Meral Hanım’a göz kırpıyordu. 7 Haziran sürecinde Demirtaş’a yapılan nitelemelerden bir kesit sunalım: genç, karizmatik, yemek yapıyor, şiir okuyor ve tabii en önemlisi bağlama çalıyor! İşte, bu noktada algı yönetiminin kurbanlarının koşulsuz teslimi devreye giriyor: politik fetişizm çocuklarını doğuruyor. 

 

   Fetişizm, Türk Dil Kurumu sözlüğünde “ilkel toplumlarda doğaüstü bir güç ve etkisi olduğuna inanılan canlı veya cansız nesnelere tapınma, tapıncakçılık” olarak tanımlanıyor. Politikada da son derece ilkel bir yöntem ve algı olarak fetişizmi görüyoruz: kimlik, cinsiyet, yaş ve renk üzerinden tanımlanan ve bu tanımlamalar sonucunda politik yeterliliği olduğu kanısına varılan kişiler fetişizmin politikadaki temsilcileri. Politik fetişizmin Fransa’daki çocuğu Emmanuel Macron, ulusalcı, AB şüphecisi Marine Le Pen’e karşı alternatif olarak sunulurken; Türkiye’de politik fetişizmin son model elemanı Selahattin Demirtaş, AKP’nin tek başına iktidar olmaması için biricik şans olarak sunuluyor; ulusal hassasiyetleri yüksek kitlelerin alternatif yaratabilme yetisine ve iradesine ket vurma projesi zehrin içine bir parmak bal katılarak önümüze getirliyor. Medyanın ve şirket hanedanlıklarının prensesi Hillary Clinton sosyal sorumluluk projelerinin ve iyi niyetin elçisi olarak pazarlanırken, Türkiye’de Meral Akşener yapaylıklar yoluyla gelecek vaat eden lider olarak değerlendiriliyor. Meral Akşener nitelemeleri de benzer amaçlar ve özellikler taşıyor: kadın lider ve aynı zamanda bir anne… Tansu Çiller deneyimini yaşayan Türk Milleti, 90’larda O’nun sağ kolu olan Akşener’e geçit verecek mi? Yoksa tarihine ve birikimine, geçmişinden aldığı güce dayanarak tam bağımsızlıkçı, kamucu, halkçı ulusal idareyi mi tesis edecek? Atatürk’ün emaneti, geçmişi FETÖ güzellemeleriyle bezeli, ortaya “çare” denilebilecek politik ve ekonomik program koyamayan, kahrolsun şeriat sloganlarından rahatsız olduğunu söyleyen Akşener’in ellerine teslim edilemez.  

 

   Bugün gerek Ortadoğu gerek Küçük Asya’nın kadim toprakları emperyalizmin hedefindedir. 1919’da olduğu gibi. Anakronizm yanlışına ve yanılgısına düştüğümüz sanılmasın. Şimdilerde tarih, yarını aydınlatan bir kutup yıldızı ve dünü de gösteren bir bellek görevini yerine getiriyor.  May’ler, Trump’lar, Macron’lar, Merkel’ler… Lyold George’lardan, Wilson’lardan pek de farklı değiller, yalnızca fiziken daha masum görünüyor olabilirler, daha çok gülüyor ve fazlasıyla barışı telaffuz ediyor olabilirler; fakat biliriz ki  hamam aynı kaldığı sürece tellaklar değişse de olumlu bir sonuca varılması mümkün değildir. O halde, arayışımızın rehberi ne bölücü örgütün siyasi acentaları ne de batı medyasının tanımladığı şekliyle dişi kurtlar olabilir; rehberimiz Altı Ok’tur, Bursa Nutku’dur, Gençliğe Hitabe’dir, Kemalist Program’dır. Bu söylemlerimiz dolayısıyla acımasız olduğumuz söylenebilir ama tarih duygusal pencerelerden bakılarak değerlendirilemez; derslerle dolu gerçeklikler, nedenler, sonuçlar ve olaylar temel belirleyicidir.

   Bitirmeden… Avrupa-ABD bandrollü politik fetişizmin kadim Anadolu’da yenildiğine ve yenileceğine olan inancımla; yaşasın tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti!

 

(1) *Türkiye'deki bazı siyasetçiler Çiller'in iktidarda olduğu 1993-1996 yılları arasında ABD'deki malvarlığını araştırmak üzere bir hukuk bürosuyla anlaştı. Büro da CAL kod adlı eski bir CIA ajanıyla çalışmaya başladı. CAL, Çiller'i bizzat tanıyan ve Prag'da yaşayan Fish adlı ajana ulaştı. Fish, Frankfurt'taki ABD Üssü'nde verdiği ifadede, Çiller'in 1979'da, “ABD çıkarlarını kollayan yabancı ülke vatandaşlarına Amerikan vatandaşlığını verebileceğini ve bunun gizli tutulacağını” öngören 8 USC 1427 (f) yasasına göre ABD vatandaşı olduğunu söyledi. Çiller'in 1967'den beri “İstanbul'un Gülü” kod adıyla CIA için çalıştığını, özel eğitimden geçirildiğini ve bu dönemde Yale Üniversitesi'nde post-doktora yaptığını da öne sürdü. ABD'li yetkililer, Fish'i bu işin üzerine gitmemesi yönünde uyardı. (http://odatv.com/mit-belgesitansu-ciller-ciaya-calisti-0506091200.html ODA TV’den alınmıştır. İleri okuma için Faruk Bildirici’nin Maskeli Leydi kitabı değerlendirilebilir.)

Gazi ÖMEROĞLU

ADD Genel Yönetim Kurulu Üyesi

ODTÜ Tarih