As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv: İnsanın Kökeni

MAKALELER

İnsanın doğal kökeni üstüne genel kuramının doğruluğunu bilim dünyasının onayladığı Charles Darwin’e ülkemizin yeni ders kitaplarında yer verilmediğini eğitimden sorumlu bakanın açıklamasından öğrenmiş bulunuyoruz. Bu geri adım doğanın gerçeklerine dayalı bilimsel düşünceye kapıları kapamanın en büyük yanlışlarından biridir. 

Kanıtlanmış bilgiden payına düşeni almış herkesin kabullendiği gerçek kısaca şudur: İnsanların ve hayvanların, canlılar olarak, ortak kökleri vardır. Bu bağlantıyı sezen, anlayan, ileri süren ve öğreten Darwin’den önce yaşamış olan çok sayıda düşünür ve bilimci bulunmaktadır. Darwin onların çoğunun varlığından, buluşlarından ve önerilerinden haberliydi. 

Zaten, hiç kimse tüm doğruları kendi başına ve bir anda bulamaz. Bilim onarıla onarıla düzeltilen, yanlışları çizilip çıkarılan, eksikleri tamamlanan, zaman içinde bütünleşen ve durmadan daha ikna edici görünen güzel, ama daha doğrusu aranan bir yapı gibidir. Öte yandan, her şeyin başlangıcı alçak-gönüllü olmaya, bir ‘gecekondu’ görünümü vermeye mahkûmdur. Sonraki eklemeler, her biri azar azar da olsa, insanı “bütün”ü görmeye götürür. 

Darwin de önceki saptamalardan ve yorumlardan yararlanmış, onlara kendi araştırmalarını da ekleyerek bize bir bütün sunmuştur. Bu bütünün de eksiği, hattâ ufak yanlışları da olacaktır. Ama kapsamlı tez doğrudur. Onu eleştirenlerin çoğu Darwin’deki genel doğruları kabul etmişler, en kabadayıları insana geçişin “şu değil bu hayvandan” olduğunu söylemişler, üstelik bu eleştirilerde kendileri yanılanlar olmuştur.

Darwin uzun süren doğa araştırmalarında birçok bulgu, örnek ve kanıt toplayıp ondan bir evrim kuramı çıkararak şu bilimsel sonuca varmıştır: İnsan türü artık var olmayan ama uzun yıllar boyunca evrim yoluyla toprak üstünde iki ayağına dayanarak yürüyen bir tür maymundan gelişmiştir. Başka bir deyişle, insanın ilk atası budur. 

Söz konusu olan maymunların tümü değildir. Öyle olsaydı, bütün maymunlar er-geç insanlaşırdı. O canlı türü “anthropoid”, ya da “insanımsı, insana benzeyen maymun”dur. O da bu duruma durup dururken gelmemiştir. O canlı türü elinde olmayarak uzun bir evrim geçirmiş, değişen koşullara uymuş ve milyonlarca yılı kapsayan bu değişim sürecinde başkalaşmıştır.  İnsanın ortaya bu yoldan çıkmış olduğu tezi bir “var oluş” (ya da anthropogenesis) anlatımıdır ki, “antropoloji” (insanbilim) inceleme ve çalışma alanı da bundan doğmuştur. 

Bu uzun oluşumu yalnız biyoloji (yaşambilim)  ve antropoloji de bütünüyle anlatamaz. Nedeni şu: İnsanın (Homo sapiens) ortaya çıkışı ve gelişiminde “toplum” öğesi de vardır. Öyle ki, birtakım kollara ayrılan insandan farklı ırklar da doğdu. Bu gelişim başka omurgalılarda, örneğin başka maymun türlerinde de görülmez. 

Sonuç olarak, Darwin’in yaptığı kapsamlı bir derleyip toplama, ona kendi buluşlarını da ekleyerek bir bütünlük kazandırmadır. Çağımızda bunun reddi düşünülemez. Darwin’i reddetmeye kalkmak çağlar boyunca üst üste yığılmış düşünceleri, buluşları ve haklı yorumlar birikimini görmezden gelmektir. Bu birikime karşı çıkmak kimsenin –Kilisenin bile- altından kalkabileceği bir yük değildir. 

Bu yazı çerçevesinde kısaca Darwin’in de gözünü açan ilk buluşlara, sonra Darwin’in katkısına, ardından zayıf kalan eleştirilere dönelim. Bu yazının küçük bir kitap boyutundaki bir ölçüde ayrıntılı bir biçimini ayrıca hazırlamaktayım. 

*

Evrim Kuramına Darwin’in katkısı büyük, hattâ çok büyüktür. Ama bu kavramı o başlatmamış, ama zenginleştirmiş, birleştirmiş ve kendi sabırlı incelemelerinin sonuçlarını eklemiştir. Ondan öncekilere aşağıda kısaca bakalım.

Sokrates’den (İ.Ö. 469-399) önceki Yunan düşünürleri insanı daha çok “doğaya bağlı” bir oluşum olarak görüyorlardı. Epikurus için insan doğal bir olaydı. Anaksagoras, Anaksimander ve Empedokles de bu düşüncedeydiler. Özellikle “insan eli”, onlar için, öteki canlılardan farklı olarak kendine yararlı iş yapmakta beceri kazanmış bir beden parçasıydı. Aristoteles ve Hippokrates gibi doğa bilimcileri, giderek insan sağlığına eğilmiş olan kişiler insanla öteki memeliler arasındaki benzerlikler ve başkalaşmalar üstünde durdular. Özellikle Aristoteles insanın ayakta düz yürüyüşünü, beyninin büyüklüğünü, konuşma yeteneğini inceledi. 

Romalı gövdebilimci (anatomist) ilk kez insan ve maymun arasındaki benzerlikler üstünde durdu. Araştırma yöntemleri gelişince, Doğu’da İbn Sina ve (çok sonra) Batı’da Vesalius ve William Harvey insan bedenini incelemeye koyuldular. İbn Sina’nın tıp kitabının Lâtince ve İbranice çevirileri Avrupa’daki sağlık merkezlerinde birkaç yüz yıl tek başvuru kaynağı olurken, insan bedeninin incelenmesi ressam ve heykelcilerin ilgisini çekti. İspanya’dan Müslümanlar ve Yahudiler kovulup Katolik Kilisesinin “Engizisyon” uygulaması her yerde egemen olurken bile, Vanini insanı doğaya bağlıdı, ama yakılarak öldürüldü. 

Ne var ki, Avrupa’nın Yeniden Doğuş (Rönesans) dönemine girişiyle, hayvanlar da incelemeye alındılar. Örneğin, bu anakaraya dışarıdan şempanze getirildi. İngiliz Tyson insanla maymunu karşılaştıran ve benzeyen yanlarını ortaya çıkaran bir çalışma bastırdı. İsveçli Linnaeus “hayvanlar dünyası”nı sınıflayarak onun içine ve en üstüne insanı (Homo) yerleştirdi. Monbotto insanın doğa kökeninin altını çizip kişinin konuşma yeteneğine yöneldi. Doornik açıkça insanın “insana benzeyen maymun”dan geldiğini yazdı. 

On-sekizinci yüzyıla böylece ulaştığımızda, hayvanların da, insanların da tarih boyunca hep şimdi göründükleri gibi oldukları ve değişmedikleri görüşü sarsılmaya başladı. Egemen olmaya başlayan düşünce şuydu: Canlılar değişiyor ve bir evrim geçiriyorlar. Ne sokaktaki, ne de evdeki insan sürekli olarak gördüğümüz gibiydi. Azar azar ama süregelen bir değişme vardı. 

Bu düşünürler zinciri içinde Darwin’i en çok etkileyen Lamarck’dır. “Hayvanbilim Felsefesi” başlıklı kitabında hayvanların da, bitkilerin de bir evrim, yani bir değişim geçirdiklerini savunuyordu. Vardığı bir sonuç da şuydu: Belki kendi de, yani insan da bir tür maymundan evrilip ortaya çıkmıştı. İnsan atası daldan dala atlayarak ormanda yaşamış, ama ağaçlar iklim değişikliklerinden ötürü azalınca yere inip toprağa basmak zorunda kalmış, orada iki ayak üstünde ve dik yürüme (Homo erectus) zorunda kalmış, belkemiği, kasları, ayakları, elleri, parmakları, çene kemiği, dişleri ve beyni ona göre değişmişti. Ayrıca, “sosyalleşmiş”, öteki hayvanlar gibi uzaktan uzağa ses çıkartmakla kalmamış, dili geliştirmişti. Demek ki, biyolojiden başka toplum da bu değişime katkıda bulunmuştu. Üstelik, bu değişim yeni kuşaklara da geçiyordu. Böylece, insanlar için “soya çekim” ve “kalıtım” diye yeni bir gelişme de oluştu.    

*

İngiltere’de doğmuş olan Charles Darwin (1809-1882) gençliğinde “Beagle” adlı bir tekneyle beş yıl dünyayı dolaşarak bitkiler, hayvanlar, yerbilim (jeoloji) ve eskivarlıkbilim (paleontoloji) üstüne notlar, bilgiler ve kanıtlar topladı. Yurttaşı Huxley’nin ve Fransız Broca’nın yazdıklarından da yararlandı. Kimi papazlar dünyanın yaşını 4-5000 yılla sınırlarken, özellikle yerbilimcilerin yazdıkları bu yaşı milyarlarca yıl yukarı çekiyordu. Uzun çalışmaları sonunda hayvan ve bitki türlerinin doğada değiştiğini, hiçbir şeyin eskiden bu yana şimdi gördüğümüz biçimde olmadığını ve değişimin kalıtımla sonraki kuşaklara aktarıldığını saptadı. “Doğal Seçim Yoluyla Türlerin Kökeni Üstüne” (On the Origin of Species by Means of Natural Selection) adlı kitabı bu konuya odaklıdır.  

Darwin’e göre, maymunlar ağaçlarda yaşarken, erkeğin de, dişinin de derileri kıllarla kaplıydı; iki cins de sakallıydılar. Büyük ormanlar azalıp yer yer kaybolunca, “insanımsı maymun” toprağa inmek zorunda kaldı, iki ayağıyla ve ilerisini iyi görecek biçimde dik yürümeyi daha yararlı buldu. Eski ön iki ayağı, yani sonraki kolları ve iki eli böylece serbest kalınca, onu silâh ve kesici alet gibi işine yarayacak araç yapmakta kullanmayı denedi. Yaptıklarını çeşitlendirdi. Artık, canlılar içinde ilk sırayı alıyordu. Yaşamı kolaylaştıran araçları en iyi yapan kişi, o denli becerili olmayandan daha güçlü oluyordu. Zamanla, aralarında eski eşitlik de kalmadı; araç yapma tekelini eline geçirenin egemenliği ağır basınca, eşit olmayan kişiler, derken sınıflar doğmaya başladı. (Günümüzde silâh fabrikatörünün savaş kararlarında bu denli ağır basmasının nedeni budur. Silâhları üreten makinelerin sahibi kendi gibi olamayanları cepheye sürer, savaşa yolladıkları şehit olurken silâh tüccarının kârı ve zenginliği artar.)  

Elini kullanan insan daha ilk adımında doğaya hükmeden canlı olup çıkar. Ama yaşama ilk adımını suda bir hücre olarak atmıştı. İnsan yavrusunun bu başlangıçla bağlantısı ana rahminde suda oluşmasında da görülür. İlk birkaç haftada tüm memelilerde cenin balık özellikleri gösterir. Kuyrukla birlikte biçimi de benzer. Bundan sonrasını geçmişten getirdiğiyle değişen koşullar arasındaki çatışma belirleyecektir. Doğan çocuğun elleri, daldan dala atlayan maymunun ön iki ayağı gibi, kavrayıcı ve güçlüdür. Darwin’e göre, kişi “insanımsı maymun”dan evrilmiştir. Öteki türlerin hiç birinden insan oluşmadı. 

Böylece, Darwin türlerin değişmediği düşüncesine inananlara altından kalkamayacakları ağır bir darbe vurdu. Yaşambilim alanında bir devrim başarmıştı. Başka bir benzetmeyle, kiliselerde papazların başında sanki bir bomba patladı. Orta sınıfın gerici takımı ona kuşkusuz düşman kesildi. Bu bilgisizlerin en bıçkınları bir yandan Darwin’in bitkiler ve hayvanlar için yazdıklarına karşı çıkarken, “doğal seçim”i (kendi çıkarları gereği) insanların kendi aralarındaki rekabete ve savaşıma aktararak bundan “Sosyal Darwinizm” diye yeni bir kavram yarattılar. Amaçları sınırsız kapitalizmin sömürüsünü haklı çıkarmaktı. (Bu konuda ufak bir kitap düşünmekte olduğumdan ve ayrıca bu yazımın başlığındaki “İnsanın Kökeni” kavramıyla doğrudan ilgisi bulunmadığından, Sosyal Darwinizm tartışmasını burada kesiyorum.)

*

Modern biyoloji Darwin’i doğruluyor. Eleştiri yöneltenlerin önemli bölümü genel kuramı kabullenip kimi ayrıntıda ayrılırlar. Alfred Wallace gibi birkaçı kilise öğretisiyle Darwin’i bağdaştırma çabasındadır. Sömüren zümre yasa-dışı eylemlerini sürdürebilmek için kilise öğretisini yaşatmak ve onu imdadına çağırmak zorundadır. Örneğin, ABD’de kimi okullarda Darwin gereği gibi okutulmaz.  

Wood Jones gibi kimileri hayvandan insana geçişi farklı bir tarih dönemine ve anthropoid olmayan başka bir hayvana bağlar. Florentino Ameghino hayvandan insana geçişi “Amerikan maymunu” ile yapar. Henry Osborn’a göre, evrimle geçişi zaten Hıristiyan Tanrısı istemiştir. Papaz dünyasının onaylamak istediği görüş budur. Franz Weidenreich insanın atalarının dev boyutlu canlılar olduğu inancındadır. Ancak, kazılar ve bulunan iskeletler bunu doğrulamıyor. 

Görüldüğü gibi, Darwin’in Evrim Kuramı ciddiye alınması gereken ve genelde ciddiye alınan bilimsel bir anlatımdır. İnsanın ortaya çıkışı sorusuna biyoloji dışındaki bilim dallarının da yardımıyla yeni, düşündürücü ve içinde gerçeklik ışıkları gözleri kamaştıran bütüncül bir katkıdır. İlerideki yıllarda buna eklemeler de yapılabilir. Her ekleme bizi gerçeğe daha yakınlaştıracaktır. Bilimsel doğrular ancak böyle gelişir. 

Bu satırların yazarı olan ben Charles Darwin’in adını ve Evrim Kuramı (The Theory of Evolution) kavramını Robert Kolej’e bağlı Orta Kısmının daha Birinci Sınıfında Oxford ve Belgrat Üniversitelerinden yaşambilim alanında çift doktoralı Dr. Philip Ullyott’an sınıfta birkaç kez işitmiş ve onun anlatımını dinlemiştim. Kendi ilgi alanım Uluslararası İlişkiler olmakla birlikte,  bu konuyla, başka birçok konuyla olduğu gibi, ilgilenmeyi sürdürdüm. Aynı bilginin başka Türk çocuklarından esirgenmesini doğru bulmuyorum.