As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

Bartu Soral'la Söyleşi

MAKALELER

1. Kendisiyle bir söyleşi yaptığım Turgut Özakman Atatürk dönemindeki kalkınmayı “Türk mucizesi” olarak değerlendiriyor ve şöyle diyordu: “O yıllarda gerçekleştirilen iki ayaklı bir kalkınmadır. Birinci ayak maddi kalkınmadır. Fabrikaların, köprülerin, yolların yapılması, ikinci ayak ise sosyo-kültürel kalkınmadır. Eğitim, sanat, spor, medeni kanun vb.” 

Tarihçi yazar Prof. Dr. Sina Akşin de Atatürk dönemine özgü bu kalkınmayı “Topyekûn kalkınma” olarak tanımlıyor. Şöyle diyor: “Atatürk devrimini, yalnızca devletçiliğe ya da kültüre indirgeyenler var. Hepsi birden var. Bilim, kültür, eğitim, iktisat, sanat, müzik, resim, spor, ahlak… Atatürk’te topyekûn kalkınma anlayışı var. Hiçbirinde öncelik yok; çünkü hepsi önceliklidir. Suudi Arabistan’da da güzel yollar, binalar, en modern teknolojiler, uçaklar, bilgisayarlar var. Ama hepsi Ortaçağın hizmetinde orada…”

Kalkınma uzmanı olarak sizin değerlendirmeniz nedir? Atatürk dönemindeki kalkınmayı, 21. Yüzyılda ülkemizde yeniden yaşama geçirme şansımız var mı? Ne dersiniz?

Egemen söylem bütünsel kalkınmayı hatta onun bir dalı olarak görebileceğimiz ekonomik kalkınmayı Gayri Safi Milli Hasıla’daki (GSMH) yıllık değişim oranına ve ekonomik büyüklüğe indirgemiş durumda. Bunun çarpıcı örnekleri Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünlerdeki iktidar partisinde görülüyor. Gerek Cumhurbaşkanı gerekse ekonomiden sorumlu bakanlar, yıllık büyüme oranlarından veya Türkiye’nin hacimsel olarak ekonomik büyümesini öne çıkartmayı tercih ediyorlar. 

Ülkelerin kişi başı milli gelirleri üstüne konuşmak, büyüme rakamları veya ekonomik büyüklüğünden bahsetmek var olan kaynakların nasıl dağıtıldığı hakkında hiç bir bilgi vermiyor. Daha geniş bir tanımlama yaparsak ekonomik büyüklük ve GSMH’da yaşanan yıllık değişim oranı, söz konusu ülkede yaşayan insanların hayat kalitesini açıklamaktan çok uzak. Örneğin söz konusu ülkede kaynakların dağılımı eşit mi, bu kaynağın ne kadarı ücretsiz sağlık ve eğitim hizmetlerine aktarılıyor? Sağlık hizmetinin kalitesi nedir, eğitim hizmeti ücretsiz olarak ve eşit kalitede bütün ülkede verilebiliyor mu? Ülkede doğan her çocuğun girdiği hayat yarışında fırsat eşitliği var mı, yoksa  yüksek gelir grubuna ait ailede doğanlar iyi beslenip, iyi okurken, yoksul bir ailenin çocuğu olmak, toplumun hep ezilen kesimine ait olmak ve ömür boyu sığınılan bir “kader” açıklamasına mı dönüşüyor?... 

Ülkenin geri kalmış bölgesinde doğan bir çocuk, basit bir hastalıktan ötürü yaşamını kaybedebiliyor mu, çocuk çağında evlendiriliyor mu, töre adı verilen bir kavramla yaşam hakkı elinden alınabiliyor ve bu durum toplumun yöneticileri, adalet sistemi tarafından kabul görüyor mu? Kız çocukları ve daha sonra kadınlar dinin gereğidir diye sosyal hayattan uzaklaştırılıyor, eve kapatılıyor, yaşamı boyunca yeri ikinci sınıf, görevi kocasını memnun etmek olarak çiziliyor mu? Dahası bu olguları bir ülkenin yönetici sınıfı övüyor ve cesaretlendiriyor, yazar çizer entelektüel adı verilen bir başka kesimi de işte ileri demokrasi budur diyor mu? Böyle yazar çizerler o ülkede hala medyada ilgi görüyor mu? Milletvekilliği görevini sürdüren birisi şeriat bilmeden matematik bilsen ne olur diyebiliyor ve hala milletvekili olarak bu ülke vergilerinden toplanan paralarla maaş alabiliyor mu? 

İlan edilen kişi başı milli gelirden ve büyümeden kim ne kadar pay alıyor? Bu kaynaklar şeffaf mı dağıtılıyor? Elde edilen büyüme dış borçlanma ve ithalatla mı sağlanıyor, üretim ve verimlilik artışı ile mi sağlanıyor? Geri kalmış yörelerde Sorular gittikçe berraklaşırken yenileri ekleniyor. 

Ben size kendi kalkınma tanımımı aktarayım; Kalkınmış bir ülkenin devlet aygıtı her vatandaşının hayatını nasıl yaşayacağı ve nasıl yönlendireceğinin kendi öz projesi olduğu gerçeğini kabul eder ve bu bireysel projenin gerçekleşebilmesi için bütün vatandaşlarına fırsat eşitliği yaratacak ekonomik ve sosyal düzenlemeleri hayata geçirir.

Bir ülkede yaşayan insanların o ülkede var olan kaynaklar ve zenginliği üstünde söz sahibi olması, ver olan ve yenisi eklenen kaynakların nasıl bölüşüleceği, nerelere öncelik verileceği üstüne söz söyleme yetkisi kalkınmanın temel bir fonksiyonudur. Bu sorunun çözümü temsili demokrasi ve katılımcı demokrasinin sağlıklı çalışması ile mümkün oluyor. 

Kalkınmışlıkla halkın yönetime katılması arasında çok paralel bir ilişki var. Halk temsili demokrasi sayesinde tercihlerini parlamentoya yansıtır. Katılımcı demokrasi ise o dönem için seçilen iktidarın faaliyetlerini denetlemesini ifade eder. Sendikalar, meslek odaları, üniversiteler, sivil toplum örgütlenmeleri, bağımsız basın katılımcı demokrasinin aktörleridir. 

Ülkemizde “sözde” temsili demokrasi uygulanıyor. Temsili demokrasi halkın belli bir süre için kendini yönetmesini istediği yöneticileri seçmesi anlamına geliyor. Türkiye’de bu uygulama sözde yapılıyor. Çünkü (1) halk millet meclisinde görmek istediği temsilciyi seçemiyor. Partiler kanunu gereği bu seçimi halk adına parti genel başkanları yapıyor. Doğal olarak seçim genel başkanın kendi tercihleri, arzuları ve hırsları üzerine şekilleniyor. Halkın seçimi ile meclise giden vekil aslında halkın seçimini temsil etmiyor. Böylece halkın yönetimden dışlanmasının ilk adımı atılıyor. (2) Seçilen vekil doğal olarak halkın istekleri doğrultusunda değil kendisini seçen genel başkanın istekleri doğrultusunda kararlar alıyor. (3) Temsili demokrasi ülkemizde seçim sistemi ile de aksıyor. Yüzde 10 barajı ve d’Hont seçim sistemi halkın kendisini temsil etmesini istediği partilerin baraj altında kalması sonucunu doğururken, hem oylar boşa gidecek düşüncesi seçmeni inanmadığı partiler için oy kullanmaya itiyor, hem de oy verdikleri partinin tam zıttı düşünceleri savunan partinin milletvekili sayısı artıyor. 

Katılımcı demokrasinin öğelerini daha önce sıralamıştım. Ülkemizde 1980 askeri darbesi katılımcı demokrasinin en önemli öğelerinden olan sendikaları silmeye yönelik uygulamalar yaptı. O yıldan bugüne kadar, o darbe düşüncesinin ürünü olan iktidarlar aynı politikaları devam ettirdiler. Bugün ülkemizde sendikalı işçi sayısı ülkemizde 1 milyona kadar geriledi. Bu sendikaların ise bir kısmının yönetimi zaten “gücü” çarpık bir seçim sistemi ile elinde tutan iktidarlar tarafından düzenlenmiş. Son dönem odalara yapılan baskılar iyice bunaltıcı noktaya geldi. Sivil toplumlar içinde gerçekten denetim ve eleştiri mekanizmasını geliştirenler ise yöneticileri tutuklanarak sindiriliyor. Rektör atamalarındaki uygulamalar, üniversitelere kurulan baskılar, üniversiteleri susturmak amacı ile düzenlenmiş uygulamalardı, sonuç alınmış gibi görünüyor.

İşlemeyen temsili demokrasinin yarattığı “güç”, katılımcı demokrasiye hiç izin vermiyor. Halkın büyük bir kısmı bütün ekonomik hayattan dışlanmış durumda. Yeni kurulan paylaşım ve bölüşüm modelinde tarikatçılık tek egemen belirleyici. Dışlananlar içinde ülkenin girişimcileri, yatırımcıları, küçük orta büyüklükte işletme sahipleri, işçileri, memurları, gençleri, beyaz yakalı yöneticileri, iyi yetişmiş beyinleri, emeklileri de var. Gençler arasında işsizlik yaygın bir sorun. Toplumun iyi yetişmiş kesimi potansiyelinin çok altında değerlendirildiğine inanıyor. Sistem onları dışlıyor. Yapmak istediklerini hayata geçirmelerine izin vermiyor. Yaratıcılıklarını ve girişimciliklerini öldürüyor. 

Ülkeden bir parça toprağı koparma projesini yürüten dış konjonktürle, ülkeyi din devletine dönüştürmek isteyen iç konjonktür denk geldi. İkisinin de amacı Atatürk’ün kurduğu laik ve üniter yapıyı dağıtmak için Atatürk ilke ve devrimlerinin içini boşaltmaya çalışıyor. Güven duyulan kurumlar bir bir çökerken, hepimizin ihtiyaç duyduğu yargı adaletsizliğin merkezine dönüştü. Anayasamızın 34. Maddesinde yer alan “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” maddesine rağmen gösterilerde sayısız yaralanma, ölüm ve şiddet sahneleri izleniyor. Halkın güvenliğinden sorumlu kolluk kuvvetleri, şiddet kullanmadan gösteri yapan halka karşı ölesiye şiddet uyguluyor. Talimat halk iradesini kullandığı iddiasındaki “güç”ten geliyor, sandıktan çıkmayan bir halk iradesi.

Güçler ayrılığı ilkesinin bittiği bir düzende iktidar partisi ekonomik kaynakların dağıtımını tamamen kendi kontrolüne geçirmiş durumda. Sadece göz önünde olan büyük ihaleler değil, kamu ve belediyelerden alınan büyük-küçük bütün işler için iktidar partisine yandaş olma özelliği aranıyor. Zaten hemen bütün sektörlerde parti paydalarının ortak olduğu şirketler kuruldu. Ekonomik sistemin çarkları içeri sadece yandaşları veya yandaş gibi davrananları alacak biçimde dönüyor. Bu çarklar sadece büyük küçük ihaleler değil, devletin bütün harcama ve yatırım kalemlerinde aynı derecede işliyor. Bürokraside yandaş veya yandaş görüntüsü vermeyenlerin yükselmesi, yönetici pozisyonuna gelmesi, istisnalar hariç imkansız. Liyakat, tecrübe, yetenek gibi kriterler dışlanmış durumda. Yeni iş başvurusunda bulunan, iş hayatına yeni katılan veya işsiz kalıp iş arayan vatandaşların iş bulma şansı iktidar partisine yakın referans bulmalarından geçiyor. 

1980’den başlayarak küreselleşmeye hazır olmadan geçiş yapan ülkemiz yüksek teknolojiye dayalı üretim yapamadı. Küresel rekabette emek yoğun sektörlerle var olmaya  çalışan ekonomimiz özellikle 2002 sonrasında yurt içi üretim yerine ithalatı destekleyen bir yapıya yöneldi. Bunun sonucu olarak ithalat ve dış ticaret açığının yanı sıra cari açık ve borçlanma da süratle yükseldi. Emek yoğun sektörlerde en büyük girdi maliyeti “emeğin ücreti” olduğu için, küresel rekabet arttıkça bu maliyet baskılanmaya çalışıldı. Kaçak, sigortasız çalışma, kötü iş koşulları, düşük ücret mavi yakalı iş dünyamızın tek gerçeğine dönüştü. Güneydoğu Anadolu gibi geri kalmış bölgelerde ekonomik ve sosyal gelişimini sağlayacak projeler hakkıyla uygulanamadı. Tarım sanayine geçişi başaramayan, kapitalist ilişkileri gelişmemiş, tarım ve hayvancılığı geri kalan ekonomisi, feodal toprak ağalığı ve aşiret düzeni içinde ortaçağı yaşayan sosyal düzeni ile Güneydoğu Anadolu terör örgütüne teslim oldu. Bunun doğal sonucu olarak bölgede yaşam mücadelesi veren vatandaşlarımız çareyi batı bölgelerine göçmekte buldu ve başka şekliyle eski dramlar devam etti. Başta İstanbul olmak üzere bir çok şehir büyük bir göç aldı. Günlük yaşam bu şehirlerde yaşayanlar için çok çileli hale geldi. İşte burada çok kısa olarak özetlenmeye çalışan durum kalkınma mücadelesini başaramamış bir ülkenin fotoğrafıdır. Taksim direnişi adı ile bütün ülkeye yayılan olaylar ise son 10 yılda ağırlığını gittikçe arttıran bu geri kalmış düzene duyulan öfkenin dışavurumdur. 

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin Kalkınma Hamlesi

Yazının başlangıcında kalkınmanın tanımını bir cümle ile yapmıştım. O tanıma göre, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtuluş savaşı sonrası kuruluşu ve hayata geçirilen devrimler, dünya tarihinin gördüğü en önemli, en hızlı ve en insancıl kalkınma hamlelerinden, en önemli demokrasi inşalarından birisidir, benim şimdiye kadar gördüğüm en başarılısıdır. Siyasal, sosyal, ekonomik, hukuk ve eğitim alanında yapılan devrimler ile ortaya konan model, her vatandaşın hayatını özgürce kurgulayabilmesinin önünü açarken, fırsat eşitliği ile bu kurgunun hayata geçebilmesi için uygun koşulları da yaratıyordu.

Kurtuluş savaşını kazanan Mustafa Kemal, Osmanlı’nın çöküş devri, 1. Dünya Savaşı ve ardından verilen kurtuluş mücadelesi sonucu beşeri ve fiziksel sermaye açısından bitik bir ülke ile karşı karşıyaydı. Kuşkusuz kendisine önerilen saltanatın devamını sağlayabilir, hem kaldırılması ile oluşan tepkilere engel olur, hem de kendisi bu makama gelebilirdi. Daha sonra girişilen mücadeleyi inceleyince, bunun daha kolay bir yol olduğu görülüyor. Tek kişinin bölünmez hakimiyeti, bu hakimiyetin ömür boyu sürmesi ve babadan oğula geçişi ilkesine dayanan bir yönetim biçimi olan padişahlık. Ve bu gücü pratikte pekiştiren İslam dinin liderlik makamı olan halifelik. İkisi birleşince sadece ülkede değil bütün İslam coğrafyasında sürdürülebilecek görkemli bir kişisel hükümdarlık anlamına geliyordu. Osmanlı İmparatorluğunda beraber yürütülen bu ikili güce dayanan sistemde, halk padişahın kölesi ve dini liderin kulundan öte bir söz hakkına sahip değildi. Bu yönetim biçiminde Batının her zaman sözde savunduğu ilkeler; ne özgürlük, ne kişisel gelişim, ne seçme ve seçilme hakkı, ne temsili, ne katılımcı demokrasi bulunmuyordu. 

Mustafa Kemal Atatürk bu çağdışı kalmış, karanlık, yobaz yönetim sistemini kendisine getireceği bütün güce rağmen reddetti. Birbirini tamamlayan ve peş peşe hayata geçirdiği üç devrimi; 1) Saltanatın kaldırılması, 2) Cumhuriyet'in ilanı ve 3) Halifeliğin kaldırılması oldu. Bu üç yapısal devrim ile beraber devlet dinin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması ve tarikatların yasaklanması yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin tartışmasız en önemli demokrasi ve kalkınma hamlelerinden birisidir. Bu üç devrim vatandaşlarını köle ve kul statüsünden seçme ve seçilme hakkı bulunan özgür birer birey haline gelmelerinin önünü açıyordu. 

İnsanların tercih ettiği yaşam tarzını özgürce yaşayabilmeleri, bu sebeple örtülü veya doğrudan baskıya maruz kalmaması gerçek demokrasinin ve eş deş değerlendirme ile kalkınmanın temel bir fonksiyonudur. 

Cumhuriyet’in ilanını takiben 1924 senesinde Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile bütün dini okullar, medreseler kapatılmıştır. Osmanlı İmparatorluğunda eğitim sistemi çok başlıydı. Bir yanda medreseler, bir yanda köy ve mahalle imamlarıyla eşlerinin yönetiminde bulunan ve çoğu vakıf kuruluşu olan sıbyan mektepleri ile mahalle mektepleri vardı. Diğer yanda ise misyonerlik okulları ve gelişmiş batı seviyesinde eğitim verme amacı ile kurulan rüştiyeler, idadiler, sultaniler, yüksek okullar ve Darülfünun vardı. Osmanlı İmparatorluğunu gelişmiş modern toplumların 300 yıl gerisinde bırakan ve aslında “olmayan” eğitim ve öğretim sistemi bu kanun ile kaldırıldı. 

Tekke ve zaviyelerin kapatılması ile gericiliğin, bağnazlığın, dogmanın esir aldığı genç beyinlere özgür düşünme, sorgulama, bilimi kullanma, düşüncelerini ve vicdanlarını özgürce geliştirme şansı tanındı. Mustafa Kemal Atatürk bunu; fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir toplum hedefi ile açıkladı. Beşeri sermayesi yani yetişmiş insan gücü açısından batının çok gerisinde kalan genç Türkiye Cumhuriyeti arayı süratle kapatmayı hedeflemişti. 

Öğrenmesi zor, bizdeki kullanımı eksik ve yetersiz, gelişmiş dünyanın dışında kalan Arapça harflerin yerini Latin harfleri aldı. Kalkınmanın uluslararası kriterlerinden birisi olan okuma yazmanın bütün topluma yayılması ve Türkçenin geliştirilmesi için pek çok çalışma yapıldı. İlköğretim mecburi ve parasız hale getirilirken, her yaştan kişiye okuma yazma öğretmek amacıyla Millet Mektepleri açıldı. Osmanlı İmparatorluğundan devralınan yaklaşık yüzde 10 seviyesinde olan okuma yazma oranları kısa süre içinde hızla yükseldi. Eğitim ve öğretimi yaygınlaştırmak için çok sayıda ilk, orta, lise ve öğretmen okulu açıldı. Mesleki ve teknik öğretime önem verildi. 1933 yılında ilk modern üniversitemiz olan İstanbul Üniversitesi açıldı.

Her şeyi bir kenara bırakın, insan hakları, demokrasi, özgürlük, bilim gibi evrensel değerleri baş tacı eden gelişmiş batı toplumu için Mustafa Kemal Atatürk en büyük demokrat, en önemli kalkınma adamı değil midir? Ancak AB raporlarından veya diplomatlarının e-postalarından, Türkiye Cumhuriyetini yaratan ilkelerin itibarsızlaştırılması gerektiğini öğreniyoruz. Amerikalı uzmanlar kalkınmak gelişmek için Kemalizm’i aşmamızı öğütlüyorlar. Ne gariptir gelişmiş batı topluluğu kendi ülkelerinde bu çağdaş değerlere sıkı sıkıya bağlıyken, 21. Yüzyılda bizim ülkemizde “ulemaya sorulsun” diyen Başbakan ve onun partisini desteklerken acaba neyi hedefliyordu?..

Türkiye Cumhuriyeti’nin kapsamlı kalkınma atağı, şeriat mahkemelerinin kapatılması, Medeni Kanun ve Türk Ceza Kanunu ile devam etti. Osmanlı Devleti’nde İslamiyet'in günlük yaşamı düzenlemesi sonucu kadınlar birçok sosyal, kültürel ve siyasi haktan mahrumdu. Örneğin; nüfus sayımında toplama dahil edilmiyorlardı, aile hayatında haremlik-selamlık vardı, yüzlerini peçeyle örtmek kanunlar nedeniyle zaruriydi, evlenme, boşanma ve miras işlerinde ikinci plandaydılar ve devlet memuru olamıyorlardı. Medeni Kanun’un kabulü ile sosyal alanda tam bir eşitlik anlayışı gerçekleştirildi. İsviçre Medeni Kanunu örnek alınarak hazırlanan Medeni Kanun TBMM’de kabul edilerek 17 Şubat 1926 yürürlüğe kondu. Ailede kadın erkek eşitliği, yapılacak evliliklerde resmi nikah yapma zorunluluğu, tek eşle evlilik yapılması esası ve kadınlara toplum yaşayışı içerisinde istedikleri mesleğe girebilme gibi haklar tanındı. Mahkemelerde tanıklık yapma ve miras ile boşanma konularında kadın ve erkek eşit hale getirildi. Türkiye Cumhuriyeti’nde kadınlarımız birçok gelişmiş batı toplumundan önce seçme ve seçilme haklarına kavuştu. 

Bu devrimler bir bir hayata geçerken yapılanların arkasındaki düşüncenin dile gelmiş biçimini yine Atatürk’ün bir sözü ile hatırlayalım; “İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa zincirlerle bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin?” Mustafa Kemal Atatürk 1933’de bu konuşmayı yaparken, 21 Temmuz 2010’da, 77 yıl sonra bu ülkeyi bugün için yöneten kafa; “kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum. Kadın ve erkek farklıdır.” diyerek zihnindeki kadının yerini açıkça resmediyordu. Bugün Güneydoğu Anadolu’da yaşayan kadınlarımızın işgücüne katılım oranı yüzde 6 seviyesinde, töre cinayetleri, çocuk evliliklerinde, berdelde ise bir dram yaşanıyor. 

Cumhuriyetin ilk yıllarında, her alanda olduğu gibi ekonomik alanda da büyük sorunlar bulunuyordu. Ülkede 100 bin kişiye bir doktor, 200 bin kişiye bir mühendis düşüyordu. Anadolu’da ve Trakya’da 12 milyon fakir fukara insan kalmıştı. Beşeri sermayenin yetersizliğini ve bunu gidermek için girişilen eğitim öğretim devrimini yukarıda açıklamıştım. Buna ek olarak fiziki sermaye de bitik durumdaydı. İlkel şekilde sürdürülen tarımsal faaliyetler, dış borçlar, Osmanlı İmparatorluğundan kalan az sayıda verimsiz fabrika ve atölyeler, devlet gelirlerinin azlığı, yolların bakımsızlığı, kara ve deniz ulaşım araçlarının yetersiz oluşu önemli sorunlardı. Ticaret ve finansal sektör yabancıların ve azınlıkların elindeydi. Bir kaç demiryolu ise kapitülasyonlar kapsamında yabancıların yönetimindeydi. İngiltere Başbakanı Lloyd George Sevr anlaşmasının imzalanması sonrası; “Turkey is no more” demişti.

Hangi kalkınmış ülke görebilirsiniz ki böyle bir boyunduruk altında yaşarken, bağımsız bir biçimde ekonomisini planlayacak, üretimini geliştirecek, yatırımlar yapacak. Bu sebeple Lozan görüşmelerinin en çetin konusu Kapitülasyonların üstüne oldu. Emperyalizm bu hakları kaybetmemek için direnip Türkiye Cumhuriyeti’ni sömürmeye devam etmek isterken, Mustafa Kemal ve arkadaşları için bağımsızlık ve kalkınma kırmızı çizgiydi.  Bağımsız bir Cumhuriyet ancak kapitülasyonlardan kurtularak kurulabilirdi. Bu amaç uğruna tekrar savaşmaya hazır vaziyette Lozan’dan çekildiler ve nihayetinde istediklerini aldılar. Lloyd George İngiltere Başbakanlığından istifa etti, “no more” olan o olmuştu!.. 

Bu savaşın ardından en onun kadar bir başka savaş daha başladı genç cumhuriyetimiz için. Ekonomik kalkınma savaşı. Mustafa Kemal ve arkadaşları ekonomik kalkınmanın, hedef konulan muasır medeniyetler seviyesine ulaşmanın lokomotifinin sanayileşme olduğunu kavramıştı. Dünya tarihi incelendiğinde bugün kalkınmış ülke sayılan bütün ülkelerin bir sanayi devrimi geçirdiği, alt yapı, ulaşım, sanayileşme ve teknoloji üretiminin ana kaynağı olan beşeri sermayenin gelişimine verdikleri önem açıktı. 

1933 yılında Türkiye  Cumhuriyeti’nin Birinci  Beş Yıllık  Sanayi Planı hazırlandı ve uygulamaya  kondu.  Bir  yandan  ekonomik ve sosyal altyapı yatırımları hızla gerçekleştirilirken (demiryolları, limanlar,  enerji  vb.) öte yandan Beş Yıllık Sanayi Planı kapsamına giren ve tamamı devlet  tarafından  gerçekleştirilen temel  sanayilerde - mensucat, maden, selüloz, seramik, kimya – yatırımlar başladı ve 7 sene içinde yüzlerce fabrika yapıldı ve üretime geçti. 

Uygulamaya konan devletçilik modelinde iki temel belirleyici dikkat çekiyor; 1) amaç özel sektörü sanayileşmenin dışına çıkartmak değil. Sanayileşme kaçınılmaz olarak devlet öncülüğünde gerçekleşecek ancak özel sermayeyi de geliştirecekti. Bu sebeple düzenlenen bankacılık modelinde İş Bankası ve Ziraat Bankası devletin yürüteceği sanayi hareketinde pay sahibi yapıldı. Böylece sanayileşme ile oluşan sermaye birikiminden hem devlet, hem özel sektör faydalandı. 2) Bütün bu atılımların mali ve moral yükü Türk toplumunu oluşturan sosyal sınıflara adil bir biçimde aktarılabildi yani özveride adalet sağlandı.

Türkiye’nin kalkınma atağını anlatırken emperyalizm ve kalkınma arasındaki çelişkinin altını bir kere daha çizelim; sanayileşmenin olmazsa olmaz kuralı üretim için memleket dahilinde bulunan hammaddenin kullanılmasıdır. Hammaddesi, üretimi ve pazarı kontrol altında tuttuğunuz durumda sanayileşme başarılabilir ve yeni teknolojilerin yarattığı verimlilik artışları ile geliştirilir. Ancak tam bu sebeple de bir başka ülkenin sanayileşmesi diğer ülkelerin çıkarına ters düşer. Çünkü bir ülke ne kadar sanayisiz kalırsa, var olan hammaddesine de, üretimine de, pazarına da o derecede nüfuz edilebilirsiniz. Dönemin iktisat vekili Celal Bayar; “bir başka ülkeyi sanayileştirmemek öyle önemli bir iş haline gelmiştir ki, orada kendine sanayileşmeye karşı olan yandaşları bulmak, hatta yaratmak bu işin parçasıdır” diyerek bu çelişkiye o tarihte dikkat çekiyor. 

O dönemde de bütün bu kararlılığa, inanca ve çabaya rağmen emperyalizm boş durmuyordu. Örneğin Kurtuluş Savaşı döneminde hava kuvvetleri alanındaki zayıflığımızı gören Mustafa Kemal, yeni kurulan Cumhuriyetimizin kendi uçağını üretmesine karar vermişti. Girişimler yapıldı ama sonuç alınamadı. Gelin sebeplerini Cahit Kayra’nın; “Cumhuriyet Ekonomisinin Öyküsü” isimli kitabından biz özetleyelim; “1925 senesinin bahar aylarında Atatürk uçak fabrikası kurulma emrini verir. İşe Almanlarla beraber girişilir. Junkers Şirketi Almanya’dan avadanlık, 5 mühendis, 120 Alman işçi getirir. İşe koyulurlar ve ilerleme kaydederler. Ancak 1. Dünya Savaşından yenik çıkan Alman ekonomisinin kontrolü ABD’nin elindedir. Ve Amerikalılar çok uzun erimli politikalar yapıyorlar. Başka memleketlerdeki uçak yapım işlerini denetliyorlar, köstekliyorlar. Ve Türkiye, Türk politikacıları bunu bilseler de Amerika’nın bu uygulamasına engel olamıyorlar. Devreye ABD’li Curtiss firması giriyor. Daha dün bir bugün iki İran’a uçak hediye ediyoruz. Basın ayakta, alkışlıyor. Halbuki ABD’nin niyeti Türkiye üstünden İran’a girmek. Uçak sanayii zaman içinde iyice çorbaya dönüyor. 1934’te tekrar Almanya’ya dönülüyor; 45 tane Gotha uçağı ülkemizde monte ediliyor. Sonra o bırakılıp Polonya’dan patent alınıyor. O da kalıyor. 1940’ta İngiliz Phillips şirketi ile anlaşılıyor.” Cahit Kayra’nın 1930’ların kadrosu içinde yer alan Suudi Bey’in ağzından anlattığı anılarda uçak sanayiin sonu şöyle bitiriliyor; “Uçak yapmamızı istemeyen dış güçler çeşitli yollardan konunun içine girdiler, yozlaştırdılar ve sonuçta Türkiye’de “Milli Uçak Sanayii” kurulamadı. Batılılar; 1945’lerde siz sade traktör fabrikası yapın. Biz size uçağın alasını veririz dedi ve biz kabul ettik.”

Devlet Planlama Teşkilatı Eski Müsteşarı, Prof. Dr. Bilsay Kuruç “Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi” isimli kitabında  genç Türkiye Cumhuriyetinin sanayileşme çabası için şu yorumda bulunuyor; “Cumhuriyet yönetimi “sanayileşeceğiz” derken, ufak ve hafif sanayilerle, geleneksel çalışma kollarıyla, eskimiş teknolojilerle uğraşmayı, ikinci veya üçüncü sınıf bir sanayi ülkesi olmakla yetinmeyi düşünmüyor. Yönetimin güçlü arzusu doğruca günün ileri sanayi kollarını kurabilmektir. Sanayiin uygarlığa doğru açacağı kapı bu kollara yönelmeye bağlı olacaktır. Sanayiin, çağdaş işbölümünü öğretecek ve düşünce yapısında devrimler yapacak nitelikleri, ancak böyle kazanılabilir.” 

Ne enteresan; Mustafa Kemal Atatürk ve 1930’ların kadroları çağdaşlaşma ve kalkınma ideali ile her yere fabrikalar kurup, demir çelik gibi ağır sanayi yatırımlarını yaparken, 50 yıl sonra, 1980’lerde, Türkiye’ye Dünya Bankası aracılığı ile dış talep ve ticaretle büyümeyi dayatan, bugün en büyük dış ticaret açığı verdiğimiz “ara malları sanayileri yatırımlarını” durdurmayı tavsiye eden isim daha sonraları Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı yapılan Kemal Derviş’ti. 

Tarım ve Köy Enstitüleri

Genç Cumhuriyet nüfusunun yüzde 75’e yakını köylüydü ve geçimini tarımdan kazanıyordu. Bütün olanaklardan, yeniliklerden yoksun olan köylünün yaptığı tarım da verimsiz ve çok basitti. Topraksız köylü, ağaların marabasından öte kölesi durumundaydı. İşe köy kanunu ile başlandı ve ardından Osmanlıdan beri süregelen adaletsiz vergi olarak tanımlanan aşar vergisi kaldırılır. Bütçenin yüzde 25’e yakınını oluşturan bu kaynaktan vazgeçmek tarıma verilen bir destekti. Tarımda makina kullanımı, modern tarım teknikleri ve Ziraat Bankası kredileri etkinleştirildi. Ancak esas mesele toprak reformudur, toprağı kullanan çiftçinin o toprağın sahibi olmasıydı. Cumhuriyetimizin en çetin savaşlarından birisi bu alanda verildi ve çıkarı bozulacak olan büyük toprak sahipleri buna her şeklide engel olmaya çalışmıştılar. Toprak-tarım-köy savaşının en önemli dönüm noktalarından birisi köy enstitüleridir.

Köylüyü eğitmeye yönelik, kendi sistemi ile büyüyen kendi okulunu kendi kaynakları ile yapan ve kendi öğretmenlerini de öğrencilerinden yaratan bu sistemin temel amacı köylüyü, okuyan, düşünen, sorgulayan, dünyayı tanıyan, ne ürettiğini bilen, daha iyisini nasıl üretebileceğini düşünen modern birer Cumhuriyet bireyi haline getirmekti. Sistem kuruldu ve süratle bütün Anadolu’ya yayıldı. 1940’ta sadece dört olan enstitü sayısı, 1946’da 20’ye ulaştı. Öğrenci sayısı binden 11 bin 822’ye ulaştı. Ütopya gerçek olmuştu... Uyanan, düşünmeye ve yaşamaya başlayan köylü halkı hakkını aramaya, sorgulamaya başladı. Bu proje Türkiye Cumhuriyeti’ni hedeflediği muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkartacak, bana göre müthiş bir kalkınma hamlesiydi. Doğal olarak köylünün cehaleti ve çaresizliğinden beslenen büyük toprak sahiplerinin işine gelmedi.

O yıllar 2. Dünya Savaşının sona erdiği ve dünyanın iki kutuplu bir düzleme oturduğu dönemdi. Batı emperyalizminin Osmanlı  İmparatorluğundan neleri   alıp götürdüğünü ve Türkiye’ye neye mal olduğunu olayların içinde  yaşayarak  öğrenmiş olan İnönü,  Türkiye'nin yeni  dünya  coğrafyası   içinde  nerede  durması gerektiği  konusunda kararsızdı. 1944 yılında Bretton Woods anlaşmasına özel bir kimlikte üye olan Türkiye’ye batı, uzun yıllar sonra tekrar kredi önerileri ile geldi. Savaş devam ediyordu. Türkiye’nin savaş içinde duraksamış ekonomik gelişmesine destek olmak için bu finans kaynağına ihtiyaç duyulduğu yönünde bir kamuoyu oluşuyordu. O güne kadar SSCB ile yaptığı antlaşmalar ile önemli atılımlar yapmış olan Türkiye, yeni kaynak önerisi için tekrar yüzünü batıya dönmekte ve batı ile tekrar borç-alacak ilişkisine girmeyi düşünmekteydi. Batının bu kaynak aktarımındaki tek koşulu ise IMF ile müzakere masasına oturulup anlaşılmasıydı. 

Belli bir süre sonra İsmet İnönü, batıya  karşı duyduğu  kuşkuları içinde tutarak batının  yanında  yer aldı. Aslında buna batının yanında demektense ikinci dünya savaşı sonrası kurulan yeni küresel ekonomik düzenin içinde yer almayı seçti diyebiliriz. Bu dönem ABD’nin bütün dünyaya çıkarlarını dayattığı bir dönemdi. Çıkarlar gereği savaş gerekiyorsa savaş, savaş yerine dış borç ve uluslararası yardım ile olacaksa o yolla ülkelerin ekonomik kaynaklarına el koyuyordu. Bu el koymanın adı yapısal reformdu. Bu sistem içine sıkıştırılan, kendi bağımsız ekonomik modelini uygulayamayan ülkeler doğal olarak bir süre sonra ekonomik dar boğaza giriyordu. Her dar boğaza girişte ülke siyasetçilerinin sarıldığı “ip” IMF ve Dünya Bankasınınki oluyordu. Dışarıdan gelecek politikalarla modellerle kalkınan hiç bir ülke olmaması bu sonucu değiştirmiyordu. 

Buraya kısaca değinelim; o dönem küresel olarak mevcut olan dış kaynakla bu dönemki dış kaynak miktar ve davranış biçimi farklı. Bugün sorun dış kaynak bulmak değil, bulunan dış kaynağın vadesi, faizi ve hangi alanlara kullanılacağıdır. Bugünkü dış kaynak bolluğunda, üretim, yatırım, teknoloji geliştirme alanlarında fırsatlar doğdu. Ancak biz bu bol dış kaynağı da ithalatı finanse etmek için kullanmayı seçtik. Üretimi arttıracağımıza azalttık. Bu noktada dönüp IMF ve Dünya Bankasını suçlamak en basiti deyimi ile kolaycılık oluyor. 

Dönelim konumuza. İşte o yıllarda ülkemiz de batının bu stratejisine teslim oldu ve 1923 yılında başlayan bağımsız kalkınma hamlemiz 1946 yılında IMF ile müzakerelere başlayarak son buldu. Çarklar Türkiye için de hemen dönmeye başladı; IMF savaş boyunca Türkiye’de fiyatların arttığını ileri sürüyor ve büyük bir devalüasyonu zorunlu görüyordu. Savaş yıllarında toplam arzdaki daralmadan ötürü Türkiye’de fiyatların yükseldiği doğruydu. Yani toplam arz toplam talebin altında seyrediyordu. Ancak bu noktada durup dikkat edilmesi gereken ekonomik gerçeklik şuydu; Türkiye’nin dışarıya satacak hiç bir malının olmaması olası bir devalüasyonda kendisine hiç bir kur rekabeti sağlamayacaktı, ancak buna karşılık ithal etmek zorunda olduğu bir çok ürün vardı. Ve bu durumda ısrar edilen devalüasyon dışarıdan alınan malların bize maliyetini arttırmaktan başka hiç bir işe yaramayacaktı. Dışarıya satacak malı olmayan Türkiye, kendisine açılan kredi ile, fiyatları katlanmış batı mallarını almak durumundaydı. Bunun doğal sonucu olarak enflasyon da azacaktı. 1946 yılında Türkiye yüzde 100’ün üstünde bir devalüasyon yaşadı. O yıllarda tohumları atılan bu sistem aradan gecen 65 yıl içinde hiç değişmedi... Türkiye sisteme uygun olarak yaşamını sürdüren bir ekonomik sömürgeye dönüşmüştü.

1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin Genel Başkanı Celal Bayar aynı zamanda büyük toprak sahibiydi. Türkiye’nin o dönemde çözmesi gereken en önemli sorun olan ve dönem üstünde konuşulan toprak reformunu yapamayan kadronun içindeydi. Başbakanlığı döneminde Türkiye’nin o dönem itibari ile muhteşem diye adlandırdığım kalkınma projesi olan Köy Enstitülerini kapatma talihsizliğini yaşadı. Güneydoğu Anadolu’da yaşanan sorunların başında derebeylik gibi süren toplumsal ilişkiler, feodal toprak ağalığı, tarikatlar ve aşiretlerin karanlığı vardır. O dönem yapılamayan toprak reformu, tasfiye edilemeyen feodalite, aşiretler ve tarikatlar bugün bize Kürt sorunu olarak dönmüştür. Köylüyü bilinçlendirecek Köy Enstitülerinin yaygınlaşması daha bilinçli bir köylü sınıfı doğuracağı için engellendi ve kapatıldı. Türkiye Cumhuriyeti Güneydoğu Anadolu için yapması gerekenleri yapamadı, Kürt kökenli vatandaşlarımızı feodal toprak ağasının, aşiretin, tarikatın ve terör örgütünün eline bıraktı. 

1950-1980 arasını Türkiye bir yandan Marshall yardımları ile bir yandan plansız programsız hedefsiz kalkınma ve sanayileşme çabaları ile geçirdi. Planlar yapılıyor ama 1930 sonrası yaşanan icraatlar gerçekleşmiyor, planlar hep kağıt üstünde kalıyordu. Bu dönemde yerli sanayimizi korurken, onu geliştiremedik. Türk halkı yerli üreticisi büyüsün diye fedakarlık gösterdi, pahalı ürünleri aldı, kamu bunu böyle planladı ama Türk sanayicisi, korunan, sermaye biriktiren ama dünya ile rekabet edebilecek hiçbir ürünü üretemeyen, teknoloji geliştiremeyen bir noktada takıldı kaldı. Özel sektör bu verimsiz, ilerlemeden duran hali benimserken, kamu da yönlendirme, denetleme ve hatta 1930’da yaptığı gibi bu rolü üstlenmeye kalkmadı. Sonuç dış ticareti zayıf, ekonomisi kırılgan bir Türkiye oldu. 

2. İlan edilen son büyüme rakamına ilişkin yorumunuz nedir? Ülke olarak işsizlik ve benzeri sorunlarımızı nasıl çözebiliriz?

3. Gazetelerde “ikiz açık”tan söz ediliyor. Ülke olarak durumumuz nedir? Ne yapılmalı? Yukarıda uzun uzun anlattığım gibi Türkiye’nin yeniden bir kalkınma programına ihtiyacı var. Kırsal kalkınmayı ayrıca programlayacağız.

Tarımda büyük bir potansiyelimiz var. Gıda geleceğin en stratejik sektörü. Nüfus artıyor, insanlar ne yiyecek? Bizde şu anda hiç kullanılmayan iki Trakya büyüklüğünde toprak var. Kullanılanlarda ise son derece verimsiz üretim yapılıyor. Sadece tarım bugünkü dış açığı kapar. Ayrıca her il için bir envanter yapacağız. Yani elde ne var, kullanılmayan hangi potansiyeller var. Bunu merkezden değil yerel ile beraber saptayacağız. Örneğin Manisa. Manisa sanayi ve ticaret odası, tarımla ilgili odalar, Manisa’daki yatırımcılar, uzmanlar toplanacak Manisa’da mevcut ne üretimi var, bu nasıl geliştirilir? Mevcut üretim ile bağlantılı veya değil başka hangi potansiyel var? Üretilen ürünler hangi pazarlara satılabilir, o pazarların istediği üretim ve paketleme kalitesi nedir, bunlara benzer pek çok yatırım sorularına cevaplar aranacak. Her il için oluşturulan bu mikro kalkınma planları bir makro plana bağlanacak. Makro plan elde mevcut olan ve potansiyeli yüksek sektörleri belirleyecek. İşte bu makro plan Türkiye’nin yol haritası olacak. Teşvikler bu yol haritasın göre belirlenecek. Altyapı, yol, köprü bu plana göre projelendirilecek. Müşterisi olmayan, araç geçmeyen körü yapıp, kıt kaynaklar heba edilmeyecek. Hangi ile hangi meslek okulu açılacağı buna göre belirlenecek. Kullanmadığımız turizm potansiyelimiz için pazarlama stratejileri oluşturulacak. Bunu devlet yapacak. Geleceğini planlamayan hiçbir ülke kalkınmadı. Kalkınma tarihi inşaat yaparak, plansız, programsız kalkınan bir tane ülke bile yazmıyor. Dünyanın bugün geldiği noktada kendi kalkınma planınızı yapmak ve bunun için partnerler aramak durumundasınız. Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerimizi gerektiği kadar geliştiremedik. İhmal ettik. Oraları başka yerlere bıraktık. Halbuki oyunun içinde yer alabilirdik. Buna gücümüz vardı. Kalkınan bir Türkiye’nin her blok ile iyi ilişkiler kurması mümkün olur. 

Söyleşiyi yapan: Feyziye Özberk, ADDGenel Sekreter yardımcısı" 

 

 

 

 

 

Genel Başkan Tansel Çölaşan, Genel Sekreter  Öner Tanık, Genel Sekreter Yardımcısı Lütfü Kırayoğlu, GYK Üyeleri Gürhan Akdoğan ve Ömer Kaya kampa katıldılar.

Genel Başkan Tansel Çölaşan güncel, siyasal konular hakkında, Genel Sekreter Öner Tanık Atatürkçü Düşünce Derneği ve kurumsal kimliği hakkında gençlerle söyleşi gerçekleştirdiler

Anıt-Kabir’de eşsiz Atatürk’le ilgili anı eşyalarının satıldığı yerden ceket üstüne iğnelenen, büyük boy birkaç Atatürk rozeti aldım. Gene büyük ve aynı biçimde fakat boyna asılabilenlerden İstanbul’un Harbiye yöresinde Askerî Müzeden, çok önceki yıllarda oraya her gidişimde birkaç tane alma alışkanlığındaydım. Sanırım toplam 20-25 tane almış olmalıyım. Biri beyaz ve biri sarı olan ikisi dışında geri kalanlarını kimi genç üniversite öğretim üyelerine, Amerika’da bir dizi konuşma programım sırasında oraya yerleşmiş olan Türklere ve yerine göre şirin küçüklere (“yenilerini Askerî Müzeden nasıl olsa gene alırım” düşüncesiyle) sürekli armağan ettim. Yaklaşık iki yıl önce, müzeye bu amaçla bir daha gittiğimde, orada satış yapan görevli onların yapımının bir emirle durdurulduğunu söyledi. Bende şimdi yalnız iki tane kalışının nedeni budur. 

Bu güzel boyun-bağının yapımının durdurulmasını o zaman TSK’ya yakıştıramadım. Aradan en az bir-buçuk yıl geçtikten ve 15 Temmuz girişimi yer aldıktan sonra, Fethullah Gülen kurgusuyla ülkemiz Silâhlı Kuvvetlerine de yasa-dışı yollardan sokulan, önleri açılan, yükseltilen, general rütbeleri ihsan edilen ve karar konumlarına yapay yollardan getirilen askerlerin de bulunduğunu, bunların içte ve dışta ülke düşmanlarınca ve son aşamada yabancı çıkarları doğrultusunda desteklendiklerine tanık olduk.        

Ancak, Anıt-Kabir’e son gidişimde sözünü ettiğim aynı büyük rozetin bu kez ceket göğsüne iğnelenebilecek biçimde eşlerini görüp dört tane aldım, ceketlerime, paltolarıma taktım. Ben 1932 (ayrıca Gelibolu) doğumluyum, eşsiz Atatürk yıllarını da yaşadım. 10 Kasımdan hemen sonra İstiklâl Madalyası sahibi babamla birlikte, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın Başkomutanı ve T.C. kurucusunun önünden Dolmabahçe Sarayı içinde geçtiğimizi ve onu taşıyan top arabasını görmek için tüm yolların ne denli dolup taştığını bugün gibi anımsıyorum. Babamı ilk (ve son) kez ağlarken orada gördüm. Türkiye’de ağlamayan yoktu. Dolmabahçe’deki büyük bayrağı, çevresindeki meş’aleler ve her birinin dibinde kılıcını çekmiş ve onun nöbetini tutan paşalar bugün gibi gözümün önünde. Yıllar sonra kendi babamı da, annemi de yitirdim. Ama benim  “en büyük acım”, hazırlamakta olduğum anı kitabımda da yazdığım gibi, “10 Kasım 1938” günüdür. Ülkemizin direği sallanmıştı. Çağdaş psikiyatri bilimi buna şimdi “Çadırın Sallanması” (The Shaking of the Tent) diyor. Kişi yaşamında iki türlü “çadır sallanması” var: Biri eve ekmek getiren kişinin ölümü ya da ayrılmasıyla “Aile Çadırı”nın, öteki de böyle bir önderin ömrünün tükenmesiyle “Ulusun Çadırı”nın sallanması.  Ulus çadırının sallandığını ben o küçük yaşta bile duyumsadım. 

Atatürk yılları bize güven, gurur, mutluluk, kararlılık ve başarıya inanç vermiştir. Kızılay’daki parkın adı bile “Güven Parkı”dır. Bir arkadaşımın köylü kökenli babasının her yıl 10 Kasım günü saat tam 9:05’de, çevrede hiç kimse olmadığı zaman da, işi bırakıp “hazır ol” duruşuna geçtiğini yayımladığım bir yazımda anlatmıştım. Ben o benzersiz öndere ilişkin olarak, yurt içinde ve dışında gençlik yıllarımdan bu yana kitap ve makale biçiminde çok yayın yaptım. Amerika’da öğrenciliğim sırasında bile, ulusal günlerde o ülkenin gazetelerinde imzalı yazılarım çıkmıştır. Doğumunun yüzüncü yılı kutlanırken, T.C. devleti beni Hindistan’da ve ABD’de İngilizce ve Rusya ile Romanya’da Rusça konuşmalar yapmak üzere seçip görevlendirmişti. Dört kez de yılın Atatürk ödülünü aldım. 

Bütün bu nedenlerle, ceketlerimin üstünde mutlaka bir büyük Atatürk rozeti vardır. Evimin penceresinden Anıt-Kabir görünür. Yıllardır güneş doğmadan erken kalkıp çalışmaya oturduğumda, ilk işim ışıkları henüz sönmemiş olan Anıt-Kabir’e bakmak ve o günün enerjisini, bir anlama, o bağlantıdan almaktır.

14 Haziran 2017 Çarşamba günü, öğleden sonrasının ilk saatinde Atatürk Düşünce Derneği’nin (ADD) genel merkezinin bulunduğu binanın dördüncü katında Sekreter Tülay Hanım’a bir zarf bıraktım ve yaklaşık 30-40 dakika sonra eve dönmek üzere aşağıya indim.  Ceketimin sol yakasında yukarıda sözünü ettiğim büyücek Atatürk rozeti iğnelenmiş olarak vardı. Bu rozeti sokakta göğsümde görenler en azından tebessüm ederek selâm veriyor, durdurup birkaç güzel söz söyleyen de oluyordu.

Bu kez öyle olmadı. Önce, binaya daha ilk girişimde tanımadığım ama oralarının sanki her konuda sorumlusuymuş gibi davranan ve birileriyle çatışma çıkarma fırsatını kollayan bir kişi dikkatimi çekti. Bambaşka ortamlarda benimle ilgilenenler de çıkmıştır. Ama bunlar Ankara Üniversitesinde 41 yıllık öğretim üyeliğimi, Atatürk ilkelerine bağlılığımı, Ermeni sorununda yurt dışındaki eylemlerimi bilen ya da doğrudan eski öğrencilerim olan kişilerdi. ADD’nin içinde yer aldığı binanın girişindeki bu kişinin bunlardan biri olmadığı ve bir çatışma aradığını izlenimi uyandırıyordu. 

Binadan çıkışımda yanılmadığımı anladım. Kapıya yaklaşmak isterken, bana gereğinden fazla ve birbirilerini tanımayanların asla yapmayacakları biçimde yüzünü bana olağan sayılmayacak biçimde yaklaştırıp gözlerini husumetle dikerek, kendince bir molla, diyanet sözcüsü, onlar adına bir savcı ya da yargıçmış gibi bir tür “sorguya çekip hesap sorma” eylemi başlattı, tehditkâr tavır ve ifadelerle sürdürdü, hareketlerine hakim olamadı, daha doğrusu böyle bir çaba göstermedi, onun yerine bir yıldırma ve kendi bilgisizlik çizgisine beni zorla çekip orada tutma çabası içindeydi ve bu çerçevede ağzından beni oradan kovma biçiminde kötü sözler çıktı, ben kapıdan çıkıp giderken bina içinde hâlâ bağırıyor ve uygunsuz sözcükler kullanıyordu.  Anladığıma göre, hedef dördüncü kattaki ADD kuruluşuydu, göğsümdeki büyük Atatürk rozetiydi ve bu durumda kuşkusuz hem simge, hem de kişi olarak bendim.  

Adını ve orada ne aradığını bilmiyordum. Binayla bir bağlantısı olmadığını, kiralık yeri olan birilerine ara sıra geldiğini, olayı sessiz biçimde gösteren güvenlik kamerası incelendiğinde anlaşıldı. Ne var ki, oraların bir “hâkim-i mutlak”ı gibi tavırlar takınıyordu, sanki kimin girip çıkacağı, nereye gideceği, nasıl giyineceği, kendisiyle nasıl konuşacağı ve “Kur’an kaynaklı bir Tanrı buyruğu” sandığı basit Arapça iki sözcük söylemedikçe “def olup gitmesi” gerektiği düşüncesindeydi ve bütün bunları tehdit dolu ifadelerle dile getiriyordu.

Bu satırları yazarken aradan bir gün geçtiği için, şimdi anımsıyorum ki, bir yıl ya da daha fazla bir süre önce, görünümü, hâli-tavrıyla o (ya da ona çok benzeyen biri) bana 14 Aralık 2017’deki bu saldırgan hareketlerinin bir tür başlangıcını sergilemişti. O zaman da o kişiyi (görevini ve yetkisini çok abartan, basit düşünceli, ama saldırgan yaradılışlı) bir bina sorumlusu sanmıştım. 

Bu seferki kişi sanki kesin olarak yönetici, denetçi ya da sözcü gibi bir bina sorumlusuydu, ayrıca sanki bir din uzmanıydı, artı sanki bir siyaset görevlisiydi; her neyse istediğini başkasına zorla yaptıracak yetki sahibiydi. Bu yetkiyi ya iktidardan, ya kendi anlayışına göre dinden, ya da belki de Atatürk düşmanlığından alıyordu. Eğer nedeni buysa, eşsiz Mustafa Kemâl kendi kurduğu TBMM üyelerini kısa süreli başkomutanlık onayı için ikna etmeye çalışırken, Ankara’da Yunan topçusunun sesleri duyuluyordu. Göğsümdeki rozette simgeleşen önder olmasaydı, Sakarya Zaferi de olmayacak, Meclis başka kente taşınacak, Maltepe yöresinde bana zorbalık sergileyen kişi 2017’de kimbilir nerede olacaktı. Yıllarca “Orta Doğu” konulu bir ders de vermiş olan kişi olarak biliyorum ki, Suudî Arabistan’da “din polisi” diye bir kurumlaşma da var. Namaz vakti evlere telefon edip ahizeyi kaldırıp açanlara “bu saatte namazda olmalıydın” deyip para ya da hapis cezası veriyor, daha kötüsü tek başına araba kullanan kadını “öldürmenin dinen câiz” olduğunu minareden ilân ediyor. İleride Türkiye’yi bu karanlık yollara da sokmayı tasarlayanlar da mı kendilerine ek görevler çıkarıyorlar? 

Söz konusu kişi “bana aleykümüsselâm diyeceksin” diye diretirken, Kur’an’ın da sözünü etti. Ben Kuveyt ve Bahreyn dışında, bütün Arap ülkelerinde, (yani Fas’tan Irak’a ve Somali’ye değin ve daha çok görevle) bulundum. Başka yabancı dillerin yanında, Arapça (ve Farsça) da çalıştım. Arapçaya 1957’de Harvard’da “Konuşulan Şam Arapçası” dersiyle başladım, üç yıl Libya Kültür Merkezindeki kurslara katıldım. Dinler tarihini de, uydurmasını değil, hem temel hem bilimsel kaynaklarıyla oldukça iyi bilirim. Bu konuda çeşitli dillerde yayınlarım var. Bana zorbalık sergileyen kişi “Selâmünaleyküm” ve “Aleykümüsselâm” sözcüklerini Arapça yanlışsız yazabilir mi bilmiyorun, ama ben yazarım. On-bir yaşında yazıldığım Amerikan okulunun (Robert Kolej) kütüphane binasının alt katında bir musluk ve çevresinde Arapça şu yazı vardı: “Ve min el-mai küllü şeyin hay.” Miletoslu Thales’in “her şeyin sudan olduğuna ilişkin sözünün Arapçası. Araplık taslayanlardan kaçı bunu da yanlışsız yazabilir? Ben yazarım. 

Araplık taslayanlardan ve İslâm’ı bildiklerini yayanlardan kaçı Londra Üniversitesinde SOAS’da basit bir sınavdan geçer not alabilir? Ben orada, Cambridge’de ve benzeri üniversitelerde konuşmalara çağırıldım. Özel kitaplığımdan 20.000 cildi dört üniversiteye armağan ettim. Yaklaşık bir o kadar geri kalanı için bir kitaplık dairesi satın almak zorunda kaldım. Oradaki dinler üstüne birkaç yüz kitabım var; Orta Doğu üstüne de birkaç bin. Washington Irving’in (1783-1859) Muhammed’ın yaşamı üstüne yazdığı İngilizce kitabını edinip okuduğumda 15 yaşındaydım. Aynı kitabı 85’ine ulaştığım bu günlerde elime yeniden aldığımda, geçmişin yüzyıllarında bu ünlü Amerikalı yazarın bu bilgileri nasıl topladığına hâlâ imrenerek şaşıyorum. 

Aydınlarımızın dinler tarihini de, en azından bir tarih olayı olarak, ayrıntılı biçimde bilmelerini beklerim. Bunun için de birkaç yabancı dilden yararlanabilmek gerekir. Örneğin, Osmanlı geçmişini daha iyi anlamada bir yararı olur mu diye, Türkçeyle aynı dil ailesinden Macarcaya başlamak için Budapeşte’de bir Yaz dersine de katılmış ve diplomasını da almıştım. “Selâmünaleyküm” deyip zorbalığa girişmekle ne Müslüman olunur, ne de bilgin. İskoç kökenli Sir Walter Scott’un (1771-1832) Ivanhoe adlı romanı ben 13 yaşındayken ders kitaplarımızdan biriydi. Orada da, ders gereği, aynı sözcüklerin Lâtincesini işitip öğremiştik: “Pax vobiscum!” Yanıtı: “Et vobis.” Bunu öğrenmek kişiyi Hıristiyan mı yapar, daha iyi bir insan mı yapmak için yeterli midir? 

Tek Tanrı düşüncesini ilk ortaya atan bir Mısır firavunuydu. İran’da Zerdüştlükte de “Ahora Mazda” var. Musa’nın Tanrısı yalnız Yahudiler içindir. Hıristiyanlığın kitabı kötü yazılmıştır ve çelişkilerle doludur. Yeni Delhi’de aldığım yeni bir anlatım hiç değilse zahmetsiz okunuyor. Çelişkilere gelince, Matthias İncil’ine göre (2:13-29), İsa’nın çocukluğu Mısır’da geçmiş; Luka İncil’ine bakılırsa (2:39),  Nâsira’da. İsa’nın çivilendiği tahtaların üstündeki yazı dört İncil’in dördünde de farklı. Demek ki, öteki dinlerde de iki sözcük söylemekle dindarlık ne başlar, ne de biter. Protestanlık üstüne temel yayınların dizelgesi ciltler tutar. Bruno yakıldı da, Luther nasıl kurtuldu? Çağdaş ruhbilimci Eric Erikson’un kitabını Türkiye’de kaç kişi okudu? Ya da Amerikalı yazarın “İlk Müslüman” ve “Muhammed’den Sonra” konulu iki cildini? Daha önemlisi, Hıristiyanlığın düşünce (felsefe) yönünden eleştirisi var. İlk kitap (1612) Spinoza’nın. Sonrakiler Astruc, de Wette, Wellhausen, Garf. Marksistler içinde Lafargue, Nickolski,  Bauer; Genç Hegelcilerden Strauss ve onları izleyenler…

Kuşku yok ki, İslâm düşüncede, tarihte ve insanın gelişmesinde yeni bir kapı açtı. Önemli özelliği akla ve yan tutmayan salt bilgiye inanmasıyla başlamasıdır. Matematikçi, fizikçi ve mantıkçı El-Kindi (801-873) ilk Arap düşünürü diye bilinir. İranlı El-Razi (865-925) akılcılığa dayalı bilginin üstünlüğünü savundu. Türk kökenli İbn Sina’nın (980-1037) tıp kitabı yüzlerce yıl tüm Avrupa’da tek başvuru kaynağıydı. Endülüslü İbn Rüşd (1126-1198) düşünce ve bilgi ikilisini bağnazlığın baskısından kurtarma peşindeydi. Gene Endülüslü İbn Haldun (1332-1406) tarih felsefesini ilk kez ortaya koydu. Ne var ki, Halife Mütevekkil El-Kindi’yi halkın önünde kırbaçlattı. El-Razi’nin kitapları Emir’in buyruğuyla başında paralandı, bu yüzden kör oldu. İbn Sina öldürmemek için bir kentten ötekine kaçıp durdu. Özbek yazarı Adil Yakubov’un İbn Sina üstüne kitabı okunmalıdır. İbn Rüşt’ün yazdıklarının Arapçaları yok edildi; şimdi yalnız Lâtinceleri ve İbraniceleri var. İbn Haldun İslâm’in en büyük pozitivistiydi; değeri yaşamı boyunca bilinmedi. 

İslâm geçmişinin bağnaz ve yenilikçi, karanlık ve aydınlıkçı, yıkıcı ve yapıcı, yerinde saydırıcı ve ileri taşıyıcı yanları oldu. Kâğıt Çin’den getirilerek İslâm eliyle Avrupa’ya taşındı, ama Yohannes Gutenberg 1448’de basımevini kurdu, Macar kökenli İbrahim Müteferrika İstanbul’da ilk Fransızca kitabı 281 yıllık bir gecikmeden sonra ancak 1729’da basabildi. Kökü El-Gazali’ye (1058-1111) uzanan bu aymazlık Osmanlı’ya ve İslâm’a çok pahalıya patladı. Aynı bağnazlığın içinde öteki Müslümanlar da tutsak kaldılar. Yabancı işgâli, soygun, kölelik, gericiliğin baskısı “Cedid”, yani “Yenicilik” akımını er-geç doğurdu. Kırım’dan Uygurlara değin Terakki, Ayna, Seda, Hurşid, Ümid, Bereket, Gayret, Hürriyet, Yıldız, Vakt ve İrşad gibi gazete ve dergiler türedi, aydınlar içinde Kırım’dan İsmail Gaspıralı, Başkırdistan’dan Ahmet Zeki Velidi, Buhara’dan Abdurrahim Fıtrat, Kazaklar’dan Abay Kunanbay, Karakalpaklar’dan Burdimurad Berdah, Türkmen Avbeztagan Kâtibî, Özbek M. Emin Mirza Mukimî, Tacik Ahmet Daniş ve bu arada Türkiye’den HJindistan’a değin etkili olan Cemâleddin el-Afganî gibi birçok aydın öne çıktı. Bunlardan Yusuf Akçora, Sadri Maksudî, Ahmet Agayev, Zeki Velidi Togan, Ali Hüseyinzade ve başkaları hem toprak ağaları, bağnaz mollalar, tutucu yöneticiler ve hem de Rus baskısıyla Türkiye’ye göçtüler. UNESCO’nun yedi kitaplık “Orta Asya Tarihi” dizisi mutlaka okunmalı.

Koca Orta Asya’yı yakın geçmişte Çarlık Rusya’sı ve Britanya sömürgeciliği zincirlerine bağlayan ve günümüzde de Suudî Arabistan ve Mısır başta olmak üzere, tüm Müslüman dünyasını Amerikan emperyalizminin hizmetine veren gerici tutumun 2017’de yeni saldırılarına mı tanık olmaktayız? Bizden böylesine olayların içinde yer almamış, Türk dünyasına ve İslâm’a büyük zararlar vermiş olan bu gerici saldırıların yeni boy hedefleri olmamız mı kotarılıyor?  Bize yalnızca bunda yerli egemen ve dış güçlerin ne ölçüde payları olduğunu araştırmak mı kalıyor? Geçmişte Mısır’da “Müslüman Kardeşler” denen örgütü Britanya emperyalizmi ile Kral Fuat birlikte kurmadılar mı? IŞİD’in kökeninde ABD desteği olduğu artık bilinmiyor mu? Bizlerin Türklüğümüzden, Cumhuriyeti kuranların Atatürkçülüğünden uzaklaşmamız mı isteniyor? “Heykelcilik sanat değil, puta tapmaktır” safsatası matbaayı 281 yıl geciktiren mollaları akla getirmiyor mu? İslâm dünyası geçmişte lâiklik, Endüstri ve Teknoloji Devrimlerini yakalayamamıştı; günümüzün ileri toplumları bilgisayarları geliştirme, robot askerler yapma ve uzaya açılma çağı içinde hızla ilerliyorlar. Bizden tüm bu engellerin Arapça “selamünelâyküm” sözcüğüyle aşılacağına inanmamız mı bekleniyor? Bu bilgi zavallılığını hoyratça yürütenlerden hesap sorulmayacak mı? Yoksa onların benim gibilerine hakaret etme hakları da mı bugünlerde gündeme sığdırılıyor?  

Prof. Dr. TÜRKKAYA ATAÖV

 

  

 

       

     

 

 Ülke olmadan devlet olmaz. “Toprak;  devletin vazgeçilmesi olanaksız temel unsuru, egemenlik ve bağımsızlığın simgesidir”.  

1071 Malazgirt meydan savaşından itibaren tarihi süreç içerisinde bu topraklar için çok büyük bedeller ödenmiştir ve halen de ödenmektedir. 

“Yüce Atatürk’ün buyurduğu üzere “ ulusumuz çok büyük özveriler ve binlerce şehit vererek kurtuluş savaşını kazanabilmiştir”

Milli kültürümüzde vatan topraklarının canımız kanımız, atalarımızdan bizlere kutsal emanet olarak bırakıldığı algılanmaktadır. Onun içindir ki; vatan evlatları kına yakılarak ve davul zurna ile askere gönderilmekte, “vatan sana canım feda” türküleri ile eğitilmektedir.

Dün Çanakkale’yi geçemeyenler ve Sevr’i gerçekleştiremeyenler emellerine ulaşabilmek için yeni metotlar, hileli ve örtülü yollar deneyebilirler bu hususa dikkat edilmeli ve uyanık olunmalıdır.

Yabancı uyruklu gerçek kişilere ve tüzel kişiliği olan Yabancı  ticaret şirketlerine “mesken bina, tarla ve arazi “ satılmasının amacı ve gerekçesi nedir?

 Bu uygulamada : “Kamu yararı var mıdır”?

Konunun; ön yargıdan uzak, samimiyetle, saydam bir şekilde analiz edilerek, bütün yönleri ile kamuoyunun bilgisine sunulması, bu konudaki kuşkuların giderilmesi ilgililerin ve  aydınların görevi olduğuna inanmaktayım.

Kapsamlı ve çok karmaşık olan bu konu hakkında fazla detaya girmeden özet olarak gerekli  görülen bilgiler aşağıda değerlendirmelerinize arz edilmiştir.

BU KONUDAKİ HUKUKİ MEVZUAT:

Osmanlıda Tüzel kişilere mülkiyet hakkı verilmemiştir.  Gerçek kişilere ise 08.06.1868 tarihli “ Tebaa-I ecnebiye nin emlake mutasarrıf olmaları hakkındaki” kanunla verilmiştir. Bu kanun Osmanlı devletinin ekonomik olarak sıkıntılar döneminde, Avrupa ülkelerinden kredi alabilme için o dönemin konjonktür’ el şartları içerisinde yürürlüğe konulmuş ancak, 1. Dünya savaşına kadar devam etmiştir. (uygulandığına ne kadar taşınmaz satıldığına dair bir kayıt bulunamamıştır) 

T.C.nin kuruluş belgesi olan 23 temmuz 1923 de imzalanan “Lozan barış antlaşması ve antlaşmaya ek “Lozan ikamet ve selâhiyeti adliye mukavelesinde” yabancıların ülkemizde gayrimenkul edinebilmeleri için “tam Karşılıklılık”(tam mütekabiliyet)  ilkesi esas olarak kabul edilmiştir.

18.03.1924 tarih ve 442 sayılı kanunun 87. Maddesi ile de yabancılara köylerde taşınmaz edinimi yasaklanmıştır.

Daha sonra yabancılara taşınmaz edinimi konusunda cumhuriyet dönemindeki ilk yasal düzenleme 22.12.1934 tarih ve 6422 sayılı kanun ile yapılmıştır. Bu kanunun 35. Maddesinde yabancıların gayrimenkul edinimlerinde “tam Karşılıklılık” ilkesi korunmuştur. 36.maddesinde ise yabancıların gayrimenkul edinebilmesi için bazı sınırlamalar getirilmiştir. Örneğin köylerde gayrimenkul edinmeleri yasaklanmış” Köy dışı alanlarda 30 hektar ile sınırlanmış ve miras yolu ile intikali de yasaklanmıştır.

Bu düzenlemeden sonra 21.06.1984 tarih ve 3039 sayılı yasa ile yapılan düzenlemede “Karşılıklılık” ilkesinin hangi ülkelere uygulanacağı konusunda Bakanlar kuruluna yetki verilmesi öngörülmüş ancak bu düzenleme Anayasa mahkemesinin 13.06.1985 tarih 1984/14 esas ve 1985/7karar sayılı kararıyla iptal edilmiştir.

22.04.1986 tarih ve 3278 sayılı yasayla yapılan düzenleme ile;

 Tapu kanununun söz konusu 35. Maddesine:  “Bakanlar kurulunca Milli menfaatler ve milli ekonomide faydalı gördüğü hallerde; “hangi ülkelerin veya hangi ülkelerin uyruğundaki gerçek kişilerin mütekabiliyet şartından müstesna tutulacağı” ibaresi eklenmiştir.                        Bu düzenleme de Anayasa mahkemesince 09.10.1986 tarih ve 1986/18 esas ve 1986/24 karar sayılı kararıyla iptal edilmiştir.

Daha sonra; 03.07.2003 tarih ve 4916 sayılı yasayla (İlgili yasa madde 19) yabancıların taşınım ediniminde yeni düzenlemeler yapılmıştır.

1-) Karşılıklılık kavramı yeni bir tanıma bağlanmıştır şöyle ki: “Yabancı ülkenin taşınmaz edinimdeki kendi vatandaşına tanıdığı hakların T.C. vatandaşına da tanınmış olmasılılık esas alınmıştır.

2-) Yabancı uyruklu gerçek kişiler yanında, yabancı ülke kanunlarına göre kurulmuş tüzel kişiliğe sahip ticari şirketlere de kanuni sınırlara uymak şartı ile taşımaz edinebilmeleri sağlanmıştır.

3-)Tapu kanunun 36. Maddesi yürürlükten kaldırılmıştır. Bu madde hükmü yerine 35. Maddenin 3. Fıkrasına ekleme yapılarak “Yabancı gerçek kişilerin hukuki işlem ve ölüme bağlı tasarruf yoluyla 30 Hektardan fazla taşınmaz edinebilmeleri Bakanlar kurulunun iznine tabi kılınmıştır.

4-) Karşılılık ilkesi gerçekleşmese dahi miras yolu ile intikal eden taşınmazlar miktar kısıtlanmasından muaf tutulmuştur ve paraya çevrilebileceği öngörülmüştür.

5-) 18.03.1934 tarih ve 442 sayılı köy kanununun 87. Maddesi yürürlükten kaldırılarak, yabancı uyrukluların köy sınırları içinde de taşınmaz ediniminin önü açılmıştır.

6-) 35. Madde ile ilk defa yabancı gerçek kişiler lehine sınırlı aynı haklara ilişkin düzenleme yapılmıştır. Bu hususa yönelik uygulamada “karşılıklılık ” şartı aranmamıştır.

Bu kanunla getirilen düzenlemelerde Anayasa Mahkemesinin 14.03.2005 tarih ve 2003/70 esas ve 2005/14 karar sayılı kararıyla iptal edilmiştir.

Daha sonra 29.12.2005 tarih ve 5444 sayılı yasanın 1. Maddesinde aşağıda belirtilen düzenlemeler yapılmıştır.

1-) Karşılıklılık ilkesine uyulması muhafaza edilmiştir. Sınırlı ayni haklar bakımında da  karşılıklılık ilkesi muhafaza edilmiştir. 

2-) Karşılıklılık ilkesinin belirlenmesinde hukuki ve fiili durumun esas alınacağı belirtilmiştir.

3-) Yabancı gerçek kişilerin sadece mesken ve işyeri olarak taşınmaz edinebileceği hükmü getirilmiştir.

4-)  Ülke bazında 2.5 hektar, il bazında binde 5’i geçmemek üzere Bakanlar kuruluna yetki verilmiştir,

Bu düzenleme de Anayasa mahkemesinin 11.04.2007 tarih ve 2006/35 esas ve 2007/48 karar sayılı kararıyla iptal edilmiştir.

Bu aşamaya kadar yapılan kanuni düzenlemeler 4 kez Anayasa mahkemesince tamamen ya da kısmen iptal edilmiştir.  İptal kararlarının gerekçelerinde yüksek mahkemece özetle: 

a-) Lozan barış antlaşmasına ek mukaveledeki “tam karşılıklılık” koşulunun ihlal edildiği, içinin boşaltıldığı yada gevşetildiği,                                                                                                                                                              b-) iktisadi maksatla ülke topraklarının yabancılara devrinin sakıncalı görüldüğü,                                           c-) toprağın devletin vazgeçilmesi olanaksız egemenlik asli ve maddi unsurun, egemenliğin  ve bağımsızlığın simgesi olduğu, ülke devlet otoritesinin geçerli olduğu alanı temsil ettiği,   d-Bakanlar Kuruluna sınırları belirlenmeyen yetkilerin verilmesini yasama yetkisinin devri anlamına geleceği bu durumun kuvvetler ayrılığı ilkesi ile bağdaşmadığı, 

e-) karşılıklılık şartıyla dahi yabancı tüzel kişilerin taşınmaz edinimlerinin sakıncalı görüldüğü, 

f-) Toprak bir kere elden çıktımı geri alınmasının kolay olmadığı,

Saptamalarına yer verilmiştir.                             

Anayasa Mahkemesince peş peşe yapılan iptaller sebebiyle, saptanan hususlar dikkate alınarak 03.07.2008 tarih ve 5782 sayılı yasayla yapılan düzenleme ile 35. Maddede bir kez daha değişiklik yapılarak; “ merkez ilçe ve ilçeler bazında Uygulama imar planları ya da mevzi imar planlarının  %10 nu aşmamak ve en çok 2.5.hektara kadar yabancı gerçek kişilere taşınmaz mal edinimi ve kısmi ayni mal edinme hakkı getirilmiştir” Bu düzenlemede de karşılıklılık ilkesi korunmuştur.

Bu konuda en son ve en kapsamlı düzenleme 03.05.2012 tarih ve 6302 sayılı yasayla yapılmıştır ve halen yürürlükte bulunmaktadır. 

Bu yasaya göre: yabancı uyruklu gerçek kişilere ve yabancı devletlerin kendi mevzuatına göre kurulmuş Tüzel ticari şirketlere taşınmaz edinimdeki esaslar aşağıda belirtilmiştir.

1-) Yabancı uyruklu gerçek kişilere taşınmaz ediniminde ve kısmı ayni mal ediniminde “Karşılıklılık” ilkesine yer verilmemiştir. (kaldırılmıştır)                                                                                            2-) Kanuni sınırlamalara uyulması kaydıyla uluslararası ikili ilişkiler yönünden ve ülke menfaatlerinin gerektirdiği hallerde Bakanlar Kurulu tarafından belirlenen ülkelerin vatandaşı olan gerçek kişilere T.C. de taşınmaz mal ve sınırlı ayni mal edinebilecekleri hükmü getirilmiştir.   Buna göre:                                                                                                                                                            

a-) İlçe bazında uygulama imar planı mevzi imar planı sınırları içerisinde kalan toplam alanın yüz ölçümünün %10 unu aşmama şartı kaldırılarak yerine özel mülkiyete konu olan arazi yüz ölçümünün %10 kadar yabancı uyruklu gerçek kişilere taşınmaz edinme hakkı ve kısmi ayni hak edinebilmesi sağlanmıştır. “Alınacak taşınmaz mesken veya işyeri olarak kullanma şartı kaldırılmıştır.

b-)Ülke bazında30 hektara kadar, yabancı gerçek kişilere( Bakanlar kurulunca 60 hektara çıkarılabilir) taşınmaz mal edinimi ve sınırlı ayni hak edinimi hakkı verilmiştir.

c-) Yabancı uyruklu gerçek kişiler ile yabancı ülkelerde kendi kanunlarına göre kurulan tüzel kişiliğe sahip ticaret şirketlere taşınmaz mal ve sınırlı ayni hak edinimlerini “ülke, kişi, coğrafi alan, bölge, süre, sayı, oran, nitelik yüz ölçüm, miktar belirleme, kısmi ve tamamen durdurma veya yasaklama konularında Bakanlar Kurulu’na yetki verilmiştir.

 

d-)Mesken ve işyeri dışında da taşınmaz edinim hakkı getirilmiştir. Bu suretle tarımsal                 alandaki arazilerde yabancı uyruklu gerçek kişilere taşınmaz edinim hakkı tanınmıştır.

e-) Kendi ülkelerinde kendi kanunlarına göre kurulan tüzel kişiliğe haiz ticaret şirketleri ancak özel kanun hükümleri ile taşınmaz ve sınırlı ayni hak edinebilirler. 

7-)Yabancı uyruklu gerçek kişiler ile yabancı ülkelerde kendi kanunlarına göre kurulan tüzel kişiliğe sahip ticaret şirketlerine satın aldıkları “Üzerinde yapı bulunmayan taşınmazlar” için geliştirdikleri projeyi iki yıl içinde ilgili bakanlığa verecekleri hükme bağlanmıştır. Proje onaylandıktan sonra tapunun beyanlar hanesine kaydedileceği, projenin süresi içerisinde bitirilip, bitirilemediğinin denetleneceği ve takip edileceği, projenin gerçekleşmemesi durumunda azami iki yıl içerisinde tasfiye edileceği ve paraya çevrilerek bedelin hak sahibine ödeneceği kayda bağlanmıştır.

Yabancı uyruklulara taşınmaz edinimi ile ilgili en son yasal düzenlemenin iptali konusunda anayasa mahkemesine açılan iptal davası, Anayasa Mahkemesi Daha evvel 4 defa iptal davasındaki gerekçelerin den dönmüş, Yüce mahkeme iptal talebini  oy çokluğu ile 10.17.2013 tarih ve 2012/75 esas ve 2013/88 kara sayılı kararıyla ret etmiştir. Karara muhalif kalan Sayın üyelerin (5 sayın üye) daha evvelki iptal kararlarındaki iptal gerekçelere dayanarak karara katılmama şerhi koydukları anlaşılmaktadır. Sonuç olarak bu yasanın uygulanmasında her hangi bir yasal mani kalmamıştır.

AVRUPA ÜLKELERİNDE YABANCILARA TAŞINMAZ EDİNİMİNDEKİ UYGULAMALAR.

A.B ülkelerinde de bir kısım kısıtlamalar mevcuttur. Örneğin Danimarka, İrlanda ve Avusturya da; tüzel kişiler ve ticaret şirketlerinin taşınmaz mal ediniminde özel kurallar ve kısıtlamaların mevcut olduğu, yeni üyelerden Estonya, Polonya, Slovakya, Malta ve Macaristan da kendilerine tanınan geçiş dönemi boyunca benzer kısıtlayıcı kurallar mevcuttur. Fransa, Almanya ve Lüksemburg gibi ülkelerin dışında kalan birçok ülkede sınırlamalar tarım alanlarında yoğunlaşmaktadır. Hatta tarım alanlarının yabancıların taşınmaz edinimine acık tutulmaması genel bir ilke olarak benimsenmektedir. Henüz ülkemizin A.B. ne girmeden yabancı uyruklulara taşınmaz edinmesine izin verilmesi büyük eşitsizlik, dengesizlik ve karşılıksız tek taraflı bir ödün niteliğinde ülkemizin aleyhine sonuç verecek bir uygulama olarak değerlendirilmektedir.

ÜLKEMİZDE YABANCILARA NE KADAR TAŞINMAZ SATILMIŞTIR:

Cumhuriyetin kuruluşunda 2003 yılına kadar 80 yıllık cumhuriyet tarihinde yabancılara satılan toprak miktarı toplam 11 milyon m2 dir. 2002 den 2011 kadar 10 yıllık döneme bakıldığında yabancı gerçek kişilere 75.893.700 m2, Yabancı ortaklı ve yabancı sermayeli şirketlere 30.186.277 m2 olmak üzere toplam. 136.186.277 m2 olup bu miktar 80 yılda satılanın 12 katıdır. 2011 yılından sonra TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) bu bilgileri yayınlıyordu artık yayınlamıyor 2015 sonu itibariyle mesken, işyeri, arsa bazında ne kadar yabancı uyruklu gerçek ve tüzel kişilere satış yapıldığı bilgilerine ulaşılamıyor.  

( Yukarıdaki bilgiler Anayasa Mahkemesinin 10.17 3013 kararına ait dava dilekçesinden alınmıştır)

Manisa Milletvekili Erkan Aksoy’un yazılı soru önergesine karşılık olarak : Çevre ve şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktarın açıklamasına göre:  Ülke genelinde 2003-2012 kadar 139.828 kişiye, 153183 adet toplam 137.192.231 m2 taşınmaz mal satıldığı, bunun 126.119.800 m2 sı ana taşınmaz, 11.072.430 m2 ise kat mülkiyeti olduğu cevaben ifade edildiği anlaşılmıştır

2007-2013 Dönemi 9. Kalkınma planında (T.H.G.M.  verilerine göre): 15.05.2005 itibarı ile Ülkemizde 272.511.492 m2 büyüklüğündeki 49.567 taşınmazın 52.818 kişiye satıldığı en fazla mülk edinen ülkelerin Suriye, Lübnan, İngiltere, A.B.D. mısır vatandaşları olduğu kayıtlıdır.

Yukarıda belirtilen bilgilerde farklılıklar olup bu bilgiler genel bir bilgi edinme amacıyla değerlendirilebileceği,  net ve sağlıklı bir değerlendirme yapılabilmesi için: gerçek durumun 2015 sunu itibarı ile ilgili kurumlarca kayıtlarındaki konuyla ilgili bilgilerin kamuoyunun bilgilerine sunulması ile mümkün olabilecektir. Bu itibarla T.K.G.M İle TÜİK kayıtlarının ulaşılabilirliğinin önündeki engellerin kaldırılması gerekmektedir.

Ülke bazında: “Almanya, İngiltere, Rusya, Belçika, Hollanda, İsveç, Danimarka, Suriye, Mısır,   Sudi Arabistan, Küvet, A.B.D., İsrail, Mısır.” Uyruklu yabancıların taşınmaz aldıkları anlaşılmaktadır.

Ülkemizde yoğun olarak taşınmaz satın alınan iller ( bu illerin ilçeleri dahildir ayrıca belirtilmemiştir)  şunlardır; İstanbul, Bursa, Antalya, Muğla, Konya, Trabzon, İzmir, manisa, Harran Bölgesi, Aydın, Denizli ve kısmen diğer iller.)

TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN ARSA ENVANTERİ NE KADARDIR. 

Ülkemizin Gerçek alanı 814.578 km2 olup, iz düşümü ise 780.578 km2 dır. Bu alanın %98.7 kara,  %1.3 su alanlarıdır. Ülke genellikle dağlık, taştık olup, orman fundalık, çorak alanlar çıkıldığında “her türlü tarıma elverişli alan miktarı %6.5 dur. Ancak tarım arazilerimiz erozyon  sebebiyle azalmaktadır.

Ülkemizde Rakamsal olarak yaklaşık  78 milyon hektar arazinin, %27.3 kuru tarım,%5.6 sulu tarım, %3.1 bağ bahçe ve  özel ürün, %27.6 cayır ve mera,%29.8 orman ve fundalıktır. Ekilebilir arazi miktarı yaklaşık 26.6 milyon hektardır.(bu bilgiler 9. Kalkınma planından alınmıştır.)

Görüleceği üzere toprak sabit kalmakta hatta erozyonla azaldığı halde Nüfusumuz artmaktadır. Bu gerçek durum karşısında Toprak ve su kaynaklarımızın korunması ve elden çıkarılmaması aklın ve bilimin gereği olarak yurtsever tüm vatandaşlarımızın önde gelen görevi ve sorumluluğudur.

Asırlardan beri yurdumuz topraklarında gözü olan yabancıların bu emellerine prim verebilecek her türlü oluşumların dikkatle izlenmesi önleyici önlemlerin alınması bir yurtseverlik görevidir. 

 ARZ EDİLEN BİLGİLER IŞIĞINDA KONUNUN SORGULANMASI

1-) 6302 sayılı yasanın amacı olarak ”kanuni sınırlamalara uyulmak kaydıyla, uluslararası ilişkiler ve ülke menfaatlerinin gerektirdiği hallerden” bahsedilmekte ise de; soyut ifadeler ile tapu kanununda değişiklikler sonucu yabancıların toprak edinmesinin kolaylaştırılmasın da kamu ve ülke yararının,  ne şekilde elde edileceği sorgulanmalıdır.

2-) Mesken yahut işyeri ayrımı yapılmaksızın toprak edinilen İlçenin özel mülkiyete tabi toplam alanın %10 oranındaki taşınmazların yabancı gerçek yahut tüzel kişiliğe haiz ticari şirketlere satılması, ülke genelinde 30 hektara kadar (ki Bakanlar kurulu tarafından 60 hektara çıkarabileceği de dikkate alınarak) tarım arazilerinin yabancı gerçek yahut tüzel kişiliğe haiz  Yabancı ticaret şirketlerine satılması gelecek nesillerimiz için risk arz edip etmediği sorgulanmalıdır.

3-)Avrupa birliği ülkelerinde tarım alanlarının korunması amacıyla yasaklamalar söz konusu iken ve henüz Avrupa birliğine tam üye statüsü tanınmadan bu anda karşılıklılık ilkesini tek taraflı olarak kaldırılması önümüzdeki dönemde ülkemiz ve gelecek nesiller için risk arz edip etmediği sorgulanmalıdır.

4-) Taraf olduğumuz Avrupa insan hakları sözleşmesinin ek protokolü 17. Maddesi ile yabancı uyruklu gerçek ve tüzel kişiliğe haiz ticari şirketlerin mülkiyet haklarına saygı duyulacağı hükmü söz konusu iken özellikle proje karşılığı taşınmaz satın alan yabancı şirketlerin projelerini hayata geçirememeleri halinde taşınmazın geri alınabilmesinin mümkün olup, olmadığı tartışılmalıdır.

5-) Ülkemizde taşınmaz edinen gerçek kişiler ve ticaret şirketlerin ait olduğu ülkelerle “siyası, diplomatik yahut askeri anlaşmazlıklar yaşanması halinde bu taşınmazların ve mülkiyet hakkı kazanan yabancıların durumlarının de olacağı? Ulusal ve uluslararası güvenlik konularında ülkemize herhangi bir zafiyet yaratıp, yaratmayacağı irdelenmelidir.

6-) Belki iyi niyetle Avrupa birliği uyum süreci nedeniyle yapılan bu değişikliklerin ortaya çıkarabileceği en önemli sorunun ülkemizde satın alınan taşınmazların yabancı devletlerin stratejik planları doğrultusunda bilinçli olarak ve devletlerin adına hareket eden yabancı gerçek yahut Tüzel kişiliğe haiz ticari şirketlerce alınıp, alınmadığı konusu mutlaka araştırılıp, irdelenmelidir.

7-) Her geçen gün artan nüfus yapımız ve ülkemize sığınan yabancı ülke vatandaşlarının durumu dikkate alınarak, ülkemizin topraklarının sadece % 6.5 nın tarım alanı olması ve bu topraklarında erozyon sebebiyle azalmakta olduğu gerçeği karşısında ülkemizin tarım topraklarının yabancılara satılması uzun vadede ülke menfaatlerine uygun olup, olmadığı nın araştırılması önemli ve şarttır.

  SONUÇ:                                                                                                                                                     Jeopolitik önemi tartışmasız olan ülkemiz topraklarında asırlardır gözü olan yabancıların  Yurdumuzu parçalamak ve paylaşmak amacıyla “ ulusumuza” dayattığı Sevr Antlaşması  güçlü devlet geleneğimiz ve vatandaşlık bilinciyle   “Yüce Atatürk’ün önderliğinde çok büyük özverilerle ve büyük bedeller ödenerek kazandığımız Kurtuluş Savaşı ile” ortadan kaldırılabilmiştir.

Savaş alanında amacına ulaşamayan yabancı devletlere yeniden imkan vermemek adına  topraklarımızın satışının ancak karşılıklılık koşulu ile imkanlı hale getirdiğimizi özelliklede tarım arazilerinin satışını yasakladığımız hatırdan çıkarılmamalıdır.

Global dünya koşullarına uygun hareket etmek amacıyla yapıldığına inanılan yasal değişikliklerin bizden sonraki nesillerimizin geleceği düşünülerek, ufukların ötesinde farklı amaçlar barındıranlar olabileceği de dikkate alınarak Karar merciinde olanlar tarafından  konunun yeniden ele alınması son derece önemlidir.

Unutulmamalıdır ki “Tarihten ders almayanları tarih affetmez” saygılarımla.

                                                                                                         

RAUF BEKİROĞLU

 

İnsanın doğal kökeni üstüne genel kuramının doğruluğunu bilim dünyasının onayladığı Charles Darwin’e ülkemizin yeni ders kitaplarında yer verilmediğini eğitimden sorumlu bakanın açıklamasından öğrenmiş bulunuyoruz. Bu geri adım doğanın gerçeklerine dayalı bilimsel düşünceye kapıları kapamanın en büyük yanlışlarından biridir. 

Kanıtlanmış bilgiden payına düşeni almış herkesin kabullendiği gerçek kısaca şudur: İnsanların ve hayvanların, canlılar olarak, ortak kökleri vardır. Bu bağlantıyı sezen, anlayan, ileri süren ve öğreten Darwin’den önce yaşamış olan çok sayıda düşünür ve bilimci bulunmaktadır. Darwin onların çoğunun varlığından, buluşlarından ve önerilerinden haberliydi. 

Zaten, hiç kimse tüm doğruları kendi başına ve bir anda bulamaz. Bilim onarıla onarıla düzeltilen, yanlışları çizilip çıkarılan, eksikleri tamamlanan, zaman içinde bütünleşen ve durmadan daha ikna edici görünen güzel, ama daha doğrusu aranan bir yapı gibidir. Öte yandan, her şeyin başlangıcı alçak-gönüllü olmaya, bir ‘gecekondu’ görünümü vermeye mahkûmdur. Sonraki eklemeler, her biri azar azar da olsa, insanı “bütün”ü görmeye götürür. 

Darwin de önceki saptamalardan ve yorumlardan yararlanmış, onlara kendi araştırmalarını da ekleyerek bize bir bütün sunmuştur. Bu bütünün de eksiği, hattâ ufak yanlışları da olacaktır. Ama kapsamlı tez doğrudur. Onu eleştirenlerin çoğu Darwin’deki genel doğruları kabul etmişler, en kabadayıları insana geçişin “şu değil bu hayvandan” olduğunu söylemişler, üstelik bu eleştirilerde kendileri yanılanlar olmuştur.

Darwin uzun süren doğa araştırmalarında birçok bulgu, örnek ve kanıt toplayıp ondan bir evrim kuramı çıkararak şu bilimsel sonuca varmıştır: İnsan türü artık var olmayan ama uzun yıllar boyunca evrim yoluyla toprak üstünde iki ayağına dayanarak yürüyen bir tür maymundan gelişmiştir. Başka bir deyişle, insanın ilk atası budur. 

Söz konusu olan maymunların tümü değildir. Öyle olsaydı, bütün maymunlar er-geç insanlaşırdı. O canlı türü “anthropoid”, ya da “insanımsı, insana benzeyen maymun”dur. O da bu duruma durup dururken gelmemiştir. O canlı türü elinde olmayarak uzun bir evrim geçirmiş, değişen koşullara uymuş ve milyonlarca yılı kapsayan bu değişim sürecinde başkalaşmıştır.  İnsanın ortaya bu yoldan çıkmış olduğu tezi bir “var oluş” (ya da anthropogenesis) anlatımıdır ki, “antropoloji” (insanbilim) inceleme ve çalışma alanı da bundan doğmuştur. 

Bu uzun oluşumu yalnız biyoloji (yaşambilim)  ve antropoloji de bütünüyle anlatamaz. Nedeni şu: İnsanın (Homo sapiens) ortaya çıkışı ve gelişiminde “toplum” öğesi de vardır. Öyle ki, birtakım kollara ayrılan insandan farklı ırklar da doğdu. Bu gelişim başka omurgalılarda, örneğin başka maymun türlerinde de görülmez. 

Sonuç olarak, Darwin’in yaptığı kapsamlı bir derleyip toplama, ona kendi buluşlarını da ekleyerek bir bütünlük kazandırmadır. Çağımızda bunun reddi düşünülemez. Darwin’i reddetmeye kalkmak çağlar boyunca üst üste yığılmış düşünceleri, buluşları ve haklı yorumlar birikimini görmezden gelmektir. Bu birikime karşı çıkmak kimsenin –Kilisenin bile- altından kalkabileceği bir yük değildir. 

Bu yazı çerçevesinde kısaca Darwin’in de gözünü açan ilk buluşlara, sonra Darwin’in katkısına, ardından zayıf kalan eleştirilere dönelim. Bu yazının küçük bir kitap boyutundaki bir ölçüde ayrıntılı bir biçimini ayrıca hazırlamaktayım. 

*

Evrim Kuramına Darwin’in katkısı büyük, hattâ çok büyüktür. Ama bu kavramı o başlatmamış, ama zenginleştirmiş, birleştirmiş ve kendi sabırlı incelemelerinin sonuçlarını eklemiştir. Ondan öncekilere aşağıda kısaca bakalım.

Sokrates’den (İ.Ö. 469-399) önceki Yunan düşünürleri insanı daha çok “doğaya bağlı” bir oluşum olarak görüyorlardı. Epikurus için insan doğal bir olaydı. Anaksagoras, Anaksimander ve Empedokles de bu düşüncedeydiler. Özellikle “insan eli”, onlar için, öteki canlılardan farklı olarak kendine yararlı iş yapmakta beceri kazanmış bir beden parçasıydı. Aristoteles ve Hippokrates gibi doğa bilimcileri, giderek insan sağlığına eğilmiş olan kişiler insanla öteki memeliler arasındaki benzerlikler ve başkalaşmalar üstünde durdular. Özellikle Aristoteles insanın ayakta düz yürüyüşünü, beyninin büyüklüğünü, konuşma yeteneğini inceledi. 

Romalı gövdebilimci (anatomist) ilk kez insan ve maymun arasındaki benzerlikler üstünde durdu. Araştırma yöntemleri gelişince, Doğu’da İbn Sina ve (çok sonra) Batı’da Vesalius ve William Harvey insan bedenini incelemeye koyuldular. İbn Sina’nın tıp kitabının Lâtince ve İbranice çevirileri Avrupa’daki sağlık merkezlerinde birkaç yüz yıl tek başvuru kaynağı olurken, insan bedeninin incelenmesi ressam ve heykelcilerin ilgisini çekti. İspanya’dan Müslümanlar ve Yahudiler kovulup Katolik Kilisesinin “Engizisyon” uygulaması her yerde egemen olurken bile, Vanini insanı doğaya bağlıdı, ama yakılarak öldürüldü. 

Ne var ki, Avrupa’nın Yeniden Doğuş (Rönesans) dönemine girişiyle, hayvanlar da incelemeye alındılar. Örneğin, bu anakaraya dışarıdan şempanze getirildi. İngiliz Tyson insanla maymunu karşılaştıran ve benzeyen yanlarını ortaya çıkaran bir çalışma bastırdı. İsveçli Linnaeus “hayvanlar dünyası”nı sınıflayarak onun içine ve en üstüne insanı (Homo) yerleştirdi. Monbotto insanın doğa kökeninin altını çizip kişinin konuşma yeteneğine yöneldi. Doornik açıkça insanın “insana benzeyen maymun”dan geldiğini yazdı. 

On-sekizinci yüzyıla böylece ulaştığımızda, hayvanların da, insanların da tarih boyunca hep şimdi göründükleri gibi oldukları ve değişmedikleri görüşü sarsılmaya başladı. Egemen olmaya başlayan düşünce şuydu: Canlılar değişiyor ve bir evrim geçiriyorlar. Ne sokaktaki, ne de evdeki insan sürekli olarak gördüğümüz gibiydi. Azar azar ama süregelen bir değişme vardı. 

Bu düşünürler zinciri içinde Darwin’i en çok etkileyen Lamarck’dır. “Hayvanbilim Felsefesi” başlıklı kitabında hayvanların da, bitkilerin de bir evrim, yani bir değişim geçirdiklerini savunuyordu. Vardığı bir sonuç da şuydu: Belki kendi de, yani insan da bir tür maymundan evrilip ortaya çıkmıştı. İnsan atası daldan dala atlayarak ormanda yaşamış, ama ağaçlar iklim değişikliklerinden ötürü azalınca yere inip toprağa basmak zorunda kalmış, orada iki ayak üstünde ve dik yürüme (Homo erectus) zorunda kalmış, belkemiği, kasları, ayakları, elleri, parmakları, çene kemiği, dişleri ve beyni ona göre değişmişti. Ayrıca, “sosyalleşmiş”, öteki hayvanlar gibi uzaktan uzağa ses çıkartmakla kalmamış, dili geliştirmişti. Demek ki, biyolojiden başka toplum da bu değişime katkıda bulunmuştu. Üstelik, bu değişim yeni kuşaklara da geçiyordu. Böylece, insanlar için “soya çekim” ve “kalıtım” diye yeni bir gelişme de oluştu.    

*

İngiltere’de doğmuş olan Charles Darwin (1809-1882) gençliğinde “Beagle” adlı bir tekneyle beş yıl dünyayı dolaşarak bitkiler, hayvanlar, yerbilim (jeoloji) ve eskivarlıkbilim (paleontoloji) üstüne notlar, bilgiler ve kanıtlar topladı. Yurttaşı Huxley’nin ve Fransız Broca’nın yazdıklarından da yararlandı. Kimi papazlar dünyanın yaşını 4-5000 yılla sınırlarken, özellikle yerbilimcilerin yazdıkları bu yaşı milyarlarca yıl yukarı çekiyordu. Uzun çalışmaları sonunda hayvan ve bitki türlerinin doğada değiştiğini, hiçbir şeyin eskiden bu yana şimdi gördüğümüz biçimde olmadığını ve değişimin kalıtımla sonraki kuşaklara aktarıldığını saptadı. “Doğal Seçim Yoluyla Türlerin Kökeni Üstüne” (On the Origin of Species by Means of Natural Selection) adlı kitabı bu konuya odaklıdır.  

Darwin’e göre, maymunlar ağaçlarda yaşarken, erkeğin de, dişinin de derileri kıllarla kaplıydı; iki cins de sakallıydılar. Büyük ormanlar azalıp yer yer kaybolunca, “insanımsı maymun” toprağa inmek zorunda kaldı, iki ayağıyla ve ilerisini iyi görecek biçimde dik yürümeyi daha yararlı buldu. Eski ön iki ayağı, yani sonraki kolları ve iki eli böylece serbest kalınca, onu silâh ve kesici alet gibi işine yarayacak araç yapmakta kullanmayı denedi. Yaptıklarını çeşitlendirdi. Artık, canlılar içinde ilk sırayı alıyordu. Yaşamı kolaylaştıran araçları en iyi yapan kişi, o denli becerili olmayandan daha güçlü oluyordu. Zamanla, aralarında eski eşitlik de kalmadı; araç yapma tekelini eline geçirenin egemenliği ağır basınca, eşit olmayan kişiler, derken sınıflar doğmaya başladı. (Günümüzde silâh fabrikatörünün savaş kararlarında bu denli ağır basmasının nedeni budur. Silâhları üreten makinelerin sahibi kendi gibi olamayanları cepheye sürer, savaşa yolladıkları şehit olurken silâh tüccarının kârı ve zenginliği artar.)  

Elini kullanan insan daha ilk adımında doğaya hükmeden canlı olup çıkar. Ama yaşama ilk adımını suda bir hücre olarak atmıştı. İnsan yavrusunun bu başlangıçla bağlantısı ana rahminde suda oluşmasında da görülür. İlk birkaç haftada tüm memelilerde cenin balık özellikleri gösterir. Kuyrukla birlikte biçimi de benzer. Bundan sonrasını geçmişten getirdiğiyle değişen koşullar arasındaki çatışma belirleyecektir. Doğan çocuğun elleri, daldan dala atlayan maymunun ön iki ayağı gibi, kavrayıcı ve güçlüdür. Darwin’e göre, kişi “insanımsı maymun”dan evrilmiştir. Öteki türlerin hiç birinden insan oluşmadı. 

Böylece, Darwin türlerin değişmediği düşüncesine inananlara altından kalkamayacakları ağır bir darbe vurdu. Yaşambilim alanında bir devrim başarmıştı. Başka bir benzetmeyle, kiliselerde papazların başında sanki bir bomba patladı. Orta sınıfın gerici takımı ona kuşkusuz düşman kesildi. Bu bilgisizlerin en bıçkınları bir yandan Darwin’in bitkiler ve hayvanlar için yazdıklarına karşı çıkarken, “doğal seçim”i (kendi çıkarları gereği) insanların kendi aralarındaki rekabete ve savaşıma aktararak bundan “Sosyal Darwinizm” diye yeni bir kavram yarattılar. Amaçları sınırsız kapitalizmin sömürüsünü haklı çıkarmaktı. (Bu konuda ufak bir kitap düşünmekte olduğumdan ve ayrıca bu yazımın başlığındaki “İnsanın Kökeni” kavramıyla doğrudan ilgisi bulunmadığından, Sosyal Darwinizm tartışmasını burada kesiyorum.)

*

Modern biyoloji Darwin’i doğruluyor. Eleştiri yöneltenlerin önemli bölümü genel kuramı kabullenip kimi ayrıntıda ayrılırlar. Alfred Wallace gibi birkaçı kilise öğretisiyle Darwin’i bağdaştırma çabasındadır. Sömüren zümre yasa-dışı eylemlerini sürdürebilmek için kilise öğretisini yaşatmak ve onu imdadına çağırmak zorundadır. Örneğin, ABD’de kimi okullarda Darwin gereği gibi okutulmaz.  

Wood Jones gibi kimileri hayvandan insana geçişi farklı bir tarih dönemine ve anthropoid olmayan başka bir hayvana bağlar. Florentino Ameghino hayvandan insana geçişi “Amerikan maymunu” ile yapar. Henry Osborn’a göre, evrimle geçişi zaten Hıristiyan Tanrısı istemiştir. Papaz dünyasının onaylamak istediği görüş budur. Franz Weidenreich insanın atalarının dev boyutlu canlılar olduğu inancındadır. Ancak, kazılar ve bulunan iskeletler bunu doğrulamıyor. 

Görüldüğü gibi, Darwin’in Evrim Kuramı ciddiye alınması gereken ve genelde ciddiye alınan bilimsel bir anlatımdır. İnsanın ortaya çıkışı sorusuna biyoloji dışındaki bilim dallarının da yardımıyla yeni, düşündürücü ve içinde gerçeklik ışıkları gözleri kamaştıran bütüncül bir katkıdır. İlerideki yıllarda buna eklemeler de yapılabilir. Her ekleme bizi gerçeğe daha yakınlaştıracaktır. Bilimsel doğrular ancak böyle gelişir. 

Bu satırların yazarı olan ben Charles Darwin’in adını ve Evrim Kuramı (The Theory of Evolution) kavramını Robert Kolej’e bağlı Orta Kısmının daha Birinci Sınıfında Oxford ve Belgrat Üniversitelerinden yaşambilim alanında çift doktoralı Dr. Philip Ullyott’an sınıfta birkaç kez işitmiş ve onun anlatımını dinlemiştim. Kendi ilgi alanım Uluslararası İlişkiler olmakla birlikte,  bu konuyla, başka birçok konuyla olduğu gibi, ilgilenmeyi sürdürdüm. Aynı bilginin başka Türk çocuklarından esirgenmesini doğru bulmuyorum.