As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR: KIBRIS’TA SON NOKTA!...

MAKALELER

"Bizi aydınlatan ufkumuzu açan bu makalesi için hocamıza çok teşekkür ediyoruz."

RUMLARIN YAVRU VATAN KIBRIS’I GİRİT YAPMALARINA İZİN VERİLEMEZ

 

Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlar emperyalist Batı’nın desteği ile Kıbrıs’ı ele geçirme uğraşılarından vazgeçmiyorlar, ama son bir kez daha Cenevre’nin Crans-Montana kasabasındaki konferansta tersyüz olup masayı yine terk ettiler. Ancak, bu konferans serisini sürdürmeye çabalayacaklarından kimsenin kuşkusu olmasın. Yunanistan Osmanlı’dan savaş yapmaksızın Batı desteğiyle masa başında toprak kazanma alışkanlıkları Megali Idea yolu diye genlerine işlemiş olacak ki, aynı alışkanlığını Türkiye Cumhuriyeti karşısında da sürdürüyor. Kıbrıs’ta tükenmeyen Enosis hayalleri, hatta Ege’de karasularımız içindeki 18 ada ve kayalıklarımızı haksız işgalleri bu alışkanlıklarının sonucudur. Kıbrıs’ı İngilizlere hediye eden Abdülhamit’in akıl almaz hataları ve ödünleri sonucu, Girit de Yunanistan’a kaptırılmıştı. 

 

Türk halkı “Girit bizim canımız feda olsun kanımız” diye İstanbul’da gösteri yaparken, Abdülhamit “Bize bu kadar kana mal olan bu güzel ada, nasıl olsa bir gün bizden koparılacaktır” diyordu. Yunanistan Osmanlı’dan hem Teselya’nın ve hem de Girit’in kendisine verilmesini istemişti, Abdülhamit ise Girit’i verip Teselya’yı elde tutmayı düşlemişti. Teselya’da savaş kazanmasına rağmen masa başında büyük devletlerin baskısıyla bu bölgeyi Yunanistan’a verdiği gibi, arkasından Girit’te Rumlar adadaki Türklere katliam uygulayıp sağ kalanları göçe zorlarken, Haliç’te çürüttüğü Osmanlı donanmasını yardıma bile gönderemiyordu. Ne yazık ki kaybettiği topraklar sayılmakla bitmeyen baskıcı Kızıl Sultan Abdülhamit, gerici kesimde Ulu Hakan olarak anılabiliyor, günümüzde sanki başarılı bir devlet adamıymış gibi TV dizisine konu yapılabiliyor. 

 

Rumların 9 Eylül 1922’de Atatürk’ün Ordusu’nun Ege’nin soğuk sularında kendilerine yaptırdığı banyoyu hiç unutmamaları gerekir. Karşılarında Abdülhamit’in Osmanlı’sı değil, Atatürk’ün Türkiye’si var. Atatürk Türkiye’sinde Abdülhamit’e hayranlık duyanların olması onları yanıltmasın. Tüm Türkler Rumların Megali Idea ve Enosis sapkınlıkları karşısında Atatürk çizgisinde buluşuverir. Yanılmasınlar, Türk halkı ve Türkiye Atatürk’ün yurtta sulh cihanda sulh ilkesiyle sabır gösterebilir, ama sabrın bir sonu vardır. Türk halkı nasıl Anavatanı Anadolu’dan vazgeçemezse, Yavru Vatanı Kıbrıs’tan da vazgeçemez. Yavru Vatan da Anavatandan koparılamaz, kopamaz. Anavatan-Yavru Vatan Bağı’na itiraz eden hiçbir politikacının gücü de buna yetmez. 

 

Hatırlanacağı gibi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Akıncı göreve geldiğinde, Yavru Vatan kavramına karşı çıkmış, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “Sayın Akıncı’nın ağzından çıkanı kulağının duyması lazım. Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’a bakışı; ‘Evet Yavru Vatan’dır’. Bundan sonra da Yavru Vatan olarak bakmaya devam edecektir. Bu ananın yavruya olan ilgisi, alâkası neyse, bundan sonra da bu ananın yavruya olan ilgisi aynen devam edecektir” sözleriyle uyarılmıştı.

 

Atatürk’ün Kıbrıs’a ve Kıbrıs Türküne gösterdiği ilgi ve verdiği önemle Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’nin elinin darlığına karşın İngiliz sömürgesi Kıbrıs’ta Türk Konsolosluğu vardır. Kıbrıs için “Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece ikmal yollarımız tıkanır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için çok önemlidir” uyarısını yapan Atatürk, Harp Akademileri öğrencilerinin Kıbrıs’ın stratejik konumuyla ilgili görüşlerini alırken, “Kıbrıs adası elimizde olduğu sürece biz uluslararası kara sularına açılabiliriz. Kıbrıs adası elimizde olduğu sürece Türkiye’nin güneyden kuşatılmasını önleyebiliriz” açıklamasını yapma gereğini duymuştur. Mustafa Kemal Atatürk’ün sözleri, Kıbrıs’ın Yavru Vatan olarak korunmasına ilişkin vasiyeti sayılır. 

 

RUMLARIN SIFIR ASKER İSTEKLERİ, TÜRKLERİ BOĞAZLAMA AMAÇLI

 

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Anastasiadis “Sıfır güvenlik, sıfır garanti, sıfır asker kabul edilmeden masaya oturmam” diyordu. Ancak, bir önceki Cenevre Konferansı’nda ve sonrasında Kıbrıs’taki ikili görüşmelerde zaten güvenlik nedeniyle uzlaşılamamıştı. Türkiye’ye Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği, ABD ve İngiltere hükümetleri ile Avrupa Birliği yetkilileri baskı yapıyordu, “Esneyin, asker çekin” diye.  AKP Hükümeti bunu dillendirmiyordu, ama yabancı basından her şey okunup görülebiliyordu. 

 

Rumlara ailece yakınlığı bilinen Akıncı ise, Kuzey KKTC Cumhurbaşkanı olduğu için Türklere karşı açıktan Rum politikalarını destekler görünmek istemediğinden olmalı ki konferans öncesinde “Rumlar sıfır asker, sıfır garanti derlerse bu görüşmeler başlamadan biter” diye kahramanlık sergilemeye çalışıyordu. Aslında bu sözünde ne kadar samimi olduğu davranışına ve izlediği siyasete göre hayli tartışmalıydı. 

 

Öte yandan 19 Haziran günü Atina’ya Çipras’ın davetlisi olarak giden Başbakan Yıldırım ile yapılan Türkiye-Yunanistan görüşmelerinde asker pazarlığının yapıldığı Yunan basınına yansırken, Türk basınında tek satır haber olmuyordu. Yunan basınında “Türkiye’nin askerinin yüzde seksenini çekebileceği” kaydediyordu ki haberin maksatlı ve yönlendirme amaçlı olduğu kuşkusunu doğuruyordu.

 

Bu arada İngiltere ve Yunanistan garantörlükten çekilebileceklerini çok önceden resmen açıklamışlardı. Rumların Ada’da garanti anlaşmasıyla gelen Yunan askerine zaten iki nedenle ihtiyaçları yok. Birincisi Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasında Ortak Savunma ve İşbirliği Doktrini ile belirlenmiş bir anlaşma var. İkincisi Rum Milli Muhafız Ordusu (Ethniki Fruro) bulunuyor, Yunanistan tarafından silah ve askerce destekleniyor. Bu Rumların resmi ordusu, ama Yunan Ordusu ile iç içe. 

 

Rum Milli Muhafız Ordusu ağır silahlara sahip. Rumlar askeri yapılarını güçlendirmek amacıyla 1996-97 yıllarında Rusya’dan S 300 füzeleri bile almaya kalkışmışlardı. Türkiye’nin tepkisinin ardından yaşanan krizle füzeler Yunanistan’a gitmişti. Türkiye’nin karşı çıkışıyla füzeleri Kıbrıs’a yerleştiremiyorlardı, ama çabalarının altında Yunanistan ve GKRY arasında imzalanmış bulunan Ortak Savunma Doktrini Anlaşması olduğu ortaya çıkmıştı. O zaman Füzeleri Baf’ta kurulu bulunan 12 savaş uçaklı modern bir hava üssüne yerleştirmek istiyorlardı. Yaşanarak görülen tüm bu gelişmeler Rumların küçümsenemeyecek bir askeri gücünün olduğunu ortaya koyuyor. Bugün de askeri güçlerini İsrail işbirliğiyle ilerletiyorlar, GKRY-İsrail askeri işbirliği kapsamında kara ve hava unsurları ortak tatbikatlar düzenliyor.

 

Yunanistan’da askeri eğitim alarak gelip Rum Milli Muhafız Ordusu’nda görev yapan Yunanlılar, Kıbrıs Rum Yönetimi vatandaşlığına otomatikman kabul ediliyorlar. Yunanistan’dan gelen bu tür paralı asker sayısının 27 bine ulaşacağı bekleniyor. Bu yıl 3 bin yeni sözleşmeli asker alacakları yakın zamanda basında yer aldı. Rum Milli Muhafız Ordusu’nda askerlik yapıp terhis olanlara da silahları ve 300 mermi veriliyor. Yani resmi ordusunun yanısıra bir de gizli milis gücü oluşturma çabası sürüyor. 

 

Öte yandan Rumlar öyle ya da böyle deniz kuvveti bile oluşturmaya başladılar. Nereden kaynaklandıysa, Umman Sultanlığı bu yıl Ocak sonunda Kıbrıs Rum Deniz Gücü’ne açık deniz gemisi diye bir gemi hediye ediverdi. Umman Sultanlığının herhalde Rum aşkıyla hediye ettiği gemiye üstelik dört milyon Euro’yu bulan yeni düzenleme bile yaptırdıkları biliniyor. GKRY’nin deniz gücü oluşturması zamanında Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ortaya çıkaran uluslararası anlaşmalara da aykırı yani yasadışı.  

 

Rumların silahlı güçlerini artırma çabalarının nedeni, KKTC’nin toprağı olan ve Türklerin elinde bulunan Girne’ye bayrak dikmekten söz etmeleriyle açıklanıyor. Türk askeri Ada’dan çekilecek olursa, kısa sürede Ada’daki KKTC bayrakları ve Türk bayrakları yok edilecek, GKRY flaması da değil, her tarafa Yunan bayrağı çekilecektir. Rumların sıfır asker istekleri Ada’da barış için değil, Türkleri boğazlamak içindir.

 

BİRBİRİYLE UZLAŞAMAYACAK İKİ TOPLUM VE İKİ AYRI DEVLET VAR     

 

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) bir kapta birleştirilerek tek devlete dönüştürülemez. Bunun olamayacağını egemenlik, vatandaşlık, toprak, mülkiyet, güvenlik ve garantörlük gibi temel konularda Türk ve Rum görüşleri arasında uzlaşmaz ayrılıklar zaten göstermektedir. 

 

Birleşmiş Milletler tarafından sözde iyi niyet misyonu kapsamında ve ev sahipliği yapılarak düzenlenen Kıbrıs Cenevre Konferansları, Rumların aşırı isteklerinden hep çözümsüzlükle sonuçlana gelmiştir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği bu konferans dizisini gerçekte emperyalist Batı’nın çıkarlarını korumak adına düzenlemektedir.

 

Ancak, Kıbrıs Cenevre Konferanslarıyla yıllardır uluslararası toplum önünde, bir diğer deyişle tüm dünyanın görebileceği şekilde birleşmenin ya da Birleşik Federe Kıbrıs Cumhuriyeti gibi sözde bir çözümün olamayacağı kanıtlanmıştır, ama emperyalizmde vazgeçme olmadığından çözümsüz konferanslar sürdürülmektedir. 

 

Emperyalistlerin istediği sözde çözümün olamayışının temel nedeni, Kıbrıs’ta tek bir milletin olmayışıdır. Tarihten Ada’nın sahibi olan Türkler ve İngiliz oyunu ile Ada’ya sonradan konan Rumlar vardır, bu iki toplum bir potada kaynaştırılamaz. 43 yıldır Ada’da süren bir barış varsa ki var, bu barış ve huzur iki ayrı devletli yapının varlığı, Rumların aşırı istekleriyle şirazesinden çıkarılmış sözde çözüme Türkiye’nin ve Kıbrıs Türkünün direnme gücü sayesindedir. Rumların aşırı istekleri olmasa, Birleşmiş Milletler’in kandırmaca iyi niyetli çözümünün sonunda Türk tarafı ve Türkiye Kıbrıs’ta çok şey kaybedebilirdi. Örneğin Annan Planı ile her şey biterdi.  

 

2004 yılında Annan Planı ile kurulan kumpas işliyor, Türklerin direnişi kırılıyor, Kıbrıs Türküne “Yes be annem” sloganlarıyla referandumda “Evet” dedirtiliyor ve Kıbrıs Türkler için az daha elden gidiyordu. Bereket versin ki Kıbrıslı Rumlar kazanacaklarını az buldular, ikinci sınıf azınlık olarak görmek istedikleri Türklerle birleşmeye referandumda “Hayır” dediler de emperyalist kumpas bozuldu. Rumlar bu “Hayır” deyişin pişmanlığını şimdi yaşıyorlar, ama o zaman Avrupa Birliği üyeliğinin efsunlu etkisiyle şaşırıp Türk kesimi için hayırlı sonuç doğuran “Hayır” oyunu vermişlerdi. 

 

Kıbrıs’ta Rumlar, Türkleri kendileriyle eşit statüde görmeyi asla istemiyorlar, birlikte yaşamayı içlerine sindiremiyorlar. Türk kesiminde dejenere olmuş çok küçük bir yüzdelik bölüm Rum birlikteliğine özenti duysa da Türkler de Rumlarla iç içe yaşamak istemiyor.  Aslında bu isteksizlik iki tarafta yer yer nefret düzeyine ulaşabiliyor. 

 

Kıbrıs’ta birbiriyle kaynaşamayacak iki ayrı toplum olduğundan, iki ayrı devletten tek devlet çıkarma hokkabazlığı gibi çözülmesi gereken bir devlet sorunu da bulunmuyor. Sırtını emperyalist Batı’ya dayamış Rumların çözüm isteği ise, Ada’nın tamamına sahip olma, Türkleri azınlık statüsüne indirgeme, Doğu Akdeniz’i egemenlik alanlarına katma gibi gemleyemedikleri arzularının sonucudur. Tarihten ders almamışlardır. 

 

CRANS-MONTANA’DA MASA DEVRİLDİ VE KONFERANS ÇÖKTÜ

 

Sözde Kıbrıs sorununa çözüm teraneleriyle yapılan Kıbrıs Cenevre Konferansları’nın çözümsüzlükle sonuçlanması alışılagelen bir durum olduğundan, 28 Haziran’da toplanan son konferansın dokuzuncu gününde çökmesi de hiç şaşırtıcı olmadı. 

 

Bu yıl Ocak ayında sonuçsuz kalan önceki konferansta, KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın kendi başına, KKTC hükümetinin ve Meclisinin görüşünü almadan masaya koyduğu ödün haritası Rumları heveslendirerek umutlandırmıştı. İştahı kabaran Rumlar daha fazla toprak ve ödün koparma, Türkiye’nin garantörlüğünü kaldırma, işgal gücü dedikleri Türk askerini Ada’da sıfırlama yönünde adımlar atılacağı beklentisiyle gittikleri Cenevre’nin Crans-Montana kasabasında umduklarını bulamadılar. Eğer sıfır asker demeyip de örneğin yüzde 80’i çekilsin deselerdi, acaba ne olurdu? İşte o zaman masanın devrileceği, bizim kolay kurtulup kurtulamayacağımız tartışmalı!...

 

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Guterres’in Amerika, İngiltere ve Avrupa Birliği’ni arkasına alarak oynadığı taktik oyunları Türk tarafından askeri sıfırlama ödününü koparmaya yetmedi. GKRY lideri Anastasiadis “Ben geri dönüyorum bu konferansa artık devam edemeyeceğim” diyerek, 6 Temmuz akşamı hem yemek masasını ve hem de konferans masasını terk ediverdi. 

 

Crans-Montana’ya uzanan tehlikeli yolda ilerlenmesini sağlayan, Rumlarda çözüm diye “Mevcut kabul edilemez durum Kıbrıs’ın geleceği olamaz” beklentisini yeşerten, Türkiye’ye karşı Kıbrıs’ın Yavru Vatan oluşunu kabul etmeyen, KKTC İkinci Cumhurbaşkanı Talat gibi Avrupa Birliği şalı örtülü Rum-Yunan siyasetine paralel siyaset izleyen KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın tutumuydu. 

 

Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı konferansa gitmeden önce; “Bu konferans, iki yıllık çabamızın sonucunda ya çözüm için gerekli kararlılık ve iradenin karşılıklı olarak gösterilip sonuca varılacağı ya da bu yapılmadığı takdirde başarısızlıkla sonuçlanacak bir konferans olacaktır” diyordu. Ancak, birinci alternatife aşırı bel bağladığından çöküşe şaşırıp üzülüyor, Kıbrıs’a dönüşünde suskun kalıp açıklama yapmayarak ulaşılan sonuçtan memnuniyetsizliğini gösteriyordu. Beklentisi Rumlarla federasyon üzerinde uzlaşmaya varmak, yapılacak referandumda Türk kesimine evet dedirtmek, KKTC’yi sonlandırıp emperyalist Batı’nın Nobel Barış Ödülü’nü alabilmekti herhalde!...

 

Anastasiadis “Konferansın başarısızlığından Türkiye sorumludur” diyerek, kendilerine yakın gördükleri Akıncı’yı aklıyordu. Anastasiadis bu sözüne ek olarak, Türk tarafının garantiler ve güvenlik başlığı ile diğer başlıklarda sunduğu tezlerin, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin çizdiği çerçeve dışına çıkmakla kalmayıp, aynı zamanda Kıbrıs Rum tarafınca hiçbir koşulda kabul edilemeyecek öneriler olduklarını söylüyordu.

 

ARTIK BİRLEŞMİŞ MİLLETLER İLE ARANACAK ÇÖZÜM KALMADI

 

KKTC Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Serdar Denktaş, Akıncı’nın bu süreçteki tutumunu kastederek, “Cumhurbaşkanımız ve ekibi fazla uzlaşmacı davranmış olabilirler. Bu nedenle onları suçlamak yerine düşüncelerimi referandum safhasında ortaya koymayı yeğlemiştim. Sürecin çökmesi ve yıllardır bizleri meşgul eden zeminde bir çözümün ortaya çıkamayacağı gerçeği buradan alınan sonuçla ortaya çıkmış oldu. Şimdi kol kola girerek, kimsenin insafını veya inisiyatifini beklemeden önümüze bakalım. İç siyasette birbirimizi eleştirebiliriz, ancak dışa karşı birlik olma zamanı. Her olmayan işte bir hayır vardır” diyordu. Türk Büyüğü Baba Denktaş’ın oğlu Serdar Denktaş doğru söylüyor, bundan sonraki yol birlik olmayı gerektiriyor.

 

Sonuç Türk tarafının hayrınadır ve önceki çöküşlerden farklı olarak, tekrar çözüm arayışına girilmemelidir. Çünkü Türkiye’nin ve KKTC’nin tekrar müzakere masasına oturması intihar olur. 

 

Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan konferansın ardından 7 Temmuz günü G20 Zirvesi’nin sonrasında yaptığı açıklamada Kıbrıs Konferansı için “Uzun çabalardan sonra geldiğimiz bu tablo, Kıbrıs sorununa Birleşmiş Milletler iyi niyet misyonu parametreleri çerçevesinde bir çözüm bulunmasının imkansızlığını ortaya koymuştur. Artık bu parametrelerde ısrar etmenin bir anlamı yoktur” diyerek gerçekçi değerlendirmeyle nokta koyarak, farklı yol izlenmesi gerektiğini vurgulamıştır.

 

STRATEJİK ÖNEMİ ARTAN DOĞU AKDENİZ VE KIBRIS

 

Kıbrıs’ın kaderini ne Birleşmiş Milletler ne de Avrupa Birliği, Batı’nın emperyalist görüşleri doğrultusunda tayin edemez. Türk tarafı geçmişte bir kere yaşadığı gibi Annan Planı benzeri kumpaslara da bir daha sokulamaz. 

 

Türkiye askeri üs olarak Akdeniz’in batmayan uçak gemisi Kıbrıs’tan vazgeçemez ve Doğu Akdeniz’i Rumlara terk edemez, başıboş bırakamaz. Türkiye ve KKTC Doğu Akdeniz’de kendi münhasır ekonomik bölgelerindeki hidrokarbon (petrol ve doğalgaz) yataklarını başkalarına veremez. Türkiye Akdeniz’de hidrokarbon taşımacılığının giderek artacak olmasını, ayrıca ipek yolunun offshore ayağıyla önem kazanacak Akdeniz’deki deniz ticaretini görmezlikten gelemez. 

 

Giderek stratejik önemi arttığı için bugün Doğu Akdeniz’de Rus ve Çin donanmaları tatbikat yapıyor. Elbette Türkiye de stratejik önemi artan Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’de varlığını tüm güç unsurlarıyla ve egemenlik haklarıyla korumak mecburiyetindedir.

 

İngiltere’nin akıl hocalığıyla ABD’nin ve İsrail’in Suriye üzerinde oynadıkları oyun, hem Ortadoğu’da Bereketli Hilal (Fertile Crescent) denilen yöreyi ele geçirmenin bir adımı hem de Doğu Akdeniz’de egemenlik kurmaya yöneliktir. Kürdistan’ı aynı amaçla istemektedirler. İsrail’in Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne yakınlaşarak askeri ve ekonomik işbirliğini oluşturmasının arka planında bu taktik yatmaktadır. Yunanistan’ın ve Kıbrıs Rum Yönetimi’nin ABD-İsrail ortak planında maşa olmaktan öte rolleri yoktur. Öte yandan Rusya’nın Suriye kanalıyla Akdeniz’e inmesi, ABD-İsrail oyununun önünde engel oluştururken, Kıbrıs’ın stratejik konumu bir kez daha önem kazanmış bulunuyor. 

 

Kıbrıs’ın artan önemi karşısında emperyalist Batı ve Atlantik yakası, “Crans-Montana çöküşüyle bu iş bitti” demeyecektir. Nitekim, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Nauert, yaptığı açıklamada “ABD, İsviçre'nin Crans-Montana kentindeki Kıbrıs Konferansı’nın anlaşma olmaksızın sona ermesinden dolayı düş kırıklığına uğramıştır. ABD, tüm Kıbrıslıların yararına olacak şekilde Ada’nın iki bölgeli ve iki toplumlu bir federasyon olarak yeniden birleşmesi çabalarına destek vermeye devam edecektir” demiştir.

 

KIBRIS’TA SINIR TÜRK KANLARIYLA ÇİZİLMİŞTİR

 

GKRY’nin ve KKTC’nin sınırları bellidir. 43 yıldır belli olan bu sınır barış hattı olarak korunmak zorundadır. Bundan sonra toprak tavizi, mülkiyet tavizi diye bir şey olamaz ve bunun pazarlığına ne Türkiye ne de KKTC izin veremez. Söz konusu olan vatan toprağı olunca, toprak pazarlığı yapmaya kalkışmak vatana ihanet olur. Akıncı’nın şu an Birleşmiş Milletler kasasında saklanan toprak taviz haritasının geçerlilik hükmü yoktur, ama KKTC Anayasası’na göre Akıncı’nın suç kanıtı olmaktadır. 

 

Emperyalist Batı, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’nin sözde iyi niyet misyonuyla düne kadar sürdürülen konferanslara bundan böyle Türkiye’nin ve KKTC’nin olur vermesini asla beklememeli. Aksi, Kıbrıs’ın Rumların ve Yunanlıların eline geçmesi sonucunu getirir. Emperyalist güçlerin çözüm teranesiyle Türkiye’nin ve KKTC’nin kapısını tekrar çalmaması için gereken uluslararası önlem gecikilmeden alınmalı.

 

Kıbrıs için yapılması gereken Ada’da iki ayrı devletli yapıyla mevcut durumun sürdürülmesidir. İki devlet arasında saldırmazlık, güvenlik, işbirliği anlaşmaları yapılmalıdır. Ayrıca Ada’nın ortaklaşa değerlendirilecek doğal kaynakları konusunda hakkaniyetli rejime dayalı bir düzenleme oluşturulmak zorundadır.

 

KIBRIS SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ TÜRKİYE’NİN KONUMUNA BAĞLI

 

Kıbrıs’ sorununun kökten çözümünün tek yolu var, o da iki devletli yapının korunması. İki devletli yapıyı bozmak isteyen Atlantik yakası ve Batı’nın müdahalelerine set çekmenin zamanı gelmiştir. Bu set, KKTC’nin uluslararası ortamda bağımsız devlet olarak tanınmasıyla çekilebilir, başka seçenek yoktur. Dolayısıyla Türkiye’nin yapması gereken, KKTC’nin uluslararası tanınmasının sağlanmasıdır. Ancak, Türkiye’nin Batı ittifakları içinde kalarak KKTC’nin uluslararası tanınmasını sağlaması olanaksız denecek derecede güçtür. Bu tanınmanın anahtarı Avrasya ve Batı Asya’dadır.

 

Şimdi Türkiye’nin dış politikasında zikzaklar çizmeksizin doğru adımlar atması gerekiyor. Türkiye öncelikle NATO’ya ve Avrupa Birliği’ne rest çekerek dik duruş göstermeli, Avrasya’da ve Batı Asya’da ittifaklarla yeni bir konum almalıdır. 

 

Yeni dünya düzeninde Türkiye’nin yeni konum alması, KKTC’yi korumak için olduğu kadar, Güneydoğu sınırlarımızda giderek artan Kürdistan tehlikesini gidermek için de gerekiyor. Türkiye’nin Şanghay İşbirliği’ne tam üye olmak için resmi başvurusunu bir an önce yapması burada önem kazanıyor. 

 

Rusya, Çin ve Hindistan ile dayanışma ve müttefiklik bağları içinde olmalıyız. Sınır komşularımız ve yakın bölgemizde Batı Asya’nın dost ülkeleriyle yeni ittifaklar oluşturmalıyız. Kısacası Kıbrıs sorununun çözümü için atacağımız adımlar, Türkiye’nin gelecekteki konumuyla sıkı bağlantı içinde.

 

Yüzünü samimiyetle ve gerçekten Avrasya ve Batı Asya’ya dönecek olan Türkiye, güvenilir yeni müttefikler kazanacaktır. ABD’nin Türkiye üzerindeki gizli emellerine de böylece set çekilecektir. Avrasya’da ve Batı Asya’da ABD’den rahatsızlık duyanlarla dayanışma içinde olmamız, günümüz koşullarında zorunlu görünüyor. 

 

Bugün için Batı Asya’daki rahatsızlık sadece ABD odaklı olmayıp, ABD-İsrail ikilisinin gizli planlarıyla daha da artmaktadır. İşte Türkiye duyulan bu rahatsızlığı, KKTC’nin uluslararası ortamda tanınması, Irak’ın kuzeyinde ve Suriye’nin kuzeyinde kukla devlet ya da devletçikler kurulmasının engellenmesi için diplomatik yolla kullanabilmelidir.

 

KKTC’NİN BAĞIMSIZ DEVLET OLARAK TANINMASINA GİDECEK YOL

 

KKTC’nin bağımsız devlet olarak uluslararası ortamda tanınması için giderek stratejik işbirliğimizin ve ortaklığımızın geliştiği Rusya’nın öncelikle ikna edilmesi gerekir. Bu konuda kullanılabilecek ortak dayanak noktaları vardır. Türkiye’nin Kıbrıs ile bağı Rusya’nın Kırım ile bağına benzemekte olduğu gibi, Karadeniz’in güvenliği Rusya için ne kadar önemliyse, Doğu Akdeniz’in güvenliği de Türkiye için o kadar önemlidir. Kıbrıs sorunu nasıl bizim başımızı ağrıtıyorsa, Ukrayna ve Kırım sorunu da Rusya’nın başını ağrıtmaktadır. Her iki sorunda da karşı tarafı emperyalist Batı oluşturmaktadır. Böyle olunca karşılıklı anlayış ve dayanışma noktasından hareketle, her iki ülke uluslararası toplum önünde atacakları diplomatik adımlarla karşılıklı kazanç sağlayabilirler. 

 

Rusya ile varılacak uzlaşma, KKTC’ye Avrasya’daki Türk Cumhuriyetlerince tanınması yolunu açacaktır. Avrasya’dan Batı Asya’ya yansıyacak gelişmelerle, örneğin ABD-İsrail ikilisini tehdit olarak gören İran, Türkiye ile ikili dayanışma için kervana katılacaktır. ABD, AB ve NATO destekli 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Rusya ile olduğu gibi İran ile de yakınlaşma olmuştur, son Katar krizinde iki ülke yan yana yer almışlardır. Genişletilmiş Ortadoğu politikasının bölücü tehdidini görüp algılayan Batı Asya ülkeleri ise Kıbrıs’ın ABD ve İsrail için sıçrama üssü olmasını istemeyeceklerdir. Böylesi bir diplomatik süreç doğal olarak Çin ve Hindistan’ı da tarafımıza çekecektir.

 

KKTC PLANLI BİÇİMDE EKONOMİK OLARAK GÜÇLENDİRİLMELİ

 

Sorunun giderilmesi açısından, KKTC’nin bağımsız devlet olarak uluslararası ortamda tanınması kadar ekonomik açıdan güçlendirilmesi de önemlidir. Türkiye, KKTC’nin ekonomik büyümesi için sağlıklı stratejiyle planlı bir hareketi KKTC işbirliğiyle başlatmalıdır. Güney Kıbrıs Rum Bölgesi ile Kuzey Kıbrıs Türk Bölgesi arasında gelişmişlik ayrımının olmaması hedeflenmelidir. Böylece Kuzey Kıbrıs Türkü’ne Rum etiketli Avrupa Birliği havucu sunmanın çekiciliği söz konusu olmayacaktır. 

 

KKTC’nin ekonomik olarak güçlendirilmesi, uzun dönemli, geniş kapsamlı ve ayrıntılı özel bir kalkınma planı sürecinin başlatılmasını gerektirir. Bunun için tarım, sanayi ve hizmet sektörlerinin dalları itibariyle ayrı çalışmalar yapılmak zorundadır. Yatırımlara dışarıdan yabancı sermaye bulma düzenin de gerekleri yerine getirilmelidir. 

 

YUNANLILARA VE RUMLARA DERS VERME ZAMANI GELDİ

 

Yukarıda sıraladıklarımızın tümünü yapmak da yetmez, Rumların hamisi Yunanistan’ın Ege’de bardağı taşıran hareketlerine artık dur denilmesi önemlidir. Avrupa’nın şımarık çocuğu Yunanistan aklını başına almalıdır. Gerek Yunanlılara ve gerekse Kıbrıslı Rumlara Türklerin topraklarına, deniz alanlarına, hava sahasına göz dikmenin ağır bir bedeli olacağı hatırlatılmalı, tarihten ders almayanlara yeni dersler vermeye hazır olduğumuz en sert biçimde anlatılmalıdır. 

 

Bugün için Yunanlılar Ege’de ateşle oynuyorlar, bu ateşli oyunu Doğu Akdeniz’e de yaymak istiyorlar. Ege’de sadece kullanım hakkına sahip oldukları adaları Lozan’a karşıt biçimde silahlandırdıkları yetmezmiş gibi, haksız biçimde son zamanda işgal ettikleri adacıklarda milis eğitimi ve silahlandırma faaliyetlerini sürdürmekte, alay edercesine mangal partileri düzenlemekte, ticaret gemimize ateş açabilmektedirler. Bunlara dur demenin zamanı çoktan gelmiştir. Yunanlıları Ege’de durdurmak, Kıbrıs Rumlarını Doğu Akdeniz’de de durduracaktır.

 

DOĞU AKDENİZ HİDROKARBON ALANI VE KIBRIS

 

GKRY’nin Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ve KKTC’nin haklarını ihlal eden hidrokarbon (petrol ve doğalgaz) aramalarını engelleme konusu günümüzün önemli sorunudur. Sorun, Rumların 2007 yılında haritada parselledikleri hidrokarbon arama bloklarını Türkiye’nin Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölgesine uzatmalarından, Kıbrıs çevresindeki rezervlerde KKTC’nin payı olduğunu inkâr ederek, tek başlarına değerlendirmeye kalkışmalarından kaynaklanmaktadır. 

 

Hidrokarbon rezervleriyle giderek önem kazanan Doğu Akdeniz’de petrol ve gaz bulgusu ilk defa Mısır’ın offshore alanda yaptığı çalışmalarla ortaya çıkmıştı. Sonra İsrail derin sularda doğalgaz ve petrol yatakları buldu. Ardından GKRY 2003’de Mısır’la, 2007’de Lübnan’la ve 2010’da da İsrail ile denizde ekonomik münhasır saha sınırlarını çizmek için Türkiye’nin karşı çıktığı anlaşmalar yaptı. Rumların Kıbrıs çevresinde hidrokarbon arayışına teknik olarak girişmesi ise 2005’de başlamıştır. 

 

Adanın güneyinde offshore alanda 13 arama bloku belirleyerek, bunları uluslararası ihaleye çıkardılar. Ancak, bu bloklardan bazıları KKTC’nin ve Türkiye’nin münhasır ekonomik sahalarına tecavüz eden biçimde konumlandırılmıştı. Uluslararası yasaları hiçe sayarak Rumların yaptığı çalışmalara Türkiye diplomatik yollardan gereken karşı çıkışlarda bulunmuş, ayrıca T.C. Hükümeti ve KKTC Hükümeti TPAO’ya Rumların arama parselleriyle bazı yerlerde örtüşen arama ruhsatları vermiştir. Türkiye’nin buralara sismik tarama gemisi göndermesi sürekli krize neden olmuş, deniz kuvvetlerimiz o sularda bayrak gösterme görevi yapmıştır. Kaldı ki uluslararası hukuk açısından kaynak gaspı sismikle değil sondajla olur. 

 

Türkiye’nin sismik yani iyi niyetle değerlendirilmesi gereken bilimsel araştırmasına bile tahammül edemeyen Rumlar, Afrodit baseni adını verdikleri 12 no.lu blokta sondaj yaparak 2011 yıl sonunda doğalgaz bulguladılar, dolayısıyla kaynağa haksızca yasadışı biçimde el koydular. Rumlar bölgedeki doğalgaz rezervlerinin kendilerine ait olduğunu iddialarına karşın, Türkiye’nin tezi Ada’daki iki kesime ait olduğudur. Türkiye tezinin ısrarlı savunucusu olagelmiştir. Rumların iddiası Türk tarafı ile birleşmeyi ve paylaşmayı hiçbir zaman düşünmediklerinin de bir kanıtıdır. 

 

Son kez Cenevre Crans-Montana Konferansı öncesinde sanki hayal ettikleri çözüm gerçekleşecekmiş gibi, Kıbrıs’ın kuzeyindeki offshore alanı da parselleyerek, arama bloklar sayısını 24’e çıkaran haritalarını yayınlanmışlardır. Harita üzerindeki münhasır ekonomik bölge parselleri, Antalya ve İskenderun körfezlerine sokulacak şekilde Doğu Akdeniz’i kapsama hayallerini gösteriyor. Ege’deki Yunan istekleri ile Doğu Akdeniz’deki Rum istekleri arasında hiçbir fark yok.

 

DOĞU AKDENİZ’DE RUMLARIN TAHRİKİYLE SULAR ISINIYOR 

 

Crans-Montana ’da masa devrildikten bir hafta sonra Rumlar, Doğu Akdeniz’de suların ısınmasına neden olan yeni bir tahrike kapı açtılar. Türk kesiminin hakkını yok varsayarak, 11 no.lu blokta Fransız TOTAL ve İtalyan ENI şirketlerinin doğalgaz arama gemisiyle sondaj faaliyeti için gereken çalışmayı başlattılar. West Capella isimli sondaj gemisi Ada’nın güneyindeki gereken konumuna yerleşirken, Türkiye bu sondaja karşı olduğundan Fransızların Lübnan Barış Gücü’nde yer alan iki firkateyni de GKRY’nin Larnaka Limanına doğru yola çıktı. Fransız donanmasına ait gemilerin bu hareketi de uluslararası deniz hukuku açısından yasal değil. Üstelik Türkiye’ye karşı Fransa’nın karşılık verilmesi gereken düşmanca bir davranışı.

 

Rum-Fransız-İtalyan işbirliğiyle yapılacak sondajın neden olduğu Doğu Akdeniz’deki bu yeni gelişme Ankara’yı alarma geçirdi. T.C. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu “Kıbrıs’ın etrafındaki her türlü rezervlerde KKTC ve Kıbrıs Türk halkının hakkı vardır. Elbette bu tek taraflı adımlara karşı bizim de atacağımız adımlar olacaktır” diye uyardı. Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait Gökçeada firkateyni sondaj gemisi West Capella’yı izleme görevine başladı. Türkiye diplomasisiyle uluslararası hukuk kapsamındaki mücadelenin yanında, gerekirse askeri müdahaleye başvuracağını göstermiş oldu. Kısacası Doğu Akdeniz’de sular hidrokarbon çekişmesiyle ısınıyor, kıvılcım çakmamasını umarız.

 

17 Temmuz 2017

 

Son günlerde yine Atatürk anıtlarına saldırı salgını başladı. Ve yine her zaman ki gibi bu saldırıları yapanlara “meczup” denerek adeta koruma altına alındı.

 

AKP’nin iktidara gelişi ile birlikte Alman, İngiliz ve Belçikalı parlamenterlerin Atatürk fotoğraf ve heykellerinin kaldırılması için nasıl harekete geçtiklerini, açıklamalar yaptıklarını unutmadık. Bu sözlerin ardından çöplüklere atılan Atatürk fotoğraflarına, saldırıya uğrayan anıtlara ilişkin haberlere daha sık rastlar olduk.

 

Atatürk heykellerine saldırı bazen tarikat mensuplarınca, bazen de terör örgütü eli ile yapılıyor. PKK,  3 yıl önce  Ekim ayındaki kalkışma denemesinde özellikle Atatürk büst ve heykellerini hedef aldı. Bu saldırı ilk değildi. Yaklaşık 67 yıl önce de Ticani tarikatı mensupları Atatürk heykellerine saldırmaya başlamışlardı. Bu nedenle “Atatürk’ü Koruma Kanunu” DP iktidarı tarafından çıkarıldı. İşte bu sırada şair Mithat Cemal Kuntay “O’nun Heykelini Kırana” adlı şiirini yazdı. Şiirin en çarpıcı bölümü “Tunç adam binmemiş olsaydı eğer tunç atına / Yurdun inmişti bugün bir otelin bir katına ” dizeleridir.

 

Gericilerin “put” diye saldırdığı Atatürk heykellerinin önemi Kuntay’ın kaleminde şöyle dile geliyor.

 

Sen ki yoktun, seni halketti bu heykel, yoktan

Yoksa yurdunla Buhara’ya dönerdin çoktan

 

Tunç adam binmemiş olsaydı eğer tunç atına, 

Yurdun inmişti bugün bir otelin bir katına 

 

Suç mu masum eşinin ırzını kurtardıysa?

Suç mu tarihini bayraklaşarak sardıysa?

Suç mudur şarka eğer başka güneş verdiyse?

Suç mudur, Akdeniz’in sırrını gösterdiyse?

 

Yirmi milyon yüreğin vurduğu ateştir, kırma!

Böyle mihrabı baban görmedi, el kaldırma!

 

Sanma taştır, seni hâlâ düşünür baştır o baş!

Sana yekpare vatan toprağı vermiştir o taş!

 

Sen de, lütfet, ona bir abidelik toprak ver;

Yurdu kurtarması bir suçsa eğer, hoş görüver.

 

Ezilen halkların tarihi başka ülkelerin topraklarındaki bir otelin bir katında ya da odasında toplanan o kadar çok sürgünde hükümet gördü ki. Atatürk’ün Anadolu’nun kalbi Ankara’da

Meclis ve hükümet kurduğu yıllarda hiçbir şeriatçı (hilafetçi) Halifeleri İngilizlerin elinde esir iken sürgünde ya da yurdun herhangi bir yerinde “hükümet” kurma cesareti gösterememişti.

 

Şimdi onlardan Atatürk için bir fotoğraflık duvar, ya da anıtları için bir abidelik toprağı hoş görüvermesini istiyoruz. Elbette vatan diye bir kavrama inanıyorlarsa…

 

Küba bir abidelik toprağı Atatürk’e çok görmemişti. RTE geçtiğimiz yıllarda,  Küba gezisinde bu bir abidelik toprağı ve üzerindeki tunç heykeli hayretle ziyaret etti. Aynı anıtın benzerleri dünyanın dört köşesinde var.

 

Bu kafa, korkarım gelecekte ülkesini kurtaran “Tunç Adamı” görmek için Küba’ya, ya da dünyanın bir başka ülkesine gitmek zorunda kalacak…

 

Lütfü Kırayoğlu

 

19.08.2017

 

Genel Başkan Tansel Çölaşan, Genel Sekreter  Öner Tanık, Genel Sekreter Yardımcısı Lütfü Kırayoğlu, GYK Üyeleri Gürhan Akdoğan ve Ömer Kaya kampa katıldılar.

Genel Başkan Tansel Çölaşan güncel, siyasal konular hakkında, Genel Sekreter Öner Tanık Atatürkçü Düşünce Derneği ve kurumsal kimliği hakkında gençlerle söyleşi gerçekleştirdiler

Anıt-Kabir’de eşsiz Atatürk’le ilgili anı eşyalarının satıldığı yerden ceket üstüne iğnelenen, büyük boy birkaç Atatürk rozeti aldım. Gene büyük ve aynı biçimde fakat boyna asılabilenlerden İstanbul’un Harbiye yöresinde Askerî Müzeden, çok önceki yıllarda oraya her gidişimde birkaç tane alma alışkanlığındaydım. Sanırım toplam 20-25 tane almış olmalıyım. Biri beyaz ve biri sarı olan ikisi dışında geri kalanlarını kimi genç üniversite öğretim üyelerine, Amerika’da bir dizi konuşma programım sırasında oraya yerleşmiş olan Türklere ve yerine göre şirin küçüklere (“yenilerini Askerî Müzeden nasıl olsa gene alırım” düşüncesiyle) sürekli armağan ettim. Yaklaşık iki yıl önce, müzeye bu amaçla bir daha gittiğimde, orada satış yapan görevli onların yapımının bir emirle durdurulduğunu söyledi. Bende şimdi yalnız iki tane kalışının nedeni budur. 

Bu güzel boyun-bağının yapımının durdurulmasını o zaman TSK’ya yakıştıramadım. Aradan en az bir-buçuk yıl geçtikten ve 15 Temmuz girişimi yer aldıktan sonra, Fethullah Gülen kurgusuyla ülkemiz Silâhlı Kuvvetlerine de yasa-dışı yollardan sokulan, önleri açılan, yükseltilen, general rütbeleri ihsan edilen ve karar konumlarına yapay yollardan getirilen askerlerin de bulunduğunu, bunların içte ve dışta ülke düşmanlarınca ve son aşamada yabancı çıkarları doğrultusunda desteklendiklerine tanık olduk.        

Ancak, Anıt-Kabir’e son gidişimde sözünü ettiğim aynı büyük rozetin bu kez ceket göğsüne iğnelenebilecek biçimde eşlerini görüp dört tane aldım, ceketlerime, paltolarıma taktım. Ben 1932 (ayrıca Gelibolu) doğumluyum, eşsiz Atatürk yıllarını da yaşadım. 10 Kasımdan hemen sonra İstiklâl Madalyası sahibi babamla birlikte, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın Başkomutanı ve T.C. kurucusunun önünden Dolmabahçe Sarayı içinde geçtiğimizi ve onu taşıyan top arabasını görmek için tüm yolların ne denli dolup taştığını bugün gibi anımsıyorum. Babamı ilk (ve son) kez ağlarken orada gördüm. Türkiye’de ağlamayan yoktu. Dolmabahçe’deki büyük bayrağı, çevresindeki meş’aleler ve her birinin dibinde kılıcını çekmiş ve onun nöbetini tutan paşalar bugün gibi gözümün önünde. Yıllar sonra kendi babamı da, annemi de yitirdim. Ama benim  “en büyük acım”, hazırlamakta olduğum anı kitabımda da yazdığım gibi, “10 Kasım 1938” günüdür. Ülkemizin direği sallanmıştı. Çağdaş psikiyatri bilimi buna şimdi “Çadırın Sallanması” (The Shaking of the Tent) diyor. Kişi yaşamında iki türlü “çadır sallanması” var: Biri eve ekmek getiren kişinin ölümü ya da ayrılmasıyla “Aile Çadırı”nın, öteki de böyle bir önderin ömrünün tükenmesiyle “Ulusun Çadırı”nın sallanması.  Ulus çadırının sallandığını ben o küçük yaşta bile duyumsadım. 

Atatürk yılları bize güven, gurur, mutluluk, kararlılık ve başarıya inanç vermiştir. Kızılay’daki parkın adı bile “Güven Parkı”dır. Bir arkadaşımın köylü kökenli babasının her yıl 10 Kasım günü saat tam 9:05’de, çevrede hiç kimse olmadığı zaman da, işi bırakıp “hazır ol” duruşuna geçtiğini yayımladığım bir yazımda anlatmıştım. Ben o benzersiz öndere ilişkin olarak, yurt içinde ve dışında gençlik yıllarımdan bu yana kitap ve makale biçiminde çok yayın yaptım. Amerika’da öğrenciliğim sırasında bile, ulusal günlerde o ülkenin gazetelerinde imzalı yazılarım çıkmıştır. Doğumunun yüzüncü yılı kutlanırken, T.C. devleti beni Hindistan’da ve ABD’de İngilizce ve Rusya ile Romanya’da Rusça konuşmalar yapmak üzere seçip görevlendirmişti. Dört kez de yılın Atatürk ödülünü aldım. 

Bütün bu nedenlerle, ceketlerimin üstünde mutlaka bir büyük Atatürk rozeti vardır. Evimin penceresinden Anıt-Kabir görünür. Yıllardır güneş doğmadan erken kalkıp çalışmaya oturduğumda, ilk işim ışıkları henüz sönmemiş olan Anıt-Kabir’e bakmak ve o günün enerjisini, bir anlama, o bağlantıdan almaktır.

14 Haziran 2017 Çarşamba günü, öğleden sonrasının ilk saatinde Atatürk Düşünce Derneği’nin (ADD) genel merkezinin bulunduğu binanın dördüncü katında Sekreter Tülay Hanım’a bir zarf bıraktım ve yaklaşık 30-40 dakika sonra eve dönmek üzere aşağıya indim.  Ceketimin sol yakasında yukarıda sözünü ettiğim büyücek Atatürk rozeti iğnelenmiş olarak vardı. Bu rozeti sokakta göğsümde görenler en azından tebessüm ederek selâm veriyor, durdurup birkaç güzel söz söyleyen de oluyordu.

Bu kez öyle olmadı. Önce, binaya daha ilk girişimde tanımadığım ama oralarının sanki her konuda sorumlusuymuş gibi davranan ve birileriyle çatışma çıkarma fırsatını kollayan bir kişi dikkatimi çekti. Bambaşka ortamlarda benimle ilgilenenler de çıkmıştır. Ama bunlar Ankara Üniversitesinde 41 yıllık öğretim üyeliğimi, Atatürk ilkelerine bağlılığımı, Ermeni sorununda yurt dışındaki eylemlerimi bilen ya da doğrudan eski öğrencilerim olan kişilerdi. ADD’nin içinde yer aldığı binanın girişindeki bu kişinin bunlardan biri olmadığı ve bir çatışma aradığını izlenimi uyandırıyordu. 

Binadan çıkışımda yanılmadığımı anladım. Kapıya yaklaşmak isterken, bana gereğinden fazla ve birbirilerini tanımayanların asla yapmayacakları biçimde yüzünü bana olağan sayılmayacak biçimde yaklaştırıp gözlerini husumetle dikerek, kendince bir molla, diyanet sözcüsü, onlar adına bir savcı ya da yargıçmış gibi bir tür “sorguya çekip hesap sorma” eylemi başlattı, tehditkâr tavır ve ifadelerle sürdürdü, hareketlerine hakim olamadı, daha doğrusu böyle bir çaba göstermedi, onun yerine bir yıldırma ve kendi bilgisizlik çizgisine beni zorla çekip orada tutma çabası içindeydi ve bu çerçevede ağzından beni oradan kovma biçiminde kötü sözler çıktı, ben kapıdan çıkıp giderken bina içinde hâlâ bağırıyor ve uygunsuz sözcükler kullanıyordu.  Anladığıma göre, hedef dördüncü kattaki ADD kuruluşuydu, göğsümdeki büyük Atatürk rozetiydi ve bu durumda kuşkusuz hem simge, hem de kişi olarak bendim.  

Adını ve orada ne aradığını bilmiyordum. Binayla bir bağlantısı olmadığını, kiralık yeri olan birilerine ara sıra geldiğini, olayı sessiz biçimde gösteren güvenlik kamerası incelendiğinde anlaşıldı. Ne var ki, oraların bir “hâkim-i mutlak”ı gibi tavırlar takınıyordu, sanki kimin girip çıkacağı, nereye gideceği, nasıl giyineceği, kendisiyle nasıl konuşacağı ve “Kur’an kaynaklı bir Tanrı buyruğu” sandığı basit Arapça iki sözcük söylemedikçe “def olup gitmesi” gerektiği düşüncesindeydi ve bütün bunları tehdit dolu ifadelerle dile getiriyordu.

Bu satırları yazarken aradan bir gün geçtiği için, şimdi anımsıyorum ki, bir yıl ya da daha fazla bir süre önce, görünümü, hâli-tavrıyla o (ya da ona çok benzeyen biri) bana 14 Aralık 2017’deki bu saldırgan hareketlerinin bir tür başlangıcını sergilemişti. O zaman da o kişiyi (görevini ve yetkisini çok abartan, basit düşünceli, ama saldırgan yaradılışlı) bir bina sorumlusu sanmıştım. 

Bu seferki kişi sanki kesin olarak yönetici, denetçi ya da sözcü gibi bir bina sorumlusuydu, ayrıca sanki bir din uzmanıydı, artı sanki bir siyaset görevlisiydi; her neyse istediğini başkasına zorla yaptıracak yetki sahibiydi. Bu yetkiyi ya iktidardan, ya kendi anlayışına göre dinden, ya da belki de Atatürk düşmanlığından alıyordu. Eğer nedeni buysa, eşsiz Mustafa Kemâl kendi kurduğu TBMM üyelerini kısa süreli başkomutanlık onayı için ikna etmeye çalışırken, Ankara’da Yunan topçusunun sesleri duyuluyordu. Göğsümdeki rozette simgeleşen önder olmasaydı, Sakarya Zaferi de olmayacak, Meclis başka kente taşınacak, Maltepe yöresinde bana zorbalık sergileyen kişi 2017’de kimbilir nerede olacaktı. Yıllarca “Orta Doğu” konulu bir ders de vermiş olan kişi olarak biliyorum ki, Suudî Arabistan’da “din polisi” diye bir kurumlaşma da var. Namaz vakti evlere telefon edip ahizeyi kaldırıp açanlara “bu saatte namazda olmalıydın” deyip para ya da hapis cezası veriyor, daha kötüsü tek başına araba kullanan kadını “öldürmenin dinen câiz” olduğunu minareden ilân ediyor. İleride Türkiye’yi bu karanlık yollara da sokmayı tasarlayanlar da mı kendilerine ek görevler çıkarıyorlar? 

Söz konusu kişi “bana aleykümüsselâm diyeceksin” diye diretirken, Kur’an’ın da sözünü etti. Ben Kuveyt ve Bahreyn dışında, bütün Arap ülkelerinde, (yani Fas’tan Irak’a ve Somali’ye değin ve daha çok görevle) bulundum. Başka yabancı dillerin yanında, Arapça (ve Farsça) da çalıştım. Arapçaya 1957’de Harvard’da “Konuşulan Şam Arapçası” dersiyle başladım, üç yıl Libya Kültür Merkezindeki kurslara katıldım. Dinler tarihini de, uydurmasını değil, hem temel hem bilimsel kaynaklarıyla oldukça iyi bilirim. Bu konuda çeşitli dillerde yayınlarım var. Bana zorbalık sergileyen kişi “Selâmünaleyküm” ve “Aleykümüsselâm” sözcüklerini Arapça yanlışsız yazabilir mi bilmiyorun, ama ben yazarım. On-bir yaşında yazıldığım Amerikan okulunun (Robert Kolej) kütüphane binasının alt katında bir musluk ve çevresinde Arapça şu yazı vardı: “Ve min el-mai küllü şeyin hay.” Miletoslu Thales’in “her şeyin sudan olduğuna ilişkin sözünün Arapçası. Araplık taslayanlardan kaçı bunu da yanlışsız yazabilir? Ben yazarım. 

Araplık taslayanlardan ve İslâm’ı bildiklerini yayanlardan kaçı Londra Üniversitesinde SOAS’da basit bir sınavdan geçer not alabilir? Ben orada, Cambridge’de ve benzeri üniversitelerde konuşmalara çağırıldım. Özel kitaplığımdan 20.000 cildi dört üniversiteye armağan ettim. Yaklaşık bir o kadar geri kalanı için bir kitaplık dairesi satın almak zorunda kaldım. Oradaki dinler üstüne birkaç yüz kitabım var; Orta Doğu üstüne de birkaç bin. Washington Irving’in (1783-1859) Muhammed’ın yaşamı üstüne yazdığı İngilizce kitabını edinip okuduğumda 15 yaşındaydım. Aynı kitabı 85’ine ulaştığım bu günlerde elime yeniden aldığımda, geçmişin yüzyıllarında bu ünlü Amerikalı yazarın bu bilgileri nasıl topladığına hâlâ imrenerek şaşıyorum. 

Aydınlarımızın dinler tarihini de, en azından bir tarih olayı olarak, ayrıntılı biçimde bilmelerini beklerim. Bunun için de birkaç yabancı dilden yararlanabilmek gerekir. Örneğin, Osmanlı geçmişini daha iyi anlamada bir yararı olur mu diye, Türkçeyle aynı dil ailesinden Macarcaya başlamak için Budapeşte’de bir Yaz dersine de katılmış ve diplomasını da almıştım. “Selâmünaleyküm” deyip zorbalığa girişmekle ne Müslüman olunur, ne de bilgin. İskoç kökenli Sir Walter Scott’un (1771-1832) Ivanhoe adlı romanı ben 13 yaşındayken ders kitaplarımızdan biriydi. Orada da, ders gereği, aynı sözcüklerin Lâtincesini işitip öğremiştik: “Pax vobiscum!” Yanıtı: “Et vobis.” Bunu öğrenmek kişiyi Hıristiyan mı yapar, daha iyi bir insan mı yapmak için yeterli midir? 

Tek Tanrı düşüncesini ilk ortaya atan bir Mısır firavunuydu. İran’da Zerdüştlükte de “Ahora Mazda” var. Musa’nın Tanrısı yalnız Yahudiler içindir. Hıristiyanlığın kitabı kötü yazılmıştır ve çelişkilerle doludur. Yeni Delhi’de aldığım yeni bir anlatım hiç değilse zahmetsiz okunuyor. Çelişkilere gelince, Matthias İncil’ine göre (2:13-29), İsa’nın çocukluğu Mısır’da geçmiş; Luka İncil’ine bakılırsa (2:39),  Nâsira’da. İsa’nın çivilendiği tahtaların üstündeki yazı dört İncil’in dördünde de farklı. Demek ki, öteki dinlerde de iki sözcük söylemekle dindarlık ne başlar, ne de biter. Protestanlık üstüne temel yayınların dizelgesi ciltler tutar. Bruno yakıldı da, Luther nasıl kurtuldu? Çağdaş ruhbilimci Eric Erikson’un kitabını Türkiye’de kaç kişi okudu? Ya da Amerikalı yazarın “İlk Müslüman” ve “Muhammed’den Sonra” konulu iki cildini? Daha önemlisi, Hıristiyanlığın düşünce (felsefe) yönünden eleştirisi var. İlk kitap (1612) Spinoza’nın. Sonrakiler Astruc, de Wette, Wellhausen, Garf. Marksistler içinde Lafargue, Nickolski,  Bauer; Genç Hegelcilerden Strauss ve onları izleyenler…

Kuşku yok ki, İslâm düşüncede, tarihte ve insanın gelişmesinde yeni bir kapı açtı. Önemli özelliği akla ve yan tutmayan salt bilgiye inanmasıyla başlamasıdır. Matematikçi, fizikçi ve mantıkçı El-Kindi (801-873) ilk Arap düşünürü diye bilinir. İranlı El-Razi (865-925) akılcılığa dayalı bilginin üstünlüğünü savundu. Türk kökenli İbn Sina’nın (980-1037) tıp kitabı yüzlerce yıl tüm Avrupa’da tek başvuru kaynağıydı. Endülüslü İbn Rüşd (1126-1198) düşünce ve bilgi ikilisini bağnazlığın baskısından kurtarma peşindeydi. Gene Endülüslü İbn Haldun (1332-1406) tarih felsefesini ilk kez ortaya koydu. Ne var ki, Halife Mütevekkil El-Kindi’yi halkın önünde kırbaçlattı. El-Razi’nin kitapları Emir’in buyruğuyla başında paralandı, bu yüzden kör oldu. İbn Sina öldürmemek için bir kentten ötekine kaçıp durdu. Özbek yazarı Adil Yakubov’un İbn Sina üstüne kitabı okunmalıdır. İbn Rüşt’ün yazdıklarının Arapçaları yok edildi; şimdi yalnız Lâtinceleri ve İbraniceleri var. İbn Haldun İslâm’in en büyük pozitivistiydi; değeri yaşamı boyunca bilinmedi. 

İslâm geçmişinin bağnaz ve yenilikçi, karanlık ve aydınlıkçı, yıkıcı ve yapıcı, yerinde saydırıcı ve ileri taşıyıcı yanları oldu. Kâğıt Çin’den getirilerek İslâm eliyle Avrupa’ya taşındı, ama Yohannes Gutenberg 1448’de basımevini kurdu, Macar kökenli İbrahim Müteferrika İstanbul’da ilk Fransızca kitabı 281 yıllık bir gecikmeden sonra ancak 1729’da basabildi. Kökü El-Gazali’ye (1058-1111) uzanan bu aymazlık Osmanlı’ya ve İslâm’a çok pahalıya patladı. Aynı bağnazlığın içinde öteki Müslümanlar da tutsak kaldılar. Yabancı işgâli, soygun, kölelik, gericiliğin baskısı “Cedid”, yani “Yenicilik” akımını er-geç doğurdu. Kırım’dan Uygurlara değin Terakki, Ayna, Seda, Hurşid, Ümid, Bereket, Gayret, Hürriyet, Yıldız, Vakt ve İrşad gibi gazete ve dergiler türedi, aydınlar içinde Kırım’dan İsmail Gaspıralı, Başkırdistan’dan Ahmet Zeki Velidi, Buhara’dan Abdurrahim Fıtrat, Kazaklar’dan Abay Kunanbay, Karakalpaklar’dan Burdimurad Berdah, Türkmen Avbeztagan Kâtibî, Özbek M. Emin Mirza Mukimî, Tacik Ahmet Daniş ve bu arada Türkiye’den HJindistan’a değin etkili olan Cemâleddin el-Afganî gibi birçok aydın öne çıktı. Bunlardan Yusuf Akçora, Sadri Maksudî, Ahmet Agayev, Zeki Velidi Togan, Ali Hüseyinzade ve başkaları hem toprak ağaları, bağnaz mollalar, tutucu yöneticiler ve hem de Rus baskısıyla Türkiye’ye göçtüler. UNESCO’nun yedi kitaplık “Orta Asya Tarihi” dizisi mutlaka okunmalı.

Koca Orta Asya’yı yakın geçmişte Çarlık Rusya’sı ve Britanya sömürgeciliği zincirlerine bağlayan ve günümüzde de Suudî Arabistan ve Mısır başta olmak üzere, tüm Müslüman dünyasını Amerikan emperyalizminin hizmetine veren gerici tutumun 2017’de yeni saldırılarına mı tanık olmaktayız? Bizden böylesine olayların içinde yer almamış, Türk dünyasına ve İslâm’a büyük zararlar vermiş olan bu gerici saldırıların yeni boy hedefleri olmamız mı kotarılıyor?  Bize yalnızca bunda yerli egemen ve dış güçlerin ne ölçüde payları olduğunu araştırmak mı kalıyor? Geçmişte Mısır’da “Müslüman Kardeşler” denen örgütü Britanya emperyalizmi ile Kral Fuat birlikte kurmadılar mı? IŞİD’in kökeninde ABD desteği olduğu artık bilinmiyor mu? Bizlerin Türklüğümüzden, Cumhuriyeti kuranların Atatürkçülüğünden uzaklaşmamız mı isteniyor? “Heykelcilik sanat değil, puta tapmaktır” safsatası matbaayı 281 yıl geciktiren mollaları akla getirmiyor mu? İslâm dünyası geçmişte lâiklik, Endüstri ve Teknoloji Devrimlerini yakalayamamıştı; günümüzün ileri toplumları bilgisayarları geliştirme, robot askerler yapma ve uzaya açılma çağı içinde hızla ilerliyorlar. Bizden tüm bu engellerin Arapça “selamünelâyküm” sözcüğüyle aşılacağına inanmamız mı bekleniyor? Bu bilgi zavallılığını hoyratça yürütenlerden hesap sorulmayacak mı? Yoksa onların benim gibilerine hakaret etme hakları da mı bugünlerde gündeme sığdırılıyor?  

Prof. Dr. TÜRKKAYA ATAÖV

 

  

 

       

     

 

 Ülke olmadan devlet olmaz. “Toprak;  devletin vazgeçilmesi olanaksız temel unsuru, egemenlik ve bağımsızlığın simgesidir”.  

1071 Malazgirt meydan savaşından itibaren tarihi süreç içerisinde bu topraklar için çok büyük bedeller ödenmiştir ve halen de ödenmektedir. 

“Yüce Atatürk’ün buyurduğu üzere “ ulusumuz çok büyük özveriler ve binlerce şehit vererek kurtuluş savaşını kazanabilmiştir”

Milli kültürümüzde vatan topraklarının canımız kanımız, atalarımızdan bizlere kutsal emanet olarak bırakıldığı algılanmaktadır. Onun içindir ki; vatan evlatları kına yakılarak ve davul zurna ile askere gönderilmekte, “vatan sana canım feda” türküleri ile eğitilmektedir.

Dün Çanakkale’yi geçemeyenler ve Sevr’i gerçekleştiremeyenler emellerine ulaşabilmek için yeni metotlar, hileli ve örtülü yollar deneyebilirler bu hususa dikkat edilmeli ve uyanık olunmalıdır.

Yabancı uyruklu gerçek kişilere ve tüzel kişiliği olan Yabancı  ticaret şirketlerine “mesken bina, tarla ve arazi “ satılmasının amacı ve gerekçesi nedir?

 Bu uygulamada : “Kamu yararı var mıdır”?

Konunun; ön yargıdan uzak, samimiyetle, saydam bir şekilde analiz edilerek, bütün yönleri ile kamuoyunun bilgisine sunulması, bu konudaki kuşkuların giderilmesi ilgililerin ve  aydınların görevi olduğuna inanmaktayım.

Kapsamlı ve çok karmaşık olan bu konu hakkında fazla detaya girmeden özet olarak gerekli  görülen bilgiler aşağıda değerlendirmelerinize arz edilmiştir.

BU KONUDAKİ HUKUKİ MEVZUAT:

Osmanlıda Tüzel kişilere mülkiyet hakkı verilmemiştir.  Gerçek kişilere ise 08.06.1868 tarihli “ Tebaa-I ecnebiye nin emlake mutasarrıf olmaları hakkındaki” kanunla verilmiştir. Bu kanun Osmanlı devletinin ekonomik olarak sıkıntılar döneminde, Avrupa ülkelerinden kredi alabilme için o dönemin konjonktür’ el şartları içerisinde yürürlüğe konulmuş ancak, 1. Dünya savaşına kadar devam etmiştir. (uygulandığına ne kadar taşınmaz satıldığına dair bir kayıt bulunamamıştır) 

T.C.nin kuruluş belgesi olan 23 temmuz 1923 de imzalanan “Lozan barış antlaşması ve antlaşmaya ek “Lozan ikamet ve selâhiyeti adliye mukavelesinde” yabancıların ülkemizde gayrimenkul edinebilmeleri için “tam Karşılıklılık”(tam mütekabiliyet)  ilkesi esas olarak kabul edilmiştir.

18.03.1924 tarih ve 442 sayılı kanunun 87. Maddesi ile de yabancılara köylerde taşınmaz edinimi yasaklanmıştır.

Daha sonra yabancılara taşınmaz edinimi konusunda cumhuriyet dönemindeki ilk yasal düzenleme 22.12.1934 tarih ve 6422 sayılı kanun ile yapılmıştır. Bu kanunun 35. Maddesinde yabancıların gayrimenkul edinimlerinde “tam Karşılıklılık” ilkesi korunmuştur. 36.maddesinde ise yabancıların gayrimenkul edinebilmesi için bazı sınırlamalar getirilmiştir. Örneğin köylerde gayrimenkul edinmeleri yasaklanmış” Köy dışı alanlarda 30 hektar ile sınırlanmış ve miras yolu ile intikali de yasaklanmıştır.

Bu düzenlemeden sonra 21.06.1984 tarih ve 3039 sayılı yasa ile yapılan düzenlemede “Karşılıklılık” ilkesinin hangi ülkelere uygulanacağı konusunda Bakanlar kuruluna yetki verilmesi öngörülmüş ancak bu düzenleme Anayasa mahkemesinin 13.06.1985 tarih 1984/14 esas ve 1985/7karar sayılı kararıyla iptal edilmiştir.

22.04.1986 tarih ve 3278 sayılı yasayla yapılan düzenleme ile;

 Tapu kanununun söz konusu 35. Maddesine:  “Bakanlar kurulunca Milli menfaatler ve milli ekonomide faydalı gördüğü hallerde; “hangi ülkelerin veya hangi ülkelerin uyruğundaki gerçek kişilerin mütekabiliyet şartından müstesna tutulacağı” ibaresi eklenmiştir.                        Bu düzenleme de Anayasa mahkemesince 09.10.1986 tarih ve 1986/18 esas ve 1986/24 karar sayılı kararıyla iptal edilmiştir.

Daha sonra; 03.07.2003 tarih ve 4916 sayılı yasayla (İlgili yasa madde 19) yabancıların taşınım ediniminde yeni düzenlemeler yapılmıştır.

1-) Karşılıklılık kavramı yeni bir tanıma bağlanmıştır şöyle ki: “Yabancı ülkenin taşınmaz edinimdeki kendi vatandaşına tanıdığı hakların T.C. vatandaşına da tanınmış olmasılılık esas alınmıştır.

2-) Yabancı uyruklu gerçek kişiler yanında, yabancı ülke kanunlarına göre kurulmuş tüzel kişiliğe sahip ticari şirketlere de kanuni sınırlara uymak şartı ile taşımaz edinebilmeleri sağlanmıştır.

3-)Tapu kanunun 36. Maddesi yürürlükten kaldırılmıştır. Bu madde hükmü yerine 35. Maddenin 3. Fıkrasına ekleme yapılarak “Yabancı gerçek kişilerin hukuki işlem ve ölüme bağlı tasarruf yoluyla 30 Hektardan fazla taşınmaz edinebilmeleri Bakanlar kurulunun iznine tabi kılınmıştır.

4-) Karşılılık ilkesi gerçekleşmese dahi miras yolu ile intikal eden taşınmazlar miktar kısıtlanmasından muaf tutulmuştur ve paraya çevrilebileceği öngörülmüştür.

5-) 18.03.1934 tarih ve 442 sayılı köy kanununun 87. Maddesi yürürlükten kaldırılarak, yabancı uyrukluların köy sınırları içinde de taşınmaz ediniminin önü açılmıştır.

6-) 35. Madde ile ilk defa yabancı gerçek kişiler lehine sınırlı aynı haklara ilişkin düzenleme yapılmıştır. Bu hususa yönelik uygulamada “karşılıklılık ” şartı aranmamıştır.

Bu kanunla getirilen düzenlemelerde Anayasa Mahkemesinin 14.03.2005 tarih ve 2003/70 esas ve 2005/14 karar sayılı kararıyla iptal edilmiştir.

Daha sonra 29.12.2005 tarih ve 5444 sayılı yasanın 1. Maddesinde aşağıda belirtilen düzenlemeler yapılmıştır.

1-) Karşılıklılık ilkesine uyulması muhafaza edilmiştir. Sınırlı ayni haklar bakımında da  karşılıklılık ilkesi muhafaza edilmiştir. 

2-) Karşılıklılık ilkesinin belirlenmesinde hukuki ve fiili durumun esas alınacağı belirtilmiştir.

3-) Yabancı gerçek kişilerin sadece mesken ve işyeri olarak taşınmaz edinebileceği hükmü getirilmiştir.

4-)  Ülke bazında 2.5 hektar, il bazında binde 5’i geçmemek üzere Bakanlar kuruluna yetki verilmiştir,

Bu düzenleme de Anayasa mahkemesinin 11.04.2007 tarih ve 2006/35 esas ve 2007/48 karar sayılı kararıyla iptal edilmiştir.

Bu aşamaya kadar yapılan kanuni düzenlemeler 4 kez Anayasa mahkemesince tamamen ya da kısmen iptal edilmiştir.  İptal kararlarının gerekçelerinde yüksek mahkemece özetle: 

a-) Lozan barış antlaşmasına ek mukaveledeki “tam karşılıklılık” koşulunun ihlal edildiği, içinin boşaltıldığı yada gevşetildiği,                                                                                                                                                              b-) iktisadi maksatla ülke topraklarının yabancılara devrinin sakıncalı görüldüğü,                                           c-) toprağın devletin vazgeçilmesi olanaksız egemenlik asli ve maddi unsurun, egemenliğin  ve bağımsızlığın simgesi olduğu, ülke devlet otoritesinin geçerli olduğu alanı temsil ettiği,   d-Bakanlar Kuruluna sınırları belirlenmeyen yetkilerin verilmesini yasama yetkisinin devri anlamına geleceği bu durumun kuvvetler ayrılığı ilkesi ile bağdaşmadığı, 

e-) karşılıklılık şartıyla dahi yabancı tüzel kişilerin taşınmaz edinimlerinin sakıncalı görüldüğü, 

f-) Toprak bir kere elden çıktımı geri alınmasının kolay olmadığı,

Saptamalarına yer verilmiştir.                             

Anayasa Mahkemesince peş peşe yapılan iptaller sebebiyle, saptanan hususlar dikkate alınarak 03.07.2008 tarih ve 5782 sayılı yasayla yapılan düzenleme ile 35. Maddede bir kez daha değişiklik yapılarak; “ merkez ilçe ve ilçeler bazında Uygulama imar planları ya da mevzi imar planlarının  %10 nu aşmamak ve en çok 2.5.hektara kadar yabancı gerçek kişilere taşınmaz mal edinimi ve kısmi ayni mal edinme hakkı getirilmiştir” Bu düzenlemede de karşılıklılık ilkesi korunmuştur.

Bu konuda en son ve en kapsamlı düzenleme 03.05.2012 tarih ve 6302 sayılı yasayla yapılmıştır ve halen yürürlükte bulunmaktadır. 

Bu yasaya göre: yabancı uyruklu gerçek kişilere ve yabancı devletlerin kendi mevzuatına göre kurulmuş Tüzel ticari şirketlere taşınmaz edinimdeki esaslar aşağıda belirtilmiştir.

1-) Yabancı uyruklu gerçek kişilere taşınmaz ediniminde ve kısmı ayni mal ediniminde “Karşılıklılık” ilkesine yer verilmemiştir. (kaldırılmıştır)                                                                                            2-) Kanuni sınırlamalara uyulması kaydıyla uluslararası ikili ilişkiler yönünden ve ülke menfaatlerinin gerektirdiği hallerde Bakanlar Kurulu tarafından belirlenen ülkelerin vatandaşı olan gerçek kişilere T.C. de taşınmaz mal ve sınırlı ayni mal edinebilecekleri hükmü getirilmiştir.   Buna göre:                                                                                                                                                            

a-) İlçe bazında uygulama imar planı mevzi imar planı sınırları içerisinde kalan toplam alanın yüz ölçümünün %10 unu aşmama şartı kaldırılarak yerine özel mülkiyete konu olan arazi yüz ölçümünün %10 kadar yabancı uyruklu gerçek kişilere taşınmaz edinme hakkı ve kısmi ayni hak edinebilmesi sağlanmıştır. “Alınacak taşınmaz mesken veya işyeri olarak kullanma şartı kaldırılmıştır.

b-)Ülke bazında30 hektara kadar, yabancı gerçek kişilere( Bakanlar kurulunca 60 hektara çıkarılabilir) taşınmaz mal edinimi ve sınırlı ayni hak edinimi hakkı verilmiştir.

c-) Yabancı uyruklu gerçek kişiler ile yabancı ülkelerde kendi kanunlarına göre kurulan tüzel kişiliğe sahip ticaret şirketlere taşınmaz mal ve sınırlı ayni hak edinimlerini “ülke, kişi, coğrafi alan, bölge, süre, sayı, oran, nitelik yüz ölçüm, miktar belirleme, kısmi ve tamamen durdurma veya yasaklama konularında Bakanlar Kurulu’na yetki verilmiştir.

 

d-)Mesken ve işyeri dışında da taşınmaz edinim hakkı getirilmiştir. Bu suretle tarımsal                 alandaki arazilerde yabancı uyruklu gerçek kişilere taşınmaz edinim hakkı tanınmıştır.

e-) Kendi ülkelerinde kendi kanunlarına göre kurulan tüzel kişiliğe haiz ticaret şirketleri ancak özel kanun hükümleri ile taşınmaz ve sınırlı ayni hak edinebilirler. 

7-)Yabancı uyruklu gerçek kişiler ile yabancı ülkelerde kendi kanunlarına göre kurulan tüzel kişiliğe sahip ticaret şirketlerine satın aldıkları “Üzerinde yapı bulunmayan taşınmazlar” için geliştirdikleri projeyi iki yıl içinde ilgili bakanlığa verecekleri hükme bağlanmıştır. Proje onaylandıktan sonra tapunun beyanlar hanesine kaydedileceği, projenin süresi içerisinde bitirilip, bitirilemediğinin denetleneceği ve takip edileceği, projenin gerçekleşmemesi durumunda azami iki yıl içerisinde tasfiye edileceği ve paraya çevrilerek bedelin hak sahibine ödeneceği kayda bağlanmıştır.

Yabancı uyruklulara taşınmaz edinimi ile ilgili en son yasal düzenlemenin iptali konusunda anayasa mahkemesine açılan iptal davası, Anayasa Mahkemesi Daha evvel 4 defa iptal davasındaki gerekçelerin den dönmüş, Yüce mahkeme iptal talebini  oy çokluğu ile 10.17.2013 tarih ve 2012/75 esas ve 2013/88 kara sayılı kararıyla ret etmiştir. Karara muhalif kalan Sayın üyelerin (5 sayın üye) daha evvelki iptal kararlarındaki iptal gerekçelere dayanarak karara katılmama şerhi koydukları anlaşılmaktadır. Sonuç olarak bu yasanın uygulanmasında her hangi bir yasal mani kalmamıştır.

AVRUPA ÜLKELERİNDE YABANCILARA TAŞINMAZ EDİNİMİNDEKİ UYGULAMALAR.

A.B ülkelerinde de bir kısım kısıtlamalar mevcuttur. Örneğin Danimarka, İrlanda ve Avusturya da; tüzel kişiler ve ticaret şirketlerinin taşınmaz mal ediniminde özel kurallar ve kısıtlamaların mevcut olduğu, yeni üyelerden Estonya, Polonya, Slovakya, Malta ve Macaristan da kendilerine tanınan geçiş dönemi boyunca benzer kısıtlayıcı kurallar mevcuttur. Fransa, Almanya ve Lüksemburg gibi ülkelerin dışında kalan birçok ülkede sınırlamalar tarım alanlarında yoğunlaşmaktadır. Hatta tarım alanlarının yabancıların taşınmaz edinimine acık tutulmaması genel bir ilke olarak benimsenmektedir. Henüz ülkemizin A.B. ne girmeden yabancı uyruklulara taşınmaz edinmesine izin verilmesi büyük eşitsizlik, dengesizlik ve karşılıksız tek taraflı bir ödün niteliğinde ülkemizin aleyhine sonuç verecek bir uygulama olarak değerlendirilmektedir.

ÜLKEMİZDE YABANCILARA NE KADAR TAŞINMAZ SATILMIŞTIR:

Cumhuriyetin kuruluşunda 2003 yılına kadar 80 yıllık cumhuriyet tarihinde yabancılara satılan toprak miktarı toplam 11 milyon m2 dir. 2002 den 2011 kadar 10 yıllık döneme bakıldığında yabancı gerçek kişilere 75.893.700 m2, Yabancı ortaklı ve yabancı sermayeli şirketlere 30.186.277 m2 olmak üzere toplam. 136.186.277 m2 olup bu miktar 80 yılda satılanın 12 katıdır. 2011 yılından sonra TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) bu bilgileri yayınlıyordu artık yayınlamıyor 2015 sonu itibariyle mesken, işyeri, arsa bazında ne kadar yabancı uyruklu gerçek ve tüzel kişilere satış yapıldığı bilgilerine ulaşılamıyor.  

( Yukarıdaki bilgiler Anayasa Mahkemesinin 10.17 3013 kararına ait dava dilekçesinden alınmıştır)

Manisa Milletvekili Erkan Aksoy’un yazılı soru önergesine karşılık olarak : Çevre ve şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktarın açıklamasına göre:  Ülke genelinde 2003-2012 kadar 139.828 kişiye, 153183 adet toplam 137.192.231 m2 taşınmaz mal satıldığı, bunun 126.119.800 m2 sı ana taşınmaz, 11.072.430 m2 ise kat mülkiyeti olduğu cevaben ifade edildiği anlaşılmıştır

2007-2013 Dönemi 9. Kalkınma planında (T.H.G.M.  verilerine göre): 15.05.2005 itibarı ile Ülkemizde 272.511.492 m2 büyüklüğündeki 49.567 taşınmazın 52.818 kişiye satıldığı en fazla mülk edinen ülkelerin Suriye, Lübnan, İngiltere, A.B.D. mısır vatandaşları olduğu kayıtlıdır.

Yukarıda belirtilen bilgilerde farklılıklar olup bu bilgiler genel bir bilgi edinme amacıyla değerlendirilebileceği,  net ve sağlıklı bir değerlendirme yapılabilmesi için: gerçek durumun 2015 sunu itibarı ile ilgili kurumlarca kayıtlarındaki konuyla ilgili bilgilerin kamuoyunun bilgilerine sunulması ile mümkün olabilecektir. Bu itibarla T.K.G.M İle TÜİK kayıtlarının ulaşılabilirliğinin önündeki engellerin kaldırılması gerekmektedir.

Ülke bazında: “Almanya, İngiltere, Rusya, Belçika, Hollanda, İsveç, Danimarka, Suriye, Mısır,   Sudi Arabistan, Küvet, A.B.D., İsrail, Mısır.” Uyruklu yabancıların taşınmaz aldıkları anlaşılmaktadır.

Ülkemizde yoğun olarak taşınmaz satın alınan iller ( bu illerin ilçeleri dahildir ayrıca belirtilmemiştir)  şunlardır; İstanbul, Bursa, Antalya, Muğla, Konya, Trabzon, İzmir, manisa, Harran Bölgesi, Aydın, Denizli ve kısmen diğer iller.)

TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN ARSA ENVANTERİ NE KADARDIR. 

Ülkemizin Gerçek alanı 814.578 km2 olup, iz düşümü ise 780.578 km2 dır. Bu alanın %98.7 kara,  %1.3 su alanlarıdır. Ülke genellikle dağlık, taştık olup, orman fundalık, çorak alanlar çıkıldığında “her türlü tarıma elverişli alan miktarı %6.5 dur. Ancak tarım arazilerimiz erozyon  sebebiyle azalmaktadır.

Ülkemizde Rakamsal olarak yaklaşık  78 milyon hektar arazinin, %27.3 kuru tarım,%5.6 sulu tarım, %3.1 bağ bahçe ve  özel ürün, %27.6 cayır ve mera,%29.8 orman ve fundalıktır. Ekilebilir arazi miktarı yaklaşık 26.6 milyon hektardır.(bu bilgiler 9. Kalkınma planından alınmıştır.)

Görüleceği üzere toprak sabit kalmakta hatta erozyonla azaldığı halde Nüfusumuz artmaktadır. Bu gerçek durum karşısında Toprak ve su kaynaklarımızın korunması ve elden çıkarılmaması aklın ve bilimin gereği olarak yurtsever tüm vatandaşlarımızın önde gelen görevi ve sorumluluğudur.

Asırlardan beri yurdumuz topraklarında gözü olan yabancıların bu emellerine prim verebilecek her türlü oluşumların dikkatle izlenmesi önleyici önlemlerin alınması bir yurtseverlik görevidir. 

 ARZ EDİLEN BİLGİLER IŞIĞINDA KONUNUN SORGULANMASI

1-) 6302 sayılı yasanın amacı olarak ”kanuni sınırlamalara uyulmak kaydıyla, uluslararası ilişkiler ve ülke menfaatlerinin gerektirdiği hallerden” bahsedilmekte ise de; soyut ifadeler ile tapu kanununda değişiklikler sonucu yabancıların toprak edinmesinin kolaylaştırılmasın da kamu ve ülke yararının,  ne şekilde elde edileceği sorgulanmalıdır.

2-) Mesken yahut işyeri ayrımı yapılmaksızın toprak edinilen İlçenin özel mülkiyete tabi toplam alanın %10 oranındaki taşınmazların yabancı gerçek yahut tüzel kişiliğe haiz ticari şirketlere satılması, ülke genelinde 30 hektara kadar (ki Bakanlar kurulu tarafından 60 hektara çıkarabileceği de dikkate alınarak) tarım arazilerinin yabancı gerçek yahut tüzel kişiliğe haiz  Yabancı ticaret şirketlerine satılması gelecek nesillerimiz için risk arz edip etmediği sorgulanmalıdır.

3-)Avrupa birliği ülkelerinde tarım alanlarının korunması amacıyla yasaklamalar söz konusu iken ve henüz Avrupa birliğine tam üye statüsü tanınmadan bu anda karşılıklılık ilkesini tek taraflı olarak kaldırılması önümüzdeki dönemde ülkemiz ve gelecek nesiller için risk arz edip etmediği sorgulanmalıdır.

4-) Taraf olduğumuz Avrupa insan hakları sözleşmesinin ek protokolü 17. Maddesi ile yabancı uyruklu gerçek ve tüzel kişiliğe haiz ticari şirketlerin mülkiyet haklarına saygı duyulacağı hükmü söz konusu iken özellikle proje karşılığı taşınmaz satın alan yabancı şirketlerin projelerini hayata geçirememeleri halinde taşınmazın geri alınabilmesinin mümkün olup, olmadığı tartışılmalıdır.

5-) Ülkemizde taşınmaz edinen gerçek kişiler ve ticaret şirketlerin ait olduğu ülkelerle “siyası, diplomatik yahut askeri anlaşmazlıklar yaşanması halinde bu taşınmazların ve mülkiyet hakkı kazanan yabancıların durumlarının de olacağı? Ulusal ve uluslararası güvenlik konularında ülkemize herhangi bir zafiyet yaratıp, yaratmayacağı irdelenmelidir.

6-) Belki iyi niyetle Avrupa birliği uyum süreci nedeniyle yapılan bu değişikliklerin ortaya çıkarabileceği en önemli sorunun ülkemizde satın alınan taşınmazların yabancı devletlerin stratejik planları doğrultusunda bilinçli olarak ve devletlerin adına hareket eden yabancı gerçek yahut Tüzel kişiliğe haiz ticari şirketlerce alınıp, alınmadığı konusu mutlaka araştırılıp, irdelenmelidir.

7-) Her geçen gün artan nüfus yapımız ve ülkemize sığınan yabancı ülke vatandaşlarının durumu dikkate alınarak, ülkemizin topraklarının sadece % 6.5 nın tarım alanı olması ve bu topraklarında erozyon sebebiyle azalmakta olduğu gerçeği karşısında ülkemizin tarım topraklarının yabancılara satılması uzun vadede ülke menfaatlerine uygun olup, olmadığı nın araştırılması önemli ve şarttır.

  SONUÇ:                                                                                                                                                     Jeopolitik önemi tartışmasız olan ülkemiz topraklarında asırlardır gözü olan yabancıların  Yurdumuzu parçalamak ve paylaşmak amacıyla “ ulusumuza” dayattığı Sevr Antlaşması  güçlü devlet geleneğimiz ve vatandaşlık bilinciyle   “Yüce Atatürk’ün önderliğinde çok büyük özverilerle ve büyük bedeller ödenerek kazandığımız Kurtuluş Savaşı ile” ortadan kaldırılabilmiştir.

Savaş alanında amacına ulaşamayan yabancı devletlere yeniden imkan vermemek adına  topraklarımızın satışının ancak karşılıklılık koşulu ile imkanlı hale getirdiğimizi özelliklede tarım arazilerinin satışını yasakladığımız hatırdan çıkarılmamalıdır.

Global dünya koşullarına uygun hareket etmek amacıyla yapıldığına inanılan yasal değişikliklerin bizden sonraki nesillerimizin geleceği düşünülerek, ufukların ötesinde farklı amaçlar barındıranlar olabileceği de dikkate alınarak Karar merciinde olanlar tarafından  konunun yeniden ele alınması son derece önemlidir.

Unutulmamalıdır ki “Tarihten ders almayanları tarih affetmez” saygılarımla.

                                                                                                         

RAUF BEKİROĞLU