As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

Prof. Dr. TÜRKKAYA ATAÖV: Sıra şimdi de Atatürk rozetlilere saldırmaya mı geldi?

BİLİM ve DANIŞMA KURULU'NDAN

Anıt-Kabir’de eşsiz Atatürk’le ilgili anı eşyalarının satıldığı yerden ceket üstüne iğnelenen, büyük boy birkaç Atatürk rozeti aldım. Gene büyük ve aynı biçimde fakat boyna asılabilenlerden İstanbul’un Harbiye yöresinde Askerî Müzeden, çok önceki yıllarda oraya her gidişimde birkaç tane alma alışkanlığındaydım. Sanırım toplam 20-25 tane almış olmalıyım. Biri beyaz ve biri sarı olan ikisi dışında geri kalanlarını kimi genç üniversite öğretim üyelerine, Amerika’da bir dizi konuşma programım sırasında oraya yerleşmiş olan Türklere ve yerine göre şirin küçüklere (“yenilerini Askerî Müzeden nasıl olsa gene alırım” düşüncesiyle) sürekli armağan ettim. Yaklaşık iki yıl önce, müzeye bu amaçla bir daha gittiğimde, orada satış yapan görevli onların yapımının bir emirle durdurulduğunu söyledi. Bende şimdi yalnız iki tane kalışının nedeni budur. 

Bu güzel boyun-bağının yapımının durdurulmasını o zaman TSK’ya yakıştıramadım. Aradan en az bir-buçuk yıl geçtikten ve 15 Temmuz girişimi yer aldıktan sonra, Fethullah Gülen kurgusuyla ülkemiz Silâhlı Kuvvetlerine de yasa-dışı yollardan sokulan, önleri açılan, yükseltilen, general rütbeleri ihsan edilen ve karar konumlarına yapay yollardan getirilen askerlerin de bulunduğunu, bunların içte ve dışta ülke düşmanlarınca ve son aşamada yabancı çıkarları doğrultusunda desteklendiklerine tanık olduk.        

Ancak, Anıt-Kabir’e son gidişimde sözünü ettiğim aynı büyük rozetin bu kez ceket göğsüne iğnelenebilecek biçimde eşlerini görüp dört tane aldım, ceketlerime, paltolarıma taktım. Ben 1932 (ayrıca Gelibolu) doğumluyum, eşsiz Atatürk yıllarını da yaşadım. 10 Kasımdan hemen sonra İstiklâl Madalyası sahibi babamla birlikte, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın Başkomutanı ve T.C. kurucusunun önünden Dolmabahçe Sarayı içinde geçtiğimizi ve onu taşıyan top arabasını görmek için tüm yolların ne denli dolup taştığını bugün gibi anımsıyorum. Babamı ilk (ve son) kez ağlarken orada gördüm. Türkiye’de ağlamayan yoktu. Dolmabahçe’deki büyük bayrağı, çevresindeki meş’aleler ve her birinin dibinde kılıcını çekmiş ve onun nöbetini tutan paşalar bugün gibi gözümün önünde. Yıllar sonra kendi babamı da, annemi de yitirdim. Ama benim  “en büyük acım”, hazırlamakta olduğum anı kitabımda da yazdığım gibi, “10 Kasım 1938” günüdür. Ülkemizin direği sallanmıştı. Çağdaş psikiyatri bilimi buna şimdi “Çadırın Sallanması” (The Shaking of the Tent) diyor. Kişi yaşamında iki türlü “çadır sallanması” var: Biri eve ekmek getiren kişinin ölümü ya da ayrılmasıyla “Aile Çadırı”nın, öteki de böyle bir önderin ömrünün tükenmesiyle “Ulusun Çadırı”nın sallanması.  Ulus çadırının sallandığını ben o küçük yaşta bile duyumsadım. 

Atatürk yılları bize güven, gurur, mutluluk, kararlılık ve başarıya inanç vermiştir. Kızılay’daki parkın adı bile “Güven Parkı”dır. Bir arkadaşımın köylü kökenli babasının her yıl 10 Kasım günü saat tam 9:05’de, çevrede hiç kimse olmadığı zaman da, işi bırakıp “hazır ol” duruşuna geçtiğini yayımladığım bir yazımda anlatmıştım. Ben o benzersiz öndere ilişkin olarak, yurt içinde ve dışında gençlik yıllarımdan bu yana kitap ve makale biçiminde çok yayın yaptım. Amerika’da öğrenciliğim sırasında bile, ulusal günlerde o ülkenin gazetelerinde imzalı yazılarım çıkmıştır. Doğumunun yüzüncü yılı kutlanırken, T.C. devleti beni Hindistan’da ve ABD’de İngilizce ve Rusya ile Romanya’da Rusça konuşmalar yapmak üzere seçip görevlendirmişti. Dört kez de yılın Atatürk ödülünü aldım. 

Bütün bu nedenlerle, ceketlerimin üstünde mutlaka bir büyük Atatürk rozeti vardır. Evimin penceresinden Anıt-Kabir görünür. Yıllardır güneş doğmadan erken kalkıp çalışmaya oturduğumda, ilk işim ışıkları henüz sönmemiş olan Anıt-Kabir’e bakmak ve o günün enerjisini, bir anlama, o bağlantıdan almaktır.

14 Haziran 2017 Çarşamba günü, öğleden sonrasının ilk saatinde Atatürk Düşünce Derneği’nin (ADD) genel merkezinin bulunduğu binanın dördüncü katında Sekreter Tülay Hanım’a bir zarf bıraktım ve yaklaşık 30-40 dakika sonra eve dönmek üzere aşağıya indim.  Ceketimin sol yakasında yukarıda sözünü ettiğim büyücek Atatürk rozeti iğnelenmiş olarak vardı. Bu rozeti sokakta göğsümde görenler en azından tebessüm ederek selâm veriyor, durdurup birkaç güzel söz söyleyen de oluyordu.

Bu kez öyle olmadı. Önce, binaya daha ilk girişimde tanımadığım ama oralarının sanki her konuda sorumlusuymuş gibi davranan ve birileriyle çatışma çıkarma fırsatını kollayan bir kişi dikkatimi çekti. Bambaşka ortamlarda benimle ilgilenenler de çıkmıştır. Ama bunlar Ankara Üniversitesinde 41 yıllık öğretim üyeliğimi, Atatürk ilkelerine bağlılığımı, Ermeni sorununda yurt dışındaki eylemlerimi bilen ya da doğrudan eski öğrencilerim olan kişilerdi. ADD’nin içinde yer aldığı binanın girişindeki bu kişinin bunlardan biri olmadığı ve bir çatışma aradığını izlenimi uyandırıyordu. 

Binadan çıkışımda yanılmadığımı anladım. Kapıya yaklaşmak isterken, bana gereğinden fazla ve birbirilerini tanımayanların asla yapmayacakları biçimde yüzünü bana olağan sayılmayacak biçimde yaklaştırıp gözlerini husumetle dikerek, kendince bir molla, diyanet sözcüsü, onlar adına bir savcı ya da yargıçmış gibi bir tür “sorguya çekip hesap sorma” eylemi başlattı, tehditkâr tavır ve ifadelerle sürdürdü, hareketlerine hakim olamadı, daha doğrusu böyle bir çaba göstermedi, onun yerine bir yıldırma ve kendi bilgisizlik çizgisine beni zorla çekip orada tutma çabası içindeydi ve bu çerçevede ağzından beni oradan kovma biçiminde kötü sözler çıktı, ben kapıdan çıkıp giderken bina içinde hâlâ bağırıyor ve uygunsuz sözcükler kullanıyordu.  Anladığıma göre, hedef dördüncü kattaki ADD kuruluşuydu, göğsümdeki büyük Atatürk rozetiydi ve bu durumda kuşkusuz hem simge, hem de kişi olarak bendim.  

Adını ve orada ne aradığını bilmiyordum. Binayla bir bağlantısı olmadığını, kiralık yeri olan birilerine ara sıra geldiğini, olayı sessiz biçimde gösteren güvenlik kamerası incelendiğinde anlaşıldı. Ne var ki, oraların bir “hâkim-i mutlak”ı gibi tavırlar takınıyordu, sanki kimin girip çıkacağı, nereye gideceği, nasıl giyineceği, kendisiyle nasıl konuşacağı ve “Kur’an kaynaklı bir Tanrı buyruğu” sandığı basit Arapça iki sözcük söylemedikçe “def olup gitmesi” gerektiği düşüncesindeydi ve bütün bunları tehdit dolu ifadelerle dile getiriyordu.

Bu satırları yazarken aradan bir gün geçtiği için, şimdi anımsıyorum ki, bir yıl ya da daha fazla bir süre önce, görünümü, hâli-tavrıyla o (ya da ona çok benzeyen biri) bana 14 Aralık 2017’deki bu saldırgan hareketlerinin bir tür başlangıcını sergilemişti. O zaman da o kişiyi (görevini ve yetkisini çok abartan, basit düşünceli, ama saldırgan yaradılışlı) bir bina sorumlusu sanmıştım. 

Bu seferki kişi sanki kesin olarak yönetici, denetçi ya da sözcü gibi bir bina sorumlusuydu, ayrıca sanki bir din uzmanıydı, artı sanki bir siyaset görevlisiydi; her neyse istediğini başkasına zorla yaptıracak yetki sahibiydi. Bu yetkiyi ya iktidardan, ya kendi anlayışına göre dinden, ya da belki de Atatürk düşmanlığından alıyordu. Eğer nedeni buysa, eşsiz Mustafa Kemâl kendi kurduğu TBMM üyelerini kısa süreli başkomutanlık onayı için ikna etmeye çalışırken, Ankara’da Yunan topçusunun sesleri duyuluyordu. Göğsümdeki rozette simgeleşen önder olmasaydı, Sakarya Zaferi de olmayacak, Meclis başka kente taşınacak, Maltepe yöresinde bana zorbalık sergileyen kişi 2017’de kimbilir nerede olacaktı. Yıllarca “Orta Doğu” konulu bir ders de vermiş olan kişi olarak biliyorum ki, Suudî Arabistan’da “din polisi” diye bir kurumlaşma da var. Namaz vakti evlere telefon edip ahizeyi kaldırıp açanlara “bu saatte namazda olmalıydın” deyip para ya da hapis cezası veriyor, daha kötüsü tek başına araba kullanan kadını “öldürmenin dinen câiz” olduğunu minareden ilân ediyor. İleride Türkiye’yi bu karanlık yollara da sokmayı tasarlayanlar da mı kendilerine ek görevler çıkarıyorlar? 

Söz konusu kişi “bana aleykümüsselâm diyeceksin” diye diretirken, Kur’an’ın da sözünü etti. Ben Kuveyt ve Bahreyn dışında, bütün Arap ülkelerinde, (yani Fas’tan Irak’a ve Somali’ye değin ve daha çok görevle) bulundum. Başka yabancı dillerin yanında, Arapça (ve Farsça) da çalıştım. Arapçaya 1957’de Harvard’da “Konuşulan Şam Arapçası” dersiyle başladım, üç yıl Libya Kültür Merkezindeki kurslara katıldım. Dinler tarihini de, uydurmasını değil, hem temel hem bilimsel kaynaklarıyla oldukça iyi bilirim. Bu konuda çeşitli dillerde yayınlarım var. Bana zorbalık sergileyen kişi “Selâmünaleyküm” ve “Aleykümüsselâm” sözcüklerini Arapça yanlışsız yazabilir mi bilmiyorun, ama ben yazarım. On-bir yaşında yazıldığım Amerikan okulunun (Robert Kolej) kütüphane binasının alt katında bir musluk ve çevresinde Arapça şu yazı vardı: “Ve min el-mai küllü şeyin hay.” Miletoslu Thales’in “her şeyin sudan olduğuna ilişkin sözünün Arapçası. Araplık taslayanlardan kaçı bunu da yanlışsız yazabilir? Ben yazarım. 

Araplık taslayanlardan ve İslâm’ı bildiklerini yayanlardan kaçı Londra Üniversitesinde SOAS’da basit bir sınavdan geçer not alabilir? Ben orada, Cambridge’de ve benzeri üniversitelerde konuşmalara çağırıldım. Özel kitaplığımdan 20.000 cildi dört üniversiteye armağan ettim. Yaklaşık bir o kadar geri kalanı için bir kitaplık dairesi satın almak zorunda kaldım. Oradaki dinler üstüne birkaç yüz kitabım var; Orta Doğu üstüne de birkaç bin. Washington Irving’in (1783-1859) Muhammed’ın yaşamı üstüne yazdığı İngilizce kitabını edinip okuduğumda 15 yaşındaydım. Aynı kitabı 85’ine ulaştığım bu günlerde elime yeniden aldığımda, geçmişin yüzyıllarında bu ünlü Amerikalı yazarın bu bilgileri nasıl topladığına hâlâ imrenerek şaşıyorum. 

Aydınlarımızın dinler tarihini de, en azından bir tarih olayı olarak, ayrıntılı biçimde bilmelerini beklerim. Bunun için de birkaç yabancı dilden yararlanabilmek gerekir. Örneğin, Osmanlı geçmişini daha iyi anlamada bir yararı olur mu diye, Türkçeyle aynı dil ailesinden Macarcaya başlamak için Budapeşte’de bir Yaz dersine de katılmış ve diplomasını da almıştım. “Selâmünaleyküm” deyip zorbalığa girişmekle ne Müslüman olunur, ne de bilgin. İskoç kökenli Sir Walter Scott’un (1771-1832) Ivanhoe adlı romanı ben 13 yaşındayken ders kitaplarımızdan biriydi. Orada da, ders gereği, aynı sözcüklerin Lâtincesini işitip öğremiştik: “Pax vobiscum!” Yanıtı: “Et vobis.” Bunu öğrenmek kişiyi Hıristiyan mı yapar, daha iyi bir insan mı yapmak için yeterli midir? 

Tek Tanrı düşüncesini ilk ortaya atan bir Mısır firavunuydu. İran’da Zerdüştlükte de “Ahora Mazda” var. Musa’nın Tanrısı yalnız Yahudiler içindir. Hıristiyanlığın kitabı kötü yazılmıştır ve çelişkilerle doludur. Yeni Delhi’de aldığım yeni bir anlatım hiç değilse zahmetsiz okunuyor. Çelişkilere gelince, Matthias İncil’ine göre (2:13-29), İsa’nın çocukluğu Mısır’da geçmiş; Luka İncil’ine bakılırsa (2:39),  Nâsira’da. İsa’nın çivilendiği tahtaların üstündeki yazı dört İncil’in dördünde de farklı. Demek ki, öteki dinlerde de iki sözcük söylemekle dindarlık ne başlar, ne de biter. Protestanlık üstüne temel yayınların dizelgesi ciltler tutar. Bruno yakıldı da, Luther nasıl kurtuldu? Çağdaş ruhbilimci Eric Erikson’un kitabını Türkiye’de kaç kişi okudu? Ya da Amerikalı yazarın “İlk Müslüman” ve “Muhammed’den Sonra” konulu iki cildini? Daha önemlisi, Hıristiyanlığın düşünce (felsefe) yönünden eleştirisi var. İlk kitap (1612) Spinoza’nın. Sonrakiler Astruc, de Wette, Wellhausen, Garf. Marksistler içinde Lafargue, Nickolski,  Bauer; Genç Hegelcilerden Strauss ve onları izleyenler…

Kuşku yok ki, İslâm düşüncede, tarihte ve insanın gelişmesinde yeni bir kapı açtı. Önemli özelliği akla ve yan tutmayan salt bilgiye inanmasıyla başlamasıdır. Matematikçi, fizikçi ve mantıkçı El-Kindi (801-873) ilk Arap düşünürü diye bilinir. İranlı El-Razi (865-925) akılcılığa dayalı bilginin üstünlüğünü savundu. Türk kökenli İbn Sina’nın (980-1037) tıp kitabı yüzlerce yıl tüm Avrupa’da tek başvuru kaynağıydı. Endülüslü İbn Rüşd (1126-1198) düşünce ve bilgi ikilisini bağnazlığın baskısından kurtarma peşindeydi. Gene Endülüslü İbn Haldun (1332-1406) tarih felsefesini ilk kez ortaya koydu. Ne var ki, Halife Mütevekkil El-Kindi’yi halkın önünde kırbaçlattı. El-Razi’nin kitapları Emir’in buyruğuyla başında paralandı, bu yüzden kör oldu. İbn Sina öldürmemek için bir kentten ötekine kaçıp durdu. Özbek yazarı Adil Yakubov’un İbn Sina üstüne kitabı okunmalıdır. İbn Rüşt’ün yazdıklarının Arapçaları yok edildi; şimdi yalnız Lâtinceleri ve İbraniceleri var. İbn Haldun İslâm’in en büyük pozitivistiydi; değeri yaşamı boyunca bilinmedi. 

İslâm geçmişinin bağnaz ve yenilikçi, karanlık ve aydınlıkçı, yıkıcı ve yapıcı, yerinde saydırıcı ve ileri taşıyıcı yanları oldu. Kâğıt Çin’den getirilerek İslâm eliyle Avrupa’ya taşındı, ama Yohannes Gutenberg 1448’de basımevini kurdu, Macar kökenli İbrahim Müteferrika İstanbul’da ilk Fransızca kitabı 281 yıllık bir gecikmeden sonra ancak 1729’da basabildi. Kökü El-Gazali’ye (1058-1111) uzanan bu aymazlık Osmanlı’ya ve İslâm’a çok pahalıya patladı. Aynı bağnazlığın içinde öteki Müslümanlar da tutsak kaldılar. Yabancı işgâli, soygun, kölelik, gericiliğin baskısı “Cedid”, yani “Yenicilik” akımını er-geç doğurdu. Kırım’dan Uygurlara değin Terakki, Ayna, Seda, Hurşid, Ümid, Bereket, Gayret, Hürriyet, Yıldız, Vakt ve İrşad gibi gazete ve dergiler türedi, aydınlar içinde Kırım’dan İsmail Gaspıralı, Başkırdistan’dan Ahmet Zeki Velidi, Buhara’dan Abdurrahim Fıtrat, Kazaklar’dan Abay Kunanbay, Karakalpaklar’dan Burdimurad Berdah, Türkmen Avbeztagan Kâtibî, Özbek M. Emin Mirza Mukimî, Tacik Ahmet Daniş ve bu arada Türkiye’den HJindistan’a değin etkili olan Cemâleddin el-Afganî gibi birçok aydın öne çıktı. Bunlardan Yusuf Akçora, Sadri Maksudî, Ahmet Agayev, Zeki Velidi Togan, Ali Hüseyinzade ve başkaları hem toprak ağaları, bağnaz mollalar, tutucu yöneticiler ve hem de Rus baskısıyla Türkiye’ye göçtüler. UNESCO’nun yedi kitaplık “Orta Asya Tarihi” dizisi mutlaka okunmalı.

Koca Orta Asya’yı yakın geçmişte Çarlık Rusya’sı ve Britanya sömürgeciliği zincirlerine bağlayan ve günümüzde de Suudî Arabistan ve Mısır başta olmak üzere, tüm Müslüman dünyasını Amerikan emperyalizminin hizmetine veren gerici tutumun 2017’de yeni saldırılarına mı tanık olmaktayız? Bizden böylesine olayların içinde yer almamış, Türk dünyasına ve İslâm’a büyük zararlar vermiş olan bu gerici saldırıların yeni boy hedefleri olmamız mı kotarılıyor?  Bize yalnızca bunda yerli egemen ve dış güçlerin ne ölçüde payları olduğunu araştırmak mı kalıyor? Geçmişte Mısır’da “Müslüman Kardeşler” denen örgütü Britanya emperyalizmi ile Kral Fuat birlikte kurmadılar mı? IŞİD’in kökeninde ABD desteği olduğu artık bilinmiyor mu? Bizlerin Türklüğümüzden, Cumhuriyeti kuranların Atatürkçülüğünden uzaklaşmamız mı isteniyor? “Heykelcilik sanat değil, puta tapmaktır” safsatası matbaayı 281 yıl geciktiren mollaları akla getirmiyor mu? İslâm dünyası geçmişte lâiklik, Endüstri ve Teknoloji Devrimlerini yakalayamamıştı; günümüzün ileri toplumları bilgisayarları geliştirme, robot askerler yapma ve uzaya açılma çağı içinde hızla ilerliyorlar. Bizden tüm bu engellerin Arapça “selamünelâyküm” sözcüğüyle aşılacağına inanmamız mı bekleniyor? Bu bilgi zavallılığını hoyratça yürütenlerden hesap sorulmayacak mı? Yoksa onların benim gibilerine hakaret etme hakları da mı bugünlerde gündeme sığdırılıyor?  

Prof. Dr. TÜRKKAYA ATAÖV