As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

Anıt-Kabir’de eşsiz Atatürk’le ilgili anı eşyalarının satıldığı yerden ceket üstüne iğnelenen, büyük boy birkaç Atatürk rozeti aldım. Gene büyük ve aynı biçimde fakat boyna asılabilenlerden İstanbul’un Harbiye yöresinde Askerî Müzeden, çok önceki yıllarda oraya her gidişimde birkaç tane alma alışkanlığındaydım. Sanırım toplam 20-25 tane almış olmalıyım. Biri beyaz ve biri sarı olan ikisi dışında geri kalanlarını kimi genç üniversite öğretim üyelerine, Amerika’da bir dizi konuşma programım sırasında oraya yerleşmiş olan Türklere ve yerine göre şirin küçüklere (“yenilerini Askerî Müzeden nasıl olsa gene alırım” düşüncesiyle) sürekli armağan ettim. Yaklaşık iki yıl önce, müzeye bu amaçla bir daha gittiğimde, orada satış yapan görevli onların yapımının bir emirle durdurulduğunu söyledi. Bende şimdi yalnız iki tane kalışının nedeni budur. 

Bu güzel boyun-bağının yapımının durdurulmasını o zaman TSK’ya yakıştıramadım. Aradan en az bir-buçuk yıl geçtikten ve 15 Temmuz girişimi yer aldıktan sonra, Fethullah Gülen kurgusuyla ülkemiz Silâhlı Kuvvetlerine de yasa-dışı yollardan sokulan, önleri açılan, yükseltilen, general rütbeleri ihsan edilen ve karar konumlarına yapay yollardan getirilen askerlerin de bulunduğunu, bunların içte ve dışta ülke düşmanlarınca ve son aşamada yabancı çıkarları doğrultusunda desteklendiklerine tanık olduk.        

Ancak, Anıt-Kabir’e son gidişimde sözünü ettiğim aynı büyük rozetin bu kez ceket göğsüne iğnelenebilecek biçimde eşlerini görüp dört tane aldım, ceketlerime, paltolarıma taktım. Ben 1932 (ayrıca Gelibolu) doğumluyum, eşsiz Atatürk yıllarını da yaşadım. 10 Kasımdan hemen sonra İstiklâl Madalyası sahibi babamla birlikte, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın Başkomutanı ve T.C. kurucusunun önünden Dolmabahçe Sarayı içinde geçtiğimizi ve onu taşıyan top arabasını görmek için tüm yolların ne denli dolup taştığını bugün gibi anımsıyorum. Babamı ilk (ve son) kez ağlarken orada gördüm. Türkiye’de ağlamayan yoktu. Dolmabahçe’deki büyük bayrağı, çevresindeki meş’aleler ve her birinin dibinde kılıcını çekmiş ve onun nöbetini tutan paşalar bugün gibi gözümün önünde. Yıllar sonra kendi babamı da, annemi de yitirdim. Ama benim  “en büyük acım”, hazırlamakta olduğum anı kitabımda da yazdığım gibi, “10 Kasım 1938” günüdür. Ülkemizin direği sallanmıştı. Çağdaş psikiyatri bilimi buna şimdi “Çadırın Sallanması” (The Shaking of the Tent) diyor. Kişi yaşamında iki türlü “çadır sallanması” var: Biri eve ekmek getiren kişinin ölümü ya da ayrılmasıyla “Aile Çadırı”nın, öteki de böyle bir önderin ömrünün tükenmesiyle “Ulusun Çadırı”nın sallanması.  Ulus çadırının sallandığını ben o küçük yaşta bile duyumsadım. 

Atatürk yılları bize güven, gurur, mutluluk, kararlılık ve başarıya inanç vermiştir. Kızılay’daki parkın adı bile “Güven Parkı”dır. Bir arkadaşımın köylü kökenli babasının her yıl 10 Kasım günü saat tam 9:05’de, çevrede hiç kimse olmadığı zaman da, işi bırakıp “hazır ol” duruşuna geçtiğini yayımladığım bir yazımda anlatmıştım. Ben o benzersiz öndere ilişkin olarak, yurt içinde ve dışında gençlik yıllarımdan bu yana kitap ve makale biçiminde çok yayın yaptım. Amerika’da öğrenciliğim sırasında bile, ulusal günlerde o ülkenin gazetelerinde imzalı yazılarım çıkmıştır. Doğumunun yüzüncü yılı kutlanırken, T.C. devleti beni Hindistan’da ve ABD’de İngilizce ve Rusya ile Romanya’da Rusça konuşmalar yapmak üzere seçip görevlendirmişti. Dört kez de yılın Atatürk ödülünü aldım. 

Bütün bu nedenlerle, ceketlerimin üstünde mutlaka bir büyük Atatürk rozeti vardır. Evimin penceresinden Anıt-Kabir görünür. Yıllardır güneş doğmadan erken kalkıp çalışmaya oturduğumda, ilk işim ışıkları henüz sönmemiş olan Anıt-Kabir’e bakmak ve o günün enerjisini, bir anlama, o bağlantıdan almaktır.

14 Haziran 2017 Çarşamba günü, öğleden sonrasının ilk saatinde Atatürk Düşünce Derneği’nin (ADD) genel merkezinin bulunduğu binanın dördüncü katında Sekreter Tülay Hanım’a bir zarf bıraktım ve yaklaşık 30-40 dakika sonra eve dönmek üzere aşağıya indim.  Ceketimin sol yakasında yukarıda sözünü ettiğim büyücek Atatürk rozeti iğnelenmiş olarak vardı. Bu rozeti sokakta göğsümde görenler en azından tebessüm ederek selâm veriyor, durdurup birkaç güzel söz söyleyen de oluyordu.

Bu kez öyle olmadı. Önce, binaya daha ilk girişimde tanımadığım ama oralarının sanki her konuda sorumlusuymuş gibi davranan ve birileriyle çatışma çıkarma fırsatını kollayan bir kişi dikkatimi çekti. Bambaşka ortamlarda benimle ilgilenenler de çıkmıştır. Ama bunlar Ankara Üniversitesinde 41 yıllık öğretim üyeliğimi, Atatürk ilkelerine bağlılığımı, Ermeni sorununda yurt dışındaki eylemlerimi bilen ya da doğrudan eski öğrencilerim olan kişilerdi. ADD’nin içinde yer aldığı binanın girişindeki bu kişinin bunlardan biri olmadığı ve bir çatışma aradığını izlenimi uyandırıyordu. 

Binadan çıkışımda yanılmadığımı anladım. Kapıya yaklaşmak isterken, bana gereğinden fazla ve birbirilerini tanımayanların asla yapmayacakları biçimde yüzünü bana olağan sayılmayacak biçimde yaklaştırıp gözlerini husumetle dikerek, kendince bir molla, diyanet sözcüsü, onlar adına bir savcı ya da yargıçmış gibi bir tür “sorguya çekip hesap sorma” eylemi başlattı, tehditkâr tavır ve ifadelerle sürdürdü, hareketlerine hakim olamadı, daha doğrusu böyle bir çaba göstermedi, onun yerine bir yıldırma ve kendi bilgisizlik çizgisine beni zorla çekip orada tutma çabası içindeydi ve bu çerçevede ağzından beni oradan kovma biçiminde kötü sözler çıktı, ben kapıdan çıkıp giderken bina içinde hâlâ bağırıyor ve uygunsuz sözcükler kullanıyordu.  Anladığıma göre, hedef dördüncü kattaki ADD kuruluşuydu, göğsümdeki büyük Atatürk rozetiydi ve bu durumda kuşkusuz hem simge, hem de kişi olarak bendim.  

Adını ve orada ne aradığını bilmiyordum. Binayla bir bağlantısı olmadığını, kiralık yeri olan birilerine ara sıra geldiğini, olayı sessiz biçimde gösteren güvenlik kamerası incelendiğinde anlaşıldı. Ne var ki, oraların bir “hâkim-i mutlak”ı gibi tavırlar takınıyordu, sanki kimin girip çıkacağı, nereye gideceği, nasıl giyineceği, kendisiyle nasıl konuşacağı ve “Kur’an kaynaklı bir Tanrı buyruğu” sandığı basit Arapça iki sözcük söylemedikçe “def olup gitmesi” gerektiği düşüncesindeydi ve bütün bunları tehdit dolu ifadelerle dile getiriyordu.

Bu satırları yazarken aradan bir gün geçtiği için, şimdi anımsıyorum ki, bir yıl ya da daha fazla bir süre önce, görünümü, hâli-tavrıyla o (ya da ona çok benzeyen biri) bana 14 Aralık 2017’deki bu saldırgan hareketlerinin bir tür başlangıcını sergilemişti. O zaman da o kişiyi (görevini ve yetkisini çok abartan, basit düşünceli, ama saldırgan yaradılışlı) bir bina sorumlusu sanmıştım. 

Bu seferki kişi sanki kesin olarak yönetici, denetçi ya da sözcü gibi bir bina sorumlusuydu, ayrıca sanki bir din uzmanıydı, artı sanki bir siyaset görevlisiydi; her neyse istediğini başkasına zorla yaptıracak yetki sahibiydi. Bu yetkiyi ya iktidardan, ya kendi anlayışına göre dinden, ya da belki de Atatürk düşmanlığından alıyordu. Eğer nedeni buysa, eşsiz Mustafa Kemâl kendi kurduğu TBMM üyelerini kısa süreli başkomutanlık onayı için ikna etmeye çalışırken, Ankara’da Yunan topçusunun sesleri duyuluyordu. Göğsümdeki rozette simgeleşen önder olmasaydı, Sakarya Zaferi de olmayacak, Meclis başka kente taşınacak, Maltepe yöresinde bana zorbalık sergileyen kişi 2017’de kimbilir nerede olacaktı. Yıllarca “Orta Doğu” konulu bir ders de vermiş olan kişi olarak biliyorum ki, Suudî Arabistan’da “din polisi” diye bir kurumlaşma da var. Namaz vakti evlere telefon edip ahizeyi kaldırıp açanlara “bu saatte namazda olmalıydın” deyip para ya da hapis cezası veriyor, daha kötüsü tek başına araba kullanan kadını “öldürmenin dinen câiz” olduğunu minareden ilân ediyor. İleride Türkiye’yi bu karanlık yollara da sokmayı tasarlayanlar da mı kendilerine ek görevler çıkarıyorlar? 

Söz konusu kişi “bana aleykümüsselâm diyeceksin” diye diretirken, Kur’an’ın da sözünü etti. Ben Kuveyt ve Bahreyn dışında, bütün Arap ülkelerinde, (yani Fas’tan Irak’a ve Somali’ye değin ve daha çok görevle) bulundum. Başka yabancı dillerin yanında, Arapça (ve Farsça) da çalıştım. Arapçaya 1957’de Harvard’da “Konuşulan Şam Arapçası” dersiyle başladım, üç yıl Libya Kültür Merkezindeki kurslara katıldım. Dinler tarihini de, uydurmasını değil, hem temel hem bilimsel kaynaklarıyla oldukça iyi bilirim. Bu konuda çeşitli dillerde yayınlarım var. Bana zorbalık sergileyen kişi “Selâmünaleyküm” ve “Aleykümüsselâm” sözcüklerini Arapça yanlışsız yazabilir mi bilmiyorun, ama ben yazarım. On-bir yaşında yazıldığım Amerikan okulunun (Robert Kolej) kütüphane binasının alt katında bir musluk ve çevresinde Arapça şu yazı vardı: “Ve min el-mai küllü şeyin hay.” Miletoslu Thales’in “her şeyin sudan olduğuna ilişkin sözünün Arapçası. Araplık taslayanlardan kaçı bunu da yanlışsız yazabilir? Ben yazarım. 

Araplık taslayanlardan ve İslâm’ı bildiklerini yayanlardan kaçı Londra Üniversitesinde SOAS’da basit bir sınavdan geçer not alabilir? Ben orada, Cambridge’de ve benzeri üniversitelerde konuşmalara çağırıldım. Özel kitaplığımdan 20.000 cildi dört üniversiteye armağan ettim. Yaklaşık bir o kadar geri kalanı için bir kitaplık dairesi satın almak zorunda kaldım. Oradaki dinler üstüne birkaç yüz kitabım var; Orta Doğu üstüne de birkaç bin. Washington Irving’in (1783-1859) Muhammed’ın yaşamı üstüne yazdığı İngilizce kitabını edinip okuduğumda 15 yaşındaydım. Aynı kitabı 85’ine ulaştığım bu günlerde elime yeniden aldığımda, geçmişin yüzyıllarında bu ünlü Amerikalı yazarın bu bilgileri nasıl topladığına hâlâ imrenerek şaşıyorum. 

Aydınlarımızın dinler tarihini de, en azından bir tarih olayı olarak, ayrıntılı biçimde bilmelerini beklerim. Bunun için de birkaç yabancı dilden yararlanabilmek gerekir. Örneğin, Osmanlı geçmişini daha iyi anlamada bir yararı olur mu diye, Türkçeyle aynı dil ailesinden Macarcaya başlamak için Budapeşte’de bir Yaz dersine de katılmış ve diplomasını da almıştım. “Selâmünaleyküm” deyip zorbalığa girişmekle ne Müslüman olunur, ne de bilgin. İskoç kökenli Sir Walter Scott’un (1771-1832) Ivanhoe adlı romanı ben 13 yaşındayken ders kitaplarımızdan biriydi. Orada da, ders gereği, aynı sözcüklerin Lâtincesini işitip öğremiştik: “Pax vobiscum!” Yanıtı: “Et vobis.” Bunu öğrenmek kişiyi Hıristiyan mı yapar, daha iyi bir insan mı yapmak için yeterli midir? 

Tek Tanrı düşüncesini ilk ortaya atan bir Mısır firavunuydu. İran’da Zerdüştlükte de “Ahora Mazda” var. Musa’nın Tanrısı yalnız Yahudiler içindir. Hıristiyanlığın kitabı kötü yazılmıştır ve çelişkilerle doludur. Yeni Delhi’de aldığım yeni bir anlatım hiç değilse zahmetsiz okunuyor. Çelişkilere gelince, Matthias İncil’ine göre (2:13-29), İsa’nın çocukluğu Mısır’da geçmiş; Luka İncil’ine bakılırsa (2:39),  Nâsira’da. İsa’nın çivilendiği tahtaların üstündeki yazı dört İncil’in dördünde de farklı. Demek ki, öteki dinlerde de iki sözcük söylemekle dindarlık ne başlar, ne de biter. Protestanlık üstüne temel yayınların dizelgesi ciltler tutar. Bruno yakıldı da, Luther nasıl kurtuldu? Çağdaş ruhbilimci Eric Erikson’un kitabını Türkiye’de kaç kişi okudu? Ya da Amerikalı yazarın “İlk Müslüman” ve “Muhammed’den Sonra” konulu iki cildini? Daha önemlisi, Hıristiyanlığın düşünce (felsefe) yönünden eleştirisi var. İlk kitap (1612) Spinoza’nın. Sonrakiler Astruc, de Wette, Wellhausen, Garf. Marksistler içinde Lafargue, Nickolski,  Bauer; Genç Hegelcilerden Strauss ve onları izleyenler…

Kuşku yok ki, İslâm düşüncede, tarihte ve insanın gelişmesinde yeni bir kapı açtı. Önemli özelliği akla ve yan tutmayan salt bilgiye inanmasıyla başlamasıdır. Matematikçi, fizikçi ve mantıkçı El-Kindi (801-873) ilk Arap düşünürü diye bilinir. İranlı El-Razi (865-925) akılcılığa dayalı bilginin üstünlüğünü savundu. Türk kökenli İbn Sina’nın (980-1037) tıp kitabı yüzlerce yıl tüm Avrupa’da tek başvuru kaynağıydı. Endülüslü İbn Rüşd (1126-1198) düşünce ve bilgi ikilisini bağnazlığın baskısından kurtarma peşindeydi. Gene Endülüslü İbn Haldun (1332-1406) tarih felsefesini ilk kez ortaya koydu. Ne var ki, Halife Mütevekkil El-Kindi’yi halkın önünde kırbaçlattı. El-Razi’nin kitapları Emir’in buyruğuyla başında paralandı, bu yüzden kör oldu. İbn Sina öldürmemek için bir kentten ötekine kaçıp durdu. Özbek yazarı Adil Yakubov’un İbn Sina üstüne kitabı okunmalıdır. İbn Rüşt’ün yazdıklarının Arapçaları yok edildi; şimdi yalnız Lâtinceleri ve İbraniceleri var. İbn Haldun İslâm’in en büyük pozitivistiydi; değeri yaşamı boyunca bilinmedi. 

İslâm geçmişinin bağnaz ve yenilikçi, karanlık ve aydınlıkçı, yıkıcı ve yapıcı, yerinde saydırıcı ve ileri taşıyıcı yanları oldu. Kâğıt Çin’den getirilerek İslâm eliyle Avrupa’ya taşındı, ama Yohannes Gutenberg 1448’de basımevini kurdu, Macar kökenli İbrahim Müteferrika İstanbul’da ilk Fransızca kitabı 281 yıllık bir gecikmeden sonra ancak 1729’da basabildi. Kökü El-Gazali’ye (1058-1111) uzanan bu aymazlık Osmanlı’ya ve İslâm’a çok pahalıya patladı. Aynı bağnazlığın içinde öteki Müslümanlar da tutsak kaldılar. Yabancı işgâli, soygun, kölelik, gericiliğin baskısı “Cedid”, yani “Yenicilik” akımını er-geç doğurdu. Kırım’dan Uygurlara değin Terakki, Ayna, Seda, Hurşid, Ümid, Bereket, Gayret, Hürriyet, Yıldız, Vakt ve İrşad gibi gazete ve dergiler türedi, aydınlar içinde Kırım’dan İsmail Gaspıralı, Başkırdistan’dan Ahmet Zeki Velidi, Buhara’dan Abdurrahim Fıtrat, Kazaklar’dan Abay Kunanbay, Karakalpaklar’dan Burdimurad Berdah, Türkmen Avbeztagan Kâtibî, Özbek M. Emin Mirza Mukimî, Tacik Ahmet Daniş ve bu arada Türkiye’den HJindistan’a değin etkili olan Cemâleddin el-Afganî gibi birçok aydın öne çıktı. Bunlardan Yusuf Akçora, Sadri Maksudî, Ahmet Agayev, Zeki Velidi Togan, Ali Hüseyinzade ve başkaları hem toprak ağaları, bağnaz mollalar, tutucu yöneticiler ve hem de Rus baskısıyla Türkiye’ye göçtüler. UNESCO’nun yedi kitaplık “Orta Asya Tarihi” dizisi mutlaka okunmalı.

Koca Orta Asya’yı yakın geçmişte Çarlık Rusya’sı ve Britanya sömürgeciliği zincirlerine bağlayan ve günümüzde de Suudî Arabistan ve Mısır başta olmak üzere, tüm Müslüman dünyasını Amerikan emperyalizminin hizmetine veren gerici tutumun 2017’de yeni saldırılarına mı tanık olmaktayız? Bizden böylesine olayların içinde yer almamış, Türk dünyasına ve İslâm’a büyük zararlar vermiş olan bu gerici saldırıların yeni boy hedefleri olmamız mı kotarılıyor?  Bize yalnızca bunda yerli egemen ve dış güçlerin ne ölçüde payları olduğunu araştırmak mı kalıyor? Geçmişte Mısır’da “Müslüman Kardeşler” denen örgütü Britanya emperyalizmi ile Kral Fuat birlikte kurmadılar mı? IŞİD’in kökeninde ABD desteği olduğu artık bilinmiyor mu? Bizlerin Türklüğümüzden, Cumhuriyeti kuranların Atatürkçülüğünden uzaklaşmamız mı isteniyor? “Heykelcilik sanat değil, puta tapmaktır” safsatası matbaayı 281 yıl geciktiren mollaları akla getirmiyor mu? İslâm dünyası geçmişte lâiklik, Endüstri ve Teknoloji Devrimlerini yakalayamamıştı; günümüzün ileri toplumları bilgisayarları geliştirme, robot askerler yapma ve uzaya açılma çağı içinde hızla ilerliyorlar. Bizden tüm bu engellerin Arapça “selamünelâyküm” sözcüğüyle aşılacağına inanmamız mı bekleniyor? Bu bilgi zavallılığını hoyratça yürütenlerden hesap sorulmayacak mı? Yoksa onların benim gibilerine hakaret etme hakları da mı bugünlerde gündeme sığdırılıyor?  

Prof. Dr. TÜRKKAYA ATAÖV

 

  

 

       

     

 

          Karşıdevrim, son on beş yıllık siyasal iktidar sürecinde, Laik Cumhuriyet’le hesaplaşmasını tamamlamış görünmektedir. Bu süreçte, Türk Ordusu başta olmak üzere, Laik Cumhuriyet’in tüm kurumları önemli ölçüde çürütülmüş, tasfiye edilmiş, dönüştürülmüştür. Devlet içine yerleştirilmiş FETÖ, 15 Temmuz 2016’da Darbe / İşgal girişiminde bulunmuştur. Bu girişim Türk Ordusu ve Türk Milleti birlikteliğiyle bastırılmıştır. Ardından getirilen, halen devam eden ve devam edeceği söylenen OHAL düzenine geçilmiş, KHK yolu açılmıştır. 16 Nisan 2017’de yapılan “şaibeli” halk oylaması sonucunda ise Parlamenter rejimden Başkanlık rejimine geçilmiştir. Bütün yetkinin bir kişiye bırakıldığı, bizdeki adıyla “Partili Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi” olan Başkanlık, uygulamaya geçirilmişse de, 3 Kasım 2019 seçimleriyle yürürlüğe girecektir.

           15 Temmuz 2016 Darbe / İşgal Girişimi’nin üzerinden bir yıl geçmesine karşın FETÖ’ nün siyasal ayağı ortaya çıkarılmamıştır. Ama girişimin bastırılmasında yazılan “destan”ın yeni rejimin başlangıcı olduğu algısı yaratılmıştır.

           16 Nisan 2017 halk oylaması sonucunda, Türk Milleti’nin çoğunluğu Laik Cumhuriyet’in, Parlamenter rejimin yanında yer almıştır. Türk Milleti, 15 Haziran 2017 günü Ankara’da başlayıp 9 Temmuz 2017 günü İstanbul’da biten “Adalet Yürüyüşü” ile demokrasi için direneceğini de göstermiştir. Bu direnişin hukuk için, temel hak ve özgürlükler için, Parlamenter rejim için, demokrasi için devam edeceği anlaşılmaktadır.

           Parlamentoda muhalefet olarak tek ve işlevsiz kalan Ana Muhalefet Partisi’nin Genel Başkanı, yalnız başladığı “Adalet Yürüyüş”ünde, toplumsal muhalefetin lideri olarak ortaya çıkmıştır. Kılıçdaroğlu’nun tek başına yaptığı bu demokratik eylem, toplumsal muhalefetin büyük ölçüde katıldığı ve destek verdiği iktidar yürüyüşünü başlatmıştır. Atatürkçü Düşünce Derneği de bu yürüyüşte yerini almıştır.

           Demokrasi direnişinde oluşan geniş “Cumhuriyetçi Cephe” için görüş ayrılıkları da söz konusudur. Parlamento içindeki milliyetçi muhalefet partisi Devletin var olması açısından siyasal iktidarın devamlılığını zorunlu görmektedir. Parlamento dışındaki sol parti ise Türk Ordusu’nun emperyalizm güdümündeki terör örgütleriyle içte ve dışta sürdürdüğü başarılı mücadelenin sekteye uğramaması, özellikle FETÖ ile mücadelenin sürmesi ve hedefindeki “Milli Birlik” hükümeti için siyasal iktidara destek çıkmaktadır.

           Toplumsal muhalefetin demokratik ve örgütlü direnişi: Yeniden ayağa kaldırılacak, yeniden inşa edilecek olan Laik Cumhuriyet ve Güçlendirilecek Parlamenter rejim içindir. Mümtaz Soysal’ın dediği gibi söylersek: Laik Cumhuriyet’in “çürüyüşten dirilişe” geçirilmesi bir iktidar sorunudur. Bu sorun Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı bir siyasal iktidarla, devrim iktidarıyla aşılacaktır.

           Atatürkçü Düşünce Derneği bu süreçte vazgeçilmez bir ödev ve sorumluluk yüklenmiştir. Yarınlarda topluma yön verecek temel politikaları belirlemek amacıyla ulusal bir çalıştay gerçekleştirilecektir. “ADD ve 2023 Türkiye Cumhuriyeti Çalıştayı, 26 – 27 – 28 Nisan 2018’de yapılacaktır. Çalıştayda: “Atatürkçü Düşünce’nin ana omurgasını oluşturan Ulusal Bağımsızlık, Ekonomik Kalkınma, Laik Toplum, Çağdaşlaşma, Kadın ve Erkek Eşitliği, Eğitim Birliği, Dil, Kültür ve Sanat, Atatürkçü Düşünce Ahlakı gibi temel ilkelerden başlayarak Dış İlişkiler. Kamu Yönetimi, Haklar Düzeni, Eğitim, Kentleşme, Bilim ve Teknoloji, Enerji, Sanayi, Çevre ve İklim, Tarım ve Gıda, Sağlık konuları işlenecektir.” Atatürkçü Düşünce Derneği çalıştay sonunda, bildirilerdeki somut önerilerden hareketle hazırlanacak “2023     bildirge”sini toplumla paylaşacaktır.

           Önümüzdeki süreçte demokrasi için direnecek “Cumhuriyetçi Cephe” bileşenleri ortak akılla, uzlaşmayla, partisiz ve örgütlü hareket edecektir. Bu demokrasi mücadelesi başarılı olacak ve Parlamenter rejime dönüşü sağlayacak ilerici bir Anayasa ile sonuçlanacaktır. 

           Türk Milleti umutsuz değildir. Umudumuz: İlke ve devrimleriyle yolumuzu aydınlatan Atatürk’tür.

 

GÜNGÖR BERK

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ

BİLİM DANIŞMA KURULU ÜYESİ 

 

1995 yılından bu yana her yıl dünyanın değişik ülkelerinde organize edilen “İklim Konferansı” 2015 Aralık ayı başında, Paris'te gerçekleşmişti... Ve Birleşmiş Milletler’in tarihinde görülmedik ölçüde yüksek bir oranla kabul gören uluslararası bir sözleşme ile son buldu. 196 üye ülkenin (mutatis-mutandis) imzaladığı sözleşmede olumsuz iklim değişikliklerine karşı ilk önlem olarak bu Yüzyılın sonuna kadar küresel ortalama sıcaklık artışının en fazla 1,5 derece ile sınırlandırılması öngörülüyor...  

Buna göre ülkeler öncelikle atmosfere “sera gazı salımında kısıntı” ya gitmek yönünde önlemler alacaklar; bu konuda ekonomileri zayıf ülkelere destek amaçlı 100 milyar dolar tutarında bir bütçenin denkleştirilmesi için zengin ülkeler ellerini taşın altına koyacaklar(mış). 

Beklentiler çok yüksek; 

Buraya kadar her şey iyi-hoş… Tabii ülke yönetimlerinin bu konudaki ciddiyet ve samimiyetleri, gezegenin geleceği için hassasiyet ve sorumlulukları uygulama safhasında anlaşılacak... Ben aslında bu çok geç kalınmış küresel uyanışın pek başarılı olacağını düşünmüyorum. Bir kere sözleşme mutatis-mutandis mantıkla ele alınıyor. Ülkeler ellerinden geldiğince, koşulların elverdiği ölçüde, yani bir anlamda sıkı bağlayıcılıktan uzak, keyfe'keder bir yaklaşımla “Çevre ve İklim” konusunda çaba gösterecekler; bunların başında Türkiye gibi ekonomisi sıkıntıda olan Ülkeler geliyor. 

Dünya nüfusu artışa devam ediyor. 2017 yılında Dünya nüfusu 7,5 milyar oldu. “Küresel Gelir” dağılımındaki büyük adaletsizlik devam ediyor. Dünya nüfusunun %60’ından fazlası çok kötü yaşam koşullarında, yoksulluk ve açlık çekiyor. Milyonlarca insan göç halinde. Terör, savaş, kargaşa tırmanıyor. Bu durumda ülkeler “Çevre ve İklim” meselesine nasıl öncelikle sarılacaklar, belli değil. 

Zengin Ülkelerin (refahlarından ödün vermeden!) fosil yakıt kullanımlarını yarı yarıya azaltacaklarına pek inanamıyorum; nitekim ilk çatlak ses ABD’den geldi. Obama döneminde kerhen de olsa imzalanmış Paris anlaşmasından, “America first” diyen Trump tamamen vaz geçeceğini ilan etti.  Dünyanın en büyük çevre kirleticisi ABD kendi ülkesinde bir yandan işsizliği önlemek, diğer yandan kapitalist kârdan fedakârlık etmemek adına, kısıtlamalara gitmeyecek, eski usul fosil yakıtları kullanmaya, veryansın sera gazı CO2 pompalamaya devam edecek atmosfere... Ne büyük bir haksızlık, ne büyük bir küstahlık, ve insanlık adına ne büyük bir şanssızlık! 

Anti-emperyalist/insancıl mücadelenin ana ekseni, tüm insanlığın beşiği-mezarı olan “Mavi Gezegende” yaşam koşullarını korumaktan geçiyor öncelikle. Çünkü adil paylaşım mücadelesi, ancak yaşanabilir bir gezegende mümkündür. 

***

 

Ek - 1

Son 400 bin yıllık süreçte Dünya atmosferinde CO2 orantısı (mavi) ve Küresel ortalama sıcaklık (kırmızı) değişimi

 

 

Dünyamızın yüzey sıcaklığı ortalaması 2017 yılında +15 dereceyi geçmiştir... Bilimsel araştırmalar, son 400 bin yıllık dönemde küresel ortalama sıcaklığın +6 ve +17 derece santigrat arasında bulunduğunu gösteriyor. Yine aynı dönemde Atmosferdeki CO2 orantısı (mavi grafik) hiçbir zaman 300 ppm üzerine çıkmamış. (1ppm=milyonda bir demektir) Bu grafik aynı zamanda Atmosferdeki CO2 yoğunluğu ve küresel ortalama sıcaklık arasında belirgin bir nedensellik ilintisine de işaret ediyor. 

Endüstri çağında, 1800 yılları ve sonrasında atmosfere salınan yoğun CO2 nedeniyle bugünkü oran 400 ppm üzerine çıkmıştır. 2015 itibariyle CO2 salımı Dünya ortalaması 5 ton/adam.yıldır. Dünya toplam CO2 salımının %3 kadarı deniz ve hava taşımacılığında kullanılan fosil yakıtlardan kaynaklanıyor. Dünyadaki insan kaynaklı CO2 salımında (~35 milyar ton/yıl) taşıma sektörünün (Kara + Hava + Deniz) payı %20, Elektrik Üretiminin Payı %40 kadardır. Otomobiller her km. yol için ortalama 200 gram CO2 salımına neden oluyorlar. 

Atmosferdeki sera gazlarının etkisiyle Küresel sıcaklık önlenemez bir şekilde yılda 0,02 derece (50 yılda 1 derece) yükseliyor. İklim bilimciler “kritik eşik” önünde olduğumuzu, 17 derecenin aşılması halinde geri dönüşü olmayan bir ısınım sarmalına, yani yaşam düşmanı bir atmosferik ortama girebileceğimizi belirtiyorlar. Tabii bu arada dünyanın iklimiyle birlikte fauna ve florasında da meydana gelecek olumsuz değişiklikler insan yaşamını tehlikeye atacaktır. İklim üzerindeki insan etkilerini hemen bugün sıfırlayacak olsak bile, mevcut olumsuz durumun düzelmesi daha uzun yıllar alacak gibi görünüyor. 

 

----------

Ek -2

 

Dünya atmosferini en çok kirleten Ülkeler  

1.  United States   18  ton CO2/adam.yıl

2.  Australia   17

3.  Saudi Arabia   17

4.  Canada   16

5.  Russia   12

6.  South Korea   12

7.  Japan   10

8.  Germany    9

9.  Iran   8

10.  Poland   8

11.  China   8

12.  South Africa   7

13.  European Union   7

14.  United Kingdom   7

15.  Italy   6

16.  France   5

17.  Turkey   5 

18.  Mexico   4

19.  Brazil   3

20.  India   2

21.  Indonesia   2

 

Petrol üreten ülkeler Arabistan, Rusya ve İran Petrol üretiminde kullanılan fosil yakıt nedeniyle adam başına sera gazı salım miktarı olduğundan daha yüksek görünüyor. Elektrik üretiminin dörtte üçünü Nükleer enerjiden sağlayan Fransa'nın 5 ton/adam.yıl ile alt sıralarda bulunuşu dikkati çekiyor. 

 

Adam başına CO2 salımı bakımından 11. sırada olan Çin kalabalık nüfusu nedeniyle Dünyanın en çok Sera gazı salımı yapan Ülkesidir. Öte yandan Dünya nüfusunun %4,3’ü kadar nüfusu olan ABD'nin Atmosfer kirliliğinde %20 payı var...  Kirliliğin yarısı Dünya nüfusunun en zengin %15’inin payına düşüyor.

 

Prof. Dr. Ali Ercan

Atatürkçü Düşünce Derneği Bilim Kurulu Üyesi

 

Olağanüstü Hal ortamında, 16 Nisan 2017’de yapılan ve meşruiyet tartışması devam eden halkoylaması sonucunda, “Anayasa değişikliği”, kıl payı farkla kabul edildi. Bu halkoylamasıyla Parlamenter rejimden Başkanlık rejimine geçildi. Egemenlik kayıtsız, şartsız Milletin iken, doksan yedi yıl sonra, kayıtsız, şartsız “tek adam”a verildi. Toplumsal uzlaşma sağlanmadan telaşla yapılan, başlangıcı ve sonu tartışmalı bu “Anayasa değişikliği” ile toplumun ortadan ikiye bölündüğü de ortaya çıktı.

 
          Şimdilik adı “Partili Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi” olarak dillendirilse de bu düzenin asıl adının Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzüncü yılında, 2023’de, konulacağı anlaşılıyor.
 
          Başkanlık rejimini getiren “Anayasa değişikliği” 3 Kasım 2019’da yürürlüğe girecektir. Ama iki önemli değişiklik ise hemen yapılacaktır. Bu geçiş sürecinde “Yeni rejim”in hukuk düzeni oluşturulacak, tepkiler yatıştırılacak, toplum alıştırılacak, toplumsal muhalefet yumuşatılacaktır.
 
          Hemen yürürlüğe girecek değişikliklerin ilki, Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) halkoylaması sonucunu açıklamasından sonra, acele ile gerçekleştirildi. Sayın Cumhurbaşkanı 2 Mayıs’ta AKP Genel Merkezi’ne giderek partiye üye oldu. Tam 979 gün sonra, mevzuat gereği yaşanan ayrılığa son verdi ve gözyaşları içinde yuvasına, sevdasına, aşkına yeniden döndüğünü açıkladı. Değişiklik gereğince, “Cumhurbaşkanının partili olması” gerçekleştirildi. Sayın Cumhurbaşkanı bundan böyle AKP’ nin Cumhurbaşkanı oldu, taraftar gömleğini giydi. 21 Mayıs’ta AKP Genel Başkanlığı’na seçildikten sonra da “Eski rejim”in organları Meclis ve Hükümet’in devreden çıkarılacağı görülüyor.
 
          Hemen yürürlüğe girecek diğer değişiklik ise “Partili Cumhurbaşkanının Hakimler ve Savcılar Kurulu’nu (HSK) oluşturmasıdır”. Yargıyı bağımlı kılacak bu yeni oluşumun beklendiği günlerde, Adalet Bakanlığı’nda yaşananlar, “Yeni Rejim”e ait hukuk düzeninin kurulmaya başladığını göstermektedir. Adalet Bakanlığı’na Avukatlıktan Hakimliğe Geçiş Sınavı ile alınan hakimlerin çoğu AKP üyelerinden seçilmiş ve “partili hakimlik” kapısı da açılmıştır.
 
          Halkoylamasında “Başkanlığa Hayır” diyen Cumhuriyetçiler, Başkanlık Rejimi’ne geçişin ilk adımlarını şimdi kaygıyla izlemektedir. Toplum, içte ve dışta çözüm bekleyen ülke sorunlarını bir yana bırakmış; Cumhuriyet, Demokrasi, hukuk, temel hak ve özgürlükler konusunda endişe duymaya başlamıştır. Şimdiden “Kimse ikinci sınıf vatandaş olmayacak” gibi sözler edilmektedir. Sırada, 1920’den beri Türk Milleti’ne ait olan egemenlik hakkının anayasal olarak ortadan kaldırılması vardır. Türk vatandaşlığı ve Türk Milleti’nin egemenliği hedefe konulmuştur. Ülkenin bölünmesi ve federatif bir yapıya dönüştürülmesi gündemdedir.
 
          Halk oylaması günlerinde bu tarihsel geriye dönüşe, Başkanlığa karşı, hep birlikte söyledikleri marşları ve önlerindeki Mustafa Kemal Paşa’sıyla “Hayır” diyenler, Cumhuriyete ve demokrasiye sahip çıkma kararlılığını göstermişlerdir. Bu halk hareketi, cephesini genişleterek ve sesini yükselterek, heyecanla 2019’a doğru yürüyüşe geçmiştir.
 
          Halk oylamasında yaşanmış kanunsuzluk ve yolsuzluklar nedeniyle, 2019 seçimleri için doğan güvensizlik ve sandıktan uzaklaşma duygusu, “Demokrasi Cephesi”ni etkilemeyecektir. Demokrasi Cephesi bileşenleri önümüzdeki süreçte uzlaşmayla, ortak akılla, partisiz, ortak, doğru bir Başkan adayını belirleyecektir. Bu ortak aday demokrasi mücadelesinin ve yarınların umudu olacaktır. Erkene de alınsa, 2019’da da yapılsa, seçimlerde demokrasi kazanacak, yeniden aydınlığa çıkılacaktır.
 
          2019’a doğru yürürken önümüzdeki demokratik ve örgütlü mücadele, demokrasi mücadelesidir. Mücadeleye, bu amaçta birleşen tüm demokratik kitle örgütleriyle birlikte devam edilecektir. Mücadelenin başarısı, yeniden güçlü parlamenter rejime dönüşü sağlayacak bir anayasa olacaktır.
 
          Türk Milleti umutsuz değildir ve ulus devletinden, Atatürk’ten, onun ilkelerinden, çağdaşlık ülküsünden asla vazgeçmeyecektir.
 
GÜNGÖR BERK

 

ADD BDK ÜYESİ

Yeni müfredat Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz tarafından 

18 Temmuz 2017’de açıklandı. 

Sanırım 2012’de getirilen 4+4+4 düzenlemesinden sonra, AKP’nin eğitim alanındaki laik Cumhuriyet eğitimine karşı ikinci büyük düzenlemesiyle karşı karşıyayız. O yüzden bu değişikliğe, TC Milli Eğitiminin yeni müfredatı yerine, AKP Müfredatı demek daha doğru olur.

 2017-18 öğretim yılında 1.,5. ve 9. sınıflarda uygulanacak bu müfredat Milli Eğitim Bakanının açıkladığı gibi sadeleştirilmiş değil, dinselleştirilmiştir. 

Bilimsellik, tarihi gerçeklere, laik Türkiye Cumhuriyet değerlerine bağlı kalmadan önyargıyla, partizanca hazırlanmış bir müfredat değişikliği.

Görüş aldık, katılımcı bir yöntem izledik denmesine karşın, tam tersine, uyarılar, öneriler, görüşler dikkate alınmadan ben yaptım oldu anlayışıyla hazırlanmış bir müfredat değişikliği.

Hatta Ocak 2017’de açıklanan taslağa göre daha da geri bir müfredat. Ocak ayındaki taslakta laiklik, Atatürkçülük, bilimsellik daraltılmıştı, kesinleşen metinde birçok yerde bu değerler ya kimi ünitelerde temelli kaldırılmış, ya da içi boşaltılmıştır.  

Çağdaş dünyanın kabul ettiği evrim kuramı bütün uyarılara karşın yeni müfredata alınmadı, bunun yerine cihat getirildi.

Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz, öğrencilerin yeterli felsefi altyapıya sahip olmadıkları gerekçesiyle Charles Darwin’in evrim kuramını müfredata almadıklarını açıklamasına karşın, gerçeklerin hiç de öyle olmadığı hemen ortaya çıktı. OECD ülkelerinde 15 yaş ortalamasıyla evrim kuramının okutulduğu (Cumhuriyet 20 Temmuz 2017),  İran’da 5. sınıfta verildiği anlaşıldı.

Sayın Bakanın cihat da dinimizde var, o yüzden koyduk demesi Anayasasında, Milli Eğitim Temel Yasasında laiklik olan bir ülkede kabul edilemez.

Din inançtır, inanana saygı duyulur. Ancak eğitim bir bilimdir. Eğitimde dinde olanlar değil bilimde olanlar temel alınır.

Türkiye Cumhuriyeti 3 Mart 1924 Öğretim Birliği (Tevhid-i Tedrisat) yasasını onun için getirdi. Bu yasa bugün de geçerli.

Daha önce de söyledik; müfredat Arapça bir sözcük, müfredat, öğretim konuları, izlence demek.

Müfredatlar yani konu başlıkları bilimsel, sanatsal anlayışla hazırlanır. 

AKP’nin tek başına iktidar olduğu 3 Kasım 2002 tarihinden bu yana adım adım eğitim dinselleştirildi, özelleştirildi. İmam Hatip okullarının sayısı hızla artırıldı. Ancak eğitimde nitelik artmadı, tam tersine düştü. Bunun en büyük kanıtı PISA sonuçları, OECD sıralamasında eğitimdeki yerimiz.     

Ülkemizin ve çocuklarımızın geleceğini belirleyecek müfredatın bu biçimde değiştirilmesi kabul edilemez.

Bu köklü değişiklik, Anayasaya, imzaladığımız Çocuk Hakları Sözleşmesine, 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Yasasına, 3 Mart Öğretim Birliği (Tevhid-i Tedrisat) Yasası’na aykırı olduğu gibi, laik Türkiye Cumhuriyetinin değerlerine, felsefesine, eğitbilim ilkelerine de aykırıdır.

Mustafa Gazalcı

ADD Bilim Danışma Kurulu Üyesi

“Direnme Hakkı” baskıcı siyasal iktidarların duymak istemedikleri bir kavramdır. Daha açık söylemek gerekirse bu kavramdan nefret ederler. Bu nedenle Anayasalarda, yasalarda ve sosyal sözleşmelerde bu metnin yer almasını hiç ama hiç istemezler. Ne var ki koşullar olgunlaştığında geniş halk yığınları direnme hakkının anayasalarda ya da yasalarda yazılı olup olmadığına bakmaksızın bu hakkı kullanırlar. Tarih boyunca bu durum hiç değişmemiştir.

 

Direnme hakkı başarıyla sonuçlandığında, baskıcı iktidarlar yerle bir olur. Zaman zaman da bir devrimle sonuçlanır. İngiltere’de Cromwell devrimi de, 1789 Büyük Fransız Devrimi de, 1908 Türk devrimi de, 1917 Sovyet devrimi de, 1923 Türk devrimi de, Çin devrimi de, Küba devrimi de, 27 Mayıs 1960 devrimi de bu türden olaylardır. Ve direnme hakkının fiilen halk tarafından kullanılmasının doğal sonucudur.

 

Baskıcı siyasal iktidarlar, direnme hakkı kavramını sevmedikleri gibi yukarıda sözü edilen devrimlerin hiçbirini de sevmezler.

Yazılı metinlerde olmasa da, direnme hakkının kullanıldığı Büyük Fransız devrimi sonrası direnme hakkı kavramı ilk kez İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinde hukuk metinlerine girmiştir. Bu kavram sadece baskıcı rejimler tarafından değil “özgürlükçü” olduğu söylenen iktidarlar tarafından da sevimsiz bulunmuştur. 26 Ağustos 1789 tarihli İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinin 2. maddesi “Her siyasal topluluğun ana amacı, hukuksal güvence altındaki doğal insan haklarını korumaktır. Bu haklar; baskıya karşı direnme, özgürlük, mülkiyet ve güvenliktir” demektedir. Buna karşılık bu tarihten 159 yıl sonra, 10 Aralık 1948 tarihinde ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi direnme hakkı kavramını kullanmadı. Kullanamadı.

Bu tarihten 12 yıl sonra Türkiye’deki baskıcı Demokrat Parti iktidarına karşı ayaklanarak 1961 yılında yeni bir anayasa yapan Türk halkı,  anayasanın başlangıç bölümünde “Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimi’ni yapan Türk Milleti.” Kavramını kullanarak çağının ilerisinde bir anayasa yaptı. Egemenler bu kavramdan hiç hoşlanmadılar. Kısa süre sonra anayasanın “lüks” olduğunu ilan ettiler. 12 Mart 1971 darbesinde kurdukları idam sehpaları ile halka gözdağı vererek anayasanın pek çok maddesini değiştirerek kuşa çevirdiler.

Nihayet 12 Eylül 1980 tarihindeki faşist darbe ile 1961 anayasasını tamamen yürürlükten kaldırdılar. Günümüz siyasal iktidarları ise yaptıkları değişikliklerle bizleri 1982 darbe anayasasını bile aratır hale getirdi. Meclisi fiilen yetkisiz kılarak tek adam yönetimini getirdi.

27 Mayıs 1960 devriminin üzerinden tam 57 yıl geçti. Günümüzün  genç kuşakları ülkemizin gördüğü en çağdaş anayasa ile hiç yönetilmediler. Yeni kuşaklar sadece 27 Mayıs kötülemesi duyabiliyorlar.

Bizler, sadece direnme hakkı kavramını bize öğrettiği ve çağdaş bir anayasa ile 10 yıllık bir bahar havası yaşattığı için 27 Mayıs’ı bir özgürlük günü olarak anıyoruz.

Lütfü Kırayoğlu

24.05.2017