As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

KURUCU GENEL BAŞKANIMIZ MUAMMER AKSOY’U SAYGIYLA ANIYORUZ

GENEL SEKRETER'DEN

ADD Kurucu Genel Başkanı Prof. Dr. Muammer Aksoy 1917 yılında Antalya’nın İbradı ilçesinde doğdu. Yaşamı boyunca Atatürk Devrim ve İlkelerini savundu. 31 Ocak 1990 tarihinde evinin önünde kurşunlanarak şehit edildi. 2017 yılı Muammer Hocamızın yüzüncü doğum yılı. Hocamızı “Bilim ve Üniversite Özerkliği” konusundaki mücadelesini anlatan bir yazı ile anmak istedim. Ruhu şad olsun.

BİLİM ÖZGÜRLÜĞÜ VE ÜNİVERSİTELERİN ÖZERKLİĞİ MÜCADELESİ

Ülkemizde üniversitelerin gelişmesi Cumhuriyet dönemindeki düzenlemelerle sağlanmıştır.

Örneğin, 1933 yılında yapılan Üniversite reformu ile İstanbul Darülfünunu kaldırılmış, yerine İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. Bu reformda, her ne kadar üniversite özerkliği söz konusu değilse de bu durumu  yeni kurulan cumhuriyet yönetiminin, devrimleri sağlamlaştırma ve özerkliği bu aşamadan sonra getirme çabası olarak anlamak gerekir. Söz konusu reformda, öğretim üyelerinin tanımları (ordinaryüs, profesör, doçent vb.) yapılmış, üniversite genel bütçeye bağlanmış, yapım ve onarımlar için Millî Eğitim Bakanlığına yetki verilmiştir.

Üniversite özerkliğinde en ilerici adım yine Cumhuriyetin devrimci yöneticileri tarafından atılacaktır. 1946 yılında Hasan Âli Yücel’in Millî Eğitim Bakanı iken yapılan üniversite reformu ile 1933 yılında yapılan reform “geçici dönem” olarak adlandırıldı ve fakülteler dâhil olmak üzere özerklik gündeme geldi. Örneğin, Millî Eğitim Bakanının denetimi kaldırıldı.

Ayrıca üniversitelerin mali kaynakları olarak, genel bütçeden verilecek ödenek yanında, harçlar ve ücretler, bağışlar, vasiyetler, döner sermaye gibi gelir kalemleri tanımlandı. Öğrencilerin, kanunlar çerçevesinde dernek kurmalarının yolu açıldı.

Hürriyetleri sağlayacağı söylemiyle iktidara gelen Demokrat Parti iktidarı, 1953 yılında 6185 sayılı yasa ile öğretim üyelerinin siyasetle uğraşmalarını yasakladı; 1954 yılında ise öğretim üyelerinin Millî Eğitim Bakanlığı emrine alınmasını sağlayan 6435 sayılı yasayı çıkararak, üniversite özerkliğini tamamen ortadan kaldırdı.

6435 sayılı yasanın ikinci maddesi aynen şöyleydi: “Üniversitelerin kuruluş kadrolarına dahil bilumum mensupları hakkında, senatonun mütalaası alındıktan sonra, tayinlerindeki usule bakılmaksızın Maarif Vekili tarafından resen tatbik olunur.”

Muammer Aksoy Forum Dergisinde bu iki yasayı hukuken çözümleyen, yorumlayan ve siyaseten Türkiye’ye getireceği zararları anlatan makaleler kaleme aldı. Bu yazılarda Hasan Âli Yücel’in sağlamak istediği çağdaş anlayışa artı yönde katkılar getiriyordu.

Örneğin, 01.10.1955 tarihinde yazdığı “Fikir, İlim ve Öğretim Hürriyeti Üniversite Muhtariyeti (özerkliği)” başlıklı yazısında “Fikir hürriyeti uğrunda asırlarca yapılan mücadeleler neticesinde nihayet anlaşılmıştır ki, fikre tahakküm etmeğe kalkışmak, hataların en büyüğü, haksızlığın en ağırı ve cemiyet için en zararlısıdır. (…) Fikirleri açığa vurmanın kahramanlığa muhtaç olduğu bir yerde ise, hakiki manasıyla bir terakkiyi (gelişmeyi) ve hele batı medeniyetinin üstün seviyesine yükselebilmeyi, ancak mucizelerden beklemek gerekir.

(…)Bir memlekette diktatörlük idaresinin sona ermesi ve üniversite istiklalinin Anayasa ile yahut kanunla teminat altına alınması, genellikle aynı anlara isabet etmektedir.” diyordu.

Yine 15.10.1955 tarihinde yazdığı “İlim Hürriyetini Zedeleyen 6185 Sayılı Kanun Hakkında” başlıklı yazısı, Demokrat Parti iktidarının 1953 yılında çıkardığı 6185 numaralı kanunu eleştiriyordu. Aksoy bu yazısında, konuyla ilgili 1946 yılında çıkarılan kanunun üniversite özerkliğini temin ettiğini belirtiyor, ancak öğretim hocalarına “her türlü siyasi yayın veya beyanlarda bulunmayı yasaklayan” ve ilim hürriyetini kısıtlayan bu kanundan sonra “ilmin vardığı neticeleri tam bir serbestlikle ifade etmek imkânı kalmamıştır” diyerek, üniversite hocalarının görevlerinden alınmaları tehdidi karşısında memleket meselelerini objektif bir surette incelemeye cesaret edemeyeceklerini” belirtiyordu.

Aksoy’a göre üniversite özerkliği, akademisyenlerin bilim özgürlüğüne sahip olması demekti. Üniversite, akademik standartları belirleyebilmeli ve idari alanda özellikle personele ilişkin kararları kendisi alabilmeliydi.

6435 sayılı kanun, üniversite muhtariyetini iki bakımdan da bertaraf etmektedir: Evvela, bir üniversite üyesinin vazifesinde kalıp kalmamasını, Üniversitenin değil de, Vekilin iradesine bağladığından, idari muhtariyet kati surette zedelenmiştir. Diğer taraftan, daha kötü olarak, vekilin salahiyeti hiçbir objektif kıstasa bağlanmayıp keyfe bırakıldığından, akademik ilim hürriyeti imha edilmiştir. Zira bu imkândan siyasi maksatlarla faydalanılacağı meydandadır. Aksi hâlde, hükmün hangi şartlar altında tatbik olunacağı tespit edilirdi.”

Muammer Aksoy bu yazıyı yazdıktan sadece 9 ay sonra haklı çıkacaktı. 1956 yılı Kasım ayında yaşanan Siyasal Bilgiler Fakültesi Olayı, demokratik gelişim sürecimiz açısından bugün hâlâ tazeliğini koruyan ender olaylardandır. Aksoy’un tahmin ettiği üzere DP, bu yasayı siyasi amaçları için kullanacak, senatonun, “hayır” görüşüne rağmen, Millî Eğitim Bakanı aksi yönde ve keyfi kararlar alacaktı.

Siyasal Bilgiler Fakültesi Olayı

3 Kasım 1956 tarihinde, Siyasal Bilgiler Fakültesi açılış töreninde konuşan Dekan Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu, Demokrat Parti yöneticilerini rahatsız eden (!) şu ifadeleri kullandı: “(…)  asla nabza göre şerbet sunan; kötüye, zararlıya fetva veren birer sözde münevver hâline gelmeyelim.”

Bu konuşmadan sonra Demokrat Parti’yi destekleyen kimi gazetelerce konuşma çarpıtıldı. Feyzioğlu aleyhine kamuoyu yaratma çabaları sonuçsuz kalmadı ve bu konuşma nedeniyle Millî Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ahmet Özel imzalı bir yazı ile 6435 sayılı kanun kapsamında üniversite senatosunun görüşü istendi.

27.11.1956 tarihinde toplanan Senato, Bakanlığın yazısını görüştü ve Feyzioğlu hakkında 6435 sayılı kanunun uygulanmasına yer olmadığı yönünde aldığı kararı bakanlığa bildirdi.

Fakat senatonun bu görüşüne rağmen Millî Eğitim Bakanı, ilgili yasa uyarınca Feyzioğlu’nun Bakanlık emrine alındığını, ilgilinin görevinden ayrılma tarihinin bildirilmesini isteyen bir yazıyı rektörlüğe tebliğ etti.

Sadece birkaç saat sonra olay gazetelere yansıdı. Değişik görüşlere sahip kesimlerden, karşı çıkışlar ya da destek açıklamaları yapıldı. Konu ülke gündemine taşındı. Başbakan Adnan Menderes öğretim üyelerini küçümseyerek,“iki tane profesör, üç tane doçentle teşriki mesai ederek, ‘bu memlekette üniversite muhtariyeti yoktur’ diye memleketi içten dıştan kötülerse, buna asla müsaade etmeyeceğiz” diyordu.

Aksoy’un, Menderes’e yanıtı hem sert hem de ironik oldu. Aksoy, küçük hesaplar peşinde koşan, kişisel çıkarları için doğrunun ve gerçeğin yolundan ayrılanları zavallı olarak niteliyordu: “Menderes’in görüşünde de haklı olan bir tarafın bulunduğunu itiraf etmek gerekir: Evet, her meslek ve makamda olduğu gibi, doçent, profesör veya ordinaryüs unvanını elde etmiş şahıslar arasında dahi söz, yazı ve hareketlerini mevki yahut pek daha küçük menfaatler temini veya muhafazası gayesine alet olarak kullanan bedbahtlar, ne yazık ki mevcuttur. Fakat Menderes’in pek iyi bilmesi gerekirdi ki bu zavallılar, iktidarı tenkit edenler arasında değil, ‘Menderes’in selefini olduğu gibi, yakında halefini de alkışlayacak olan ve bugün ise bizzat Menderes’i alkışlamakta bulunan kimseler’ arasında yer almaktadırlar. Onların hedefi, sosyal veya altruist gayeler ve prensipler için mücadele etmek değil, en kısa ve zahmetsiz yoldan menfaatler temin etmektir.”

Muammer Aksoy Gözaltına Alınıyor

Bu arada Muammer Aksoy, daha ortada görevden alma kararı yokken, hatta Senato kararından da önce Son Havadis ve Dünya gazetelerine bir beyanat vererek aşağıdaki açıklamayı yapmıştı:

“Garp medeniyetini benimsemek, fesi çıkarıp şapka giymekle olmaz. Mesele, başı (zihniyeti) düzeltmektir. Garpta profesörlerin neler deyip neler yazabileceğini bir defa olsun inceleyen her şahsın, hadise karşısında “memleket hesabına duyacağı üzüntü” sonsuz olacaktır. Fakat unutmamak lazımdır ki  hürriyetler bedava elde edilemezler.”

Bu demeç üzerine Aksoy, 3 Aralık 1956 akşamı “Vali bey sizinle görüşmek istiyor.” denilerek, Ankara Palas’taki bir toplantıdan eşinin ve arkadaşlarının haberi bile olmadan Emniyet Birinci Şubeye götürüldü ve sabaha kadar sorguya çekildi. Bu işlem, üniversite çevrelerinde bilim ve düşünce özgürlüğüne indirilmiş yeni ve büyük bir darbe olarak karşılandı.

Turhan Feyzioğlu, istifa mektubunun son paragrafında bu olaya da değindi: “Bilhassa ilmi ehliyeti, katıksız idealizmi ve medeni cesareti ile tanınmış bir meslektaşıma, Doç. Dr. Muammer Aksoy’a ve bazı masum öğrencilere reva görülen muameleler ve Üniversitelerin ‘tasfiye’ ve ‘tecziye’sinden bahsedecek kadar ileri giden müdahaleler karşısında teessürüm son haddine vasıl olmuştur.” 

Muammer Aksoy olayı, İktisat Asistanı Şerif Mardin’in istifa mektubunda da yer aldı: “Şimdiye kadar bir insanda gördüğüm ahlaki değerlerin en yükseklerini nefsinde toplayan, basiretin ve faziletin öz timsali telakki ettiğim Doçent Dr. Muammer Aksoy’un, birkaç gün evvel sanki adi bir suçlu imiş gibi Emniyet Müdürlüğüne celbedilerek isticvap edilmesi bu prensip meselesini bütün çıplaklığı ile ortaya atmıştır.”

Görüldüğü gibi, üniversitelerin demokratik ülkelerde olması gereken konuma ulaşması için çok bedeller ödendi. Mustafa Kemal Atatürk ile başlayıp, Hasan Âli Yücel ile devam eden mücadele sürecinde Kemalistler, azımsanmayacak ilerlemeler kaydettiler ve bedeller ödediler.

Muammer Aksoy, bu davanın da yürekli bir neferiydi.

Yüzüncü doğum yılınız kutlu olsun ölümsüz Genel Başkanım!

Kaynakça:

Güneş, T., SBF Hadisesi ve İlim Hürriyeti

Dönemin Forum Dergileri