As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

BİZ HİÇ ALDANMADIK

GENEL SEKRETER'DEN

Bu sayıdaki kapak başlığımızı önerirken bir kez daha fark ettim ki Mustafa Kemal Atatürk’ün yolundan gidenler olarak, içinde bulunduğumuz günlerde, yine tarihin “doğru çizgisinde” ilerlediğimizi görmenin mutluluğunu yaşıyoruz.

Şüphesiz ki bu durum, haklılığın getirdiği bir öz güveni ve mücadele bilincini de aşılıyor bizlere.

Bu mücadeleyi sürdürürken, 14 yıldır “durmak yok, yola devam” diyenlerin hangi yolda olduklarını ve kimlerle yol arkadaşlığı yaptıklarını asla unutmamamız gerekir.

Devleti yönetenlerin aldanma hakları yoktur. Atatürk, eğer kafasındaki ilerici planını, en yakın dostlarının dahi sözlerine bakıp sekteye uğratsaydı, bugün bir vatanımız, cumhuriyetimiz ve dolayısıyla doğduğumuzda elimize kolayca verilen bir kimliğimiz olamazdı. Demek ki aldanan insandan başkomutan olmazmış!

Biz, kamuda liyakat gözetilsin derken, kendimizde olmayan bir şeyi aramıyoruz. O Atatürk ki en yakın arkadaşlarının başarısızlığında dahi gereğini yapmış, onları görevlerinden alabilmiştir. Örneğin, İkinci İnönü Zaferinden sonra toplanan Londra Konferansı’na heyet başkanı olarak giden; ancak “tam bağımsızlık” ilkesine aykırı anlaşmalar yaparak yurda dönen Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey’i derhal görevden almıştır. Atatürk, bu konuyu şu sert sözlerle açıklamıştı: “Millî Hükûmet’in bağlı bulunduğu prensiplerle bu prensiplere bağlı bir Dışişleri Bakanı’nın tuttuğu yol arasındaki uyuşmazlığı açıklamak maalesef mümkün değildir. (Bekir Sami Bey’in) Kanaatinde isabet, iddiasında mantık olmadığına şüphe yoktu.”

Batı Cephesi Komutanı iken, Gediz Muharebesi’nde başarısız olan sınıf arkadaşı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’yı görevden almış, Moskova’ya göndermiştir.

Benzer şekilde, Şeyh Sait İsyanı’nı bastırmakta ağır kalan Fethi Okyar’ı başbakanlıktan almış, yerine İnönü’yü getirmiştir… Örnekler çoğalabilir.

Bizim hiç aldanmamamızın tarihi Cumhuriyet’in ilanından da geriye gitmektedir. 1909 yılına, 31 Mart Ayaklanması’na mercek tutalım. 15 Temmuz darbe girişimi ile arasındaki benzerlikler can alıcıdır:

İki girişim de gericidir. İkisi de emperyalist ülkelerce desteklenmiştir. Ve birinde Derviş Vahdeti, diğerinde Fethullah vardır.

31 Mart Ayaklanması’nı bastıran Hareket Ordusu’nun Kurmay Başkanı Mustafa Kemal, gericiliğin nelere yol açabileceğini İstanbul içlerinde kendi gözleriyle görmüştü. Aklı rehber edinmiş bir adam için, yaşamının bundan sonrasında aldanmak olanaklı mıdır?

Böyle olmadığını önce Şeyh Sait İsyanı’nda, sonra Menemen’de yaşanan ve Kubilay’ın şehit edildiği dinci kalkışmalarda gördük.

Emperyalist ülkeler için uluslaşma sürecini henüz tamamlamamış, yurttaşlık bilincine ve demokratik değerleri tam anlamıyla içselleştirememiş toplumlarda kargaşa çıkarmak her zaman kolay oldu.

1955 yılında patlak veren 6-7 Eylül olaylarından, 1 Mayıs 1977 Taksim Katliamına, Aksoy’ların, Mumcu’ların şehit edilişinden Sivas Madımak Oteli’ndeki faciaya kadar toplumumuz onlarca zorlu dönemeçten geçti.

Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz.” sözüne sarılan tüm yurttaşlarımıza (sadece Atatürkçülere değil) dinsizlik veya din düşmanlığı etiketleri yapıştırıldı. Görüldü ki dine en büyük zararı verenler Atatürkçüler filan değil, IŞİD gibi, FETÖ gibi Amerikan emperyalizminin oyuncağı olan ve din maskesini kullanan teröristlerdir. Laiklik tam da bu nedenle yaşama geçirildi bu ülkede.

Neredeyse yüz yıldır “tam bağımsızlık, laiklik, çağdaşlık, demokrasi” mücadelesi veren Atatürkçüler, bu değerleri bir cemaatin, etnik grubun çıkarları ya da salt bireylerin, şirketlerin serbest rekabeti için istemediler. Küreselleşmeye ve onun yerli iş birlikçilerine karşı “ulus devlet” anlayışının tek çare olduğunu bildikleri için bu mücadeleyi sürdürdüler. Gerçekten,  “Atatürk ve O’nun düşünceleri 1938’de öldü.” diyenler tarihimizde hiçbir zaman 15 Temmuz’daki kadar haksız çıkmamışlardır.

Hiç aldanmamak kolay iş değildir; yolundan sapanlar, dönenler, başka ideolojileri Kemalizm’e yama yapmaya çalışanlar hep olacaktır. Bunlar tarihsel süreçte ideolojik duruşun özünü ve doğrultusunu bozmaz. Ulusal zorunluluklar, daha doğrusu yaşamın gerçekleri, bize tekrar tekrar Kemalizm’in güncelliğini gösteriyor.

Bizlere düşen görev, önümüze ışık tutan Kemalist düşünceyi -tam da haklı olduğu noktada- yeniden bu topraklarda egemen kılacak çalışmaları ara vermeden sürdürmektir.

Son GYK toplantımızdan sonra yayınladığımız sonuç bildirisinde de vurguladığımız gibi, “Atatürkçü Düşünce Derneği, yarıda bıraktırılmış ve yolundan saptırılmış Kemalist Devrimi yeniden başlatmanın mücadelesini bütün kararlılığıyla sürdürecektir.”