As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

YÜKSEK SEÇİM KURULU BAŞKANLIĞINA

 

Bilgi edinme yasası kapsamında aşağıdaki sorularımızın yanıtlanmasını dileriz.

1.     16 Nisan Halk Oylaması için:

a)     Kaç adet filigranlı zarf ve oy pusulası bastırıldı?

b)    Kaç adet zarf ve oy pusulası sandık kurullarına dağıtıldı?

c)     Sandıklarda kullanılmayan kaç adet zarf ve oy pusulası var?

d)    Deponuzda kaç adet zarf ve oy pusulası var?

2.  Suç Duyuruları:

a)     Zarf ve oy pusulalarını talimatlarınıza rağmen görevini yerine getirmeyerek mühürlenmesinde ihmali görülen kaç sandıktaki görevliler hakkında suç duyurusunda bulundunuz?

b)    Suç duyurusunda bulunduğunuz sandık kurulu sayısı, mühürsüz zarf ve oy pusulalarını geçerli sayan kararınızın “seçim sonuçlarını etkileyecek” gerekçesini haklı kılmakta mıdır?

 

 

 

Öner TANIK

Genel Sekreter

 

 

ADD Kurucu Genel Başkanı Prof. Dr. Muammer Aksoy 1917 yılında Antalya’nın İbradı ilçesinde doğdu. Yaşamı boyunca Atatürk Devrim ve İlkelerini savundu. 31 Ocak 1990 tarihinde evinin önünde kurşunlanarak şehit edildi. 2017 yılı Muammer Hocamızın yüzüncü doğum yılı. Hocamızı “Bilim ve Üniversite Özerkliği” konusundaki mücadelesini anlatan bir yazı ile anmak istedim. Ruhu şad olsun.

BİLİM ÖZGÜRLÜĞÜ VE ÜNİVERSİTELERİN ÖZERKLİĞİ MÜCADELESİ

Ülkemizde üniversitelerin gelişmesi Cumhuriyet dönemindeki düzenlemelerle sağlanmıştır.

Örneğin, 1933 yılında yapılan Üniversite reformu ile İstanbul Darülfünunu kaldırılmış, yerine İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. Bu reformda, her ne kadar üniversite özerkliği söz konusu değilse de bu durumu  yeni kurulan cumhuriyet yönetiminin, devrimleri sağlamlaştırma ve özerkliği bu aşamadan sonra getirme çabası olarak anlamak gerekir. Söz konusu reformda, öğretim üyelerinin tanımları (ordinaryüs, profesör, doçent vb.) yapılmış, üniversite genel bütçeye bağlanmış, yapım ve onarımlar için Millî Eğitim Bakanlığına yetki verilmiştir.

Üniversite özerkliğinde en ilerici adım yine Cumhuriyetin devrimci yöneticileri tarafından atılacaktır. 1946 yılında Hasan Âli Yücel’in Millî Eğitim Bakanı iken yapılan üniversite reformu ile 1933 yılında yapılan reform “geçici dönem” olarak adlandırıldı ve fakülteler dâhil olmak üzere özerklik gündeme geldi. Örneğin, Millî Eğitim Bakanının denetimi kaldırıldı.

Ayrıca üniversitelerin mali kaynakları olarak, genel bütçeden verilecek ödenek yanında, harçlar ve ücretler, bağışlar, vasiyetler, döner sermaye gibi gelir kalemleri tanımlandı. Öğrencilerin, kanunlar çerçevesinde dernek kurmalarının yolu açıldı.

Hürriyetleri sağlayacağı söylemiyle iktidara gelen Demokrat Parti iktidarı, 1953 yılında 6185 sayılı yasa ile öğretim üyelerinin siyasetle uğraşmalarını yasakladı; 1954 yılında ise öğretim üyelerinin Millî Eğitim Bakanlığı emrine alınmasını sağlayan 6435 sayılı yasayı çıkararak, üniversite özerkliğini tamamen ortadan kaldırdı.

6435 sayılı yasanın ikinci maddesi aynen şöyleydi: “Üniversitelerin kuruluş kadrolarına dahil bilumum mensupları hakkında, senatonun mütalaası alındıktan sonra, tayinlerindeki usule bakılmaksızın Maarif Vekili tarafından resen tatbik olunur.”

Muammer Aksoy Forum Dergisinde bu iki yasayı hukuken çözümleyen, yorumlayan ve siyaseten Türkiye’ye getireceği zararları anlatan makaleler kaleme aldı. Bu yazılarda Hasan Âli Yücel’in sağlamak istediği çağdaş anlayışa artı yönde katkılar getiriyordu.

Örneğin, 01.10.1955 tarihinde yazdığı “Fikir, İlim ve Öğretim Hürriyeti Üniversite Muhtariyeti (özerkliği)” başlıklı yazısında “Fikir hürriyeti uğrunda asırlarca yapılan mücadeleler neticesinde nihayet anlaşılmıştır ki, fikre tahakküm etmeğe kalkışmak, hataların en büyüğü, haksızlığın en ağırı ve cemiyet için en zararlısıdır. (…) Fikirleri açığa vurmanın kahramanlığa muhtaç olduğu bir yerde ise, hakiki manasıyla bir terakkiyi (gelişmeyi) ve hele batı medeniyetinin üstün seviyesine yükselebilmeyi, ancak mucizelerden beklemek gerekir.

(…)Bir memlekette diktatörlük idaresinin sona ermesi ve üniversite istiklalinin Anayasa ile yahut kanunla teminat altına alınması, genellikle aynı anlara isabet etmektedir.” diyordu.

Yine 15.10.1955 tarihinde yazdığı “İlim Hürriyetini Zedeleyen 6185 Sayılı Kanun Hakkında” başlıklı yazısı, Demokrat Parti iktidarının 1953 yılında çıkardığı 6185 numaralı kanunu eleştiriyordu. Aksoy bu yazısında, konuyla ilgili 1946 yılında çıkarılan kanunun üniversite özerkliğini temin ettiğini belirtiyor, ancak öğretim hocalarına “her türlü siyasi yayın veya beyanlarda bulunmayı yasaklayan” ve ilim hürriyetini kısıtlayan bu kanundan sonra “ilmin vardığı neticeleri tam bir serbestlikle ifade etmek imkânı kalmamıştır” diyerek, üniversite hocalarının görevlerinden alınmaları tehdidi karşısında memleket meselelerini objektif bir surette incelemeye cesaret edemeyeceklerini” belirtiyordu.

Aksoy’a göre üniversite özerkliği, akademisyenlerin bilim özgürlüğüne sahip olması demekti. Üniversite, akademik standartları belirleyebilmeli ve idari alanda özellikle personele ilişkin kararları kendisi alabilmeliydi.

6435 sayılı kanun, üniversite muhtariyetini iki bakımdan da bertaraf etmektedir: Evvela, bir üniversite üyesinin vazifesinde kalıp kalmamasını, Üniversitenin değil de, Vekilin iradesine bağladığından, idari muhtariyet kati surette zedelenmiştir. Diğer taraftan, daha kötü olarak, vekilin salahiyeti hiçbir objektif kıstasa bağlanmayıp keyfe bırakıldığından, akademik ilim hürriyeti imha edilmiştir. Zira bu imkândan siyasi maksatlarla faydalanılacağı meydandadır. Aksi hâlde, hükmün hangi şartlar altında tatbik olunacağı tespit edilirdi.”

Muammer Aksoy bu yazıyı yazdıktan sadece 9 ay sonra haklı çıkacaktı. 1956 yılı Kasım ayında yaşanan Siyasal Bilgiler Fakültesi Olayı, demokratik gelişim sürecimiz açısından bugün hâlâ tazeliğini koruyan ender olaylardandır. Aksoy’un tahmin ettiği üzere DP, bu yasayı siyasi amaçları için kullanacak, senatonun, “hayır” görüşüne rağmen, Millî Eğitim Bakanı aksi yönde ve keyfi kararlar alacaktı.

Siyasal Bilgiler Fakültesi Olayı

3 Kasım 1956 tarihinde, Siyasal Bilgiler Fakültesi açılış töreninde konuşan Dekan Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu, Demokrat Parti yöneticilerini rahatsız eden (!) şu ifadeleri kullandı: “(…)  asla nabza göre şerbet sunan; kötüye, zararlıya fetva veren birer sözde münevver hâline gelmeyelim.”

Bu konuşmadan sonra Demokrat Parti’yi destekleyen kimi gazetelerce konuşma çarpıtıldı. Feyzioğlu aleyhine kamuoyu yaratma çabaları sonuçsuz kalmadı ve bu konuşma nedeniyle Millî Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ahmet Özel imzalı bir yazı ile 6435 sayılı kanun kapsamında üniversite senatosunun görüşü istendi.

27.11.1956 tarihinde toplanan Senato, Bakanlığın yazısını görüştü ve Feyzioğlu hakkında 6435 sayılı kanunun uygulanmasına yer olmadığı yönünde aldığı kararı bakanlığa bildirdi.

Fakat senatonun bu görüşüne rağmen Millî Eğitim Bakanı, ilgili yasa uyarınca Feyzioğlu’nun Bakanlık emrine alındığını, ilgilinin görevinden ayrılma tarihinin bildirilmesini isteyen bir yazıyı rektörlüğe tebliğ etti.

Sadece birkaç saat sonra olay gazetelere yansıdı. Değişik görüşlere sahip kesimlerden, karşı çıkışlar ya da destek açıklamaları yapıldı. Konu ülke gündemine taşındı. Başbakan Adnan Menderes öğretim üyelerini küçümseyerek,“iki tane profesör, üç tane doçentle teşriki mesai ederek, ‘bu memlekette üniversite muhtariyeti yoktur’ diye memleketi içten dıştan kötülerse, buna asla müsaade etmeyeceğiz” diyordu.

Aksoy’un, Menderes’e yanıtı hem sert hem de ironik oldu. Aksoy, küçük hesaplar peşinde koşan, kişisel çıkarları için doğrunun ve gerçeğin yolundan ayrılanları zavallı olarak niteliyordu: “Menderes’in görüşünde de haklı olan bir tarafın bulunduğunu itiraf etmek gerekir: Evet, her meslek ve makamda olduğu gibi, doçent, profesör veya ordinaryüs unvanını elde etmiş şahıslar arasında dahi söz, yazı ve hareketlerini mevki yahut pek daha küçük menfaatler temini veya muhafazası gayesine alet olarak kullanan bedbahtlar, ne yazık ki mevcuttur. Fakat Menderes’in pek iyi bilmesi gerekirdi ki bu zavallılar, iktidarı tenkit edenler arasında değil, ‘Menderes’in selefini olduğu gibi, yakında halefini de alkışlayacak olan ve bugün ise bizzat Menderes’i alkışlamakta bulunan kimseler’ arasında yer almaktadırlar. Onların hedefi, sosyal veya altruist gayeler ve prensipler için mücadele etmek değil, en kısa ve zahmetsiz yoldan menfaatler temin etmektir.”

Muammer Aksoy Gözaltına Alınıyor

Bu arada Muammer Aksoy, daha ortada görevden alma kararı yokken, hatta Senato kararından da önce Son Havadis ve Dünya gazetelerine bir beyanat vererek aşağıdaki açıklamayı yapmıştı:

“Garp medeniyetini benimsemek, fesi çıkarıp şapka giymekle olmaz. Mesele, başı (zihniyeti) düzeltmektir. Garpta profesörlerin neler deyip neler yazabileceğini bir defa olsun inceleyen her şahsın, hadise karşısında “memleket hesabına duyacağı üzüntü” sonsuz olacaktır. Fakat unutmamak lazımdır ki  hürriyetler bedava elde edilemezler.”

Bu demeç üzerine Aksoy, 3 Aralık 1956 akşamı “Vali bey sizinle görüşmek istiyor.” denilerek, Ankara Palas’taki bir toplantıdan eşinin ve arkadaşlarının haberi bile olmadan Emniyet Birinci Şubeye götürüldü ve sabaha kadar sorguya çekildi. Bu işlem, üniversite çevrelerinde bilim ve düşünce özgürlüğüne indirilmiş yeni ve büyük bir darbe olarak karşılandı.

Turhan Feyzioğlu, istifa mektubunun son paragrafında bu olaya da değindi: “Bilhassa ilmi ehliyeti, katıksız idealizmi ve medeni cesareti ile tanınmış bir meslektaşıma, Doç. Dr. Muammer Aksoy’a ve bazı masum öğrencilere reva görülen muameleler ve Üniversitelerin ‘tasfiye’ ve ‘tecziye’sinden bahsedecek kadar ileri giden müdahaleler karşısında teessürüm son haddine vasıl olmuştur.” 

Muammer Aksoy olayı, İktisat Asistanı Şerif Mardin’in istifa mektubunda da yer aldı: “Şimdiye kadar bir insanda gördüğüm ahlaki değerlerin en yükseklerini nefsinde toplayan, basiretin ve faziletin öz timsali telakki ettiğim Doçent Dr. Muammer Aksoy’un, birkaç gün evvel sanki adi bir suçlu imiş gibi Emniyet Müdürlüğüne celbedilerek isticvap edilmesi bu prensip meselesini bütün çıplaklığı ile ortaya atmıştır.”

Görüldüğü gibi, üniversitelerin demokratik ülkelerde olması gereken konuma ulaşması için çok bedeller ödendi. Mustafa Kemal Atatürk ile başlayıp, Hasan Âli Yücel ile devam eden mücadele sürecinde Kemalistler, azımsanmayacak ilerlemeler kaydettiler ve bedeller ödediler.

Muammer Aksoy, bu davanın da yürekli bir neferiydi.

Yüzüncü doğum yılınız kutlu olsun ölümsüz Genel Başkanım!

Kaynakça:

Güneş, T., SBF Hadisesi ve İlim Hürriyeti

Dönemin Forum Dergileri

Bu sayıdaki kapak başlığımızı önerirken bir kez daha fark ettim ki Mustafa Kemal Atatürk’ün yolundan gidenler olarak, içinde bulunduğumuz günlerde, yine tarihin “doğru çizgisinde” ilerlediğimizi görmenin mutluluğunu yaşıyoruz.

Şüphesiz ki bu durum, haklılığın getirdiği bir öz güveni ve mücadele bilincini de aşılıyor bizlere.

Bu mücadeleyi sürdürürken, 14 yıldır “durmak yok, yola devam” diyenlerin hangi yolda olduklarını ve kimlerle yol arkadaşlığı yaptıklarını asla unutmamamız gerekir.

Devleti yönetenlerin aldanma hakları yoktur. Atatürk, eğer kafasındaki ilerici planını, en yakın dostlarının dahi sözlerine bakıp sekteye uğratsaydı, bugün bir vatanımız, cumhuriyetimiz ve dolayısıyla doğduğumuzda elimize kolayca verilen bir kimliğimiz olamazdı. Demek ki aldanan insandan başkomutan olmazmış!

Biz, kamuda liyakat gözetilsin derken, kendimizde olmayan bir şeyi aramıyoruz. O Atatürk ki en yakın arkadaşlarının başarısızlığında dahi gereğini yapmış, onları görevlerinden alabilmiştir. Örneğin, İkinci İnönü Zaferinden sonra toplanan Londra Konferansı’na heyet başkanı olarak giden; ancak “tam bağımsızlık” ilkesine aykırı anlaşmalar yaparak yurda dönen Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey’i derhal görevden almıştır. Atatürk, bu konuyu şu sert sözlerle açıklamıştı: “Millî Hükûmet’in bağlı bulunduğu prensiplerle bu prensiplere bağlı bir Dışişleri Bakanı’nın tuttuğu yol arasındaki uyuşmazlığı açıklamak maalesef mümkün değildir. (Bekir Sami Bey’in) Kanaatinde isabet, iddiasında mantık olmadığına şüphe yoktu.”

Batı Cephesi Komutanı iken, Gediz Muharebesi’nde başarısız olan sınıf arkadaşı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’yı görevden almış, Moskova’ya göndermiştir.

Benzer şekilde, Şeyh Sait İsyanı’nı bastırmakta ağır kalan Fethi Okyar’ı başbakanlıktan almış, yerine İnönü’yü getirmiştir… Örnekler çoğalabilir.

Bizim hiç aldanmamamızın tarihi Cumhuriyet’in ilanından da geriye gitmektedir. 1909 yılına, 31 Mart Ayaklanması’na mercek tutalım. 15 Temmuz darbe girişimi ile arasındaki benzerlikler can alıcıdır:

İki girişim de gericidir. İkisi de emperyalist ülkelerce desteklenmiştir. Ve birinde Derviş Vahdeti, diğerinde Fethullah vardır.

31 Mart Ayaklanması’nı bastıran Hareket Ordusu’nun Kurmay Başkanı Mustafa Kemal, gericiliğin nelere yol açabileceğini İstanbul içlerinde kendi gözleriyle görmüştü. Aklı rehber edinmiş bir adam için, yaşamının bundan sonrasında aldanmak olanaklı mıdır?

Böyle olmadığını önce Şeyh Sait İsyanı’nda, sonra Menemen’de yaşanan ve Kubilay’ın şehit edildiği dinci kalkışmalarda gördük.

Emperyalist ülkeler için uluslaşma sürecini henüz tamamlamamış, yurttaşlık bilincine ve demokratik değerleri tam anlamıyla içselleştirememiş toplumlarda kargaşa çıkarmak her zaman kolay oldu.

1955 yılında patlak veren 6-7 Eylül olaylarından, 1 Mayıs 1977 Taksim Katliamına, Aksoy’ların, Mumcu’ların şehit edilişinden Sivas Madımak Oteli’ndeki faciaya kadar toplumumuz onlarca zorlu dönemeçten geçti.

Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz.” sözüne sarılan tüm yurttaşlarımıza (sadece Atatürkçülere değil) dinsizlik veya din düşmanlığı etiketleri yapıştırıldı. Görüldü ki dine en büyük zararı verenler Atatürkçüler filan değil, IŞİD gibi, FETÖ gibi Amerikan emperyalizminin oyuncağı olan ve din maskesini kullanan teröristlerdir. Laiklik tam da bu nedenle yaşama geçirildi bu ülkede.

Neredeyse yüz yıldır “tam bağımsızlık, laiklik, çağdaşlık, demokrasi” mücadelesi veren Atatürkçüler, bu değerleri bir cemaatin, etnik grubun çıkarları ya da salt bireylerin, şirketlerin serbest rekabeti için istemediler. Küreselleşmeye ve onun yerli iş birlikçilerine karşı “ulus devlet” anlayışının tek çare olduğunu bildikleri için bu mücadeleyi sürdürdüler. Gerçekten,  “Atatürk ve O’nun düşünceleri 1938’de öldü.” diyenler tarihimizde hiçbir zaman 15 Temmuz’daki kadar haksız çıkmamışlardır.

Hiç aldanmamak kolay iş değildir; yolundan sapanlar, dönenler, başka ideolojileri Kemalizm’e yama yapmaya çalışanlar hep olacaktır. Bunlar tarihsel süreçte ideolojik duruşun özünü ve doğrultusunu bozmaz. Ulusal zorunluluklar, daha doğrusu yaşamın gerçekleri, bize tekrar tekrar Kemalizm’in güncelliğini gösteriyor.

Bizlere düşen görev, önümüze ışık tutan Kemalist düşünceyi -tam da haklı olduğu noktada- yeniden bu topraklarda egemen kılacak çalışmaları ara vermeden sürdürmektir.

Son GYK toplantımızdan sonra yayınladığımız sonuç bildirisinde de vurguladığımız gibi, “Atatürkçü Düşünce Derneği, yarıda bıraktırılmış ve yolundan saptırılmış Kemalist Devrimi yeniden başlatmanın mücadelesini bütün kararlılığıyla sürdürecektir.”

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ GENEL YÖNETİM KURULU ÜYELERİNE VE ŞUBE BAŞKANLIKLARINA

Şubelerimizden gelen bilgilere göre, şubelerimizin valilik ve kaymakamlıklar tarafından 15 Temmuz Darbe Girişimi’ni protesto maksadıyla toplantıya çağrıldığı öğrenilmiştir. Buna göre konuyla ilgili olarak aşağıdaki hususlara dikkat edilmesi gerekmektedir.

 

  • Toplantının valilik ya da kaymakamlık tarafından düzenleniyor olması durumunda toplantılara temsilci düzeyinde katılınabilir.
  • Toplantıların siyasi partilerce düzenlenmesi halinde kurumsal olarak katılım sağlanmayacaktır.
  • 15 Temmuz Darbe Girişimi hakkında görüş istenmesi halinde, genel merkezimizce yapılan “Türkiye Muz Cumhuriyeti Olmayacak” başlıklı açıklama esas alınarak ilgililere verilecek ya da okunacaktır.
  • Toplantılar valilik ya da kaymakamlıklarca düzenlense bile siyasi parti gösterisine dönüşmesi halinde bu durum ilgililere bildirildikten sonra toplantılardan ayrılınacaktır.
  • Toplantı sonuçlarının genel merkezimiz ile paylaşılması; belirsizlik durumlarında genel merkezimiz ile görüşüldükten sonra hareket edilmesi gerekmektedir.

 

Gereği için bilgilerinize sunulur.

 

Öner TANIK

Genel Sekreter  

Türk Devriminin ve aydınlanma savaşının vazgeçilmez araçlarından birisi de 85. Yılını kutladığımız dil devrimidir. Dil Devrimi, ulusunu çok iyi tanıyan, büyük bir önder olan Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türkçe üzerindeki boyunduruğu kaldıran görkemli bir devrimidir. Tam bağımsızlık ilkesini benimseyen Atatürk, bağımsızlığın yalnız askeri ve siyasal alanda değil, ekonomi ve kültür alanında da sağlanması için Türkçenin ulusal nitelik kazanması gerektiğine inanıyordu. Ulusal bağımsızlık ancak böyle sağlanabilirdi. Bu nedenle Ulu Önder diyordu ki “Ulusal duygu ile dil arasında bağ çok kuvvetlidir. Dilin ulusal ve zengin olması, ulusal duyguların gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil bilinçle işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk Ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Cumhuriyet’in ilanından sonra kurulan kurumların en önemlilerinden biri olan TDK’nin (Türk Dil Kurumu) kuruluş tarihi 12 Temmuz 1932’dir. Bu tarihte önce, Atatürk’ün dile verdiği önem doğrultusunda, daha sonra adı Türk Dil Kurumu olarak değiştirilen, Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulmuştur.

TDK’nin kurulmasıyla başlayan çalışmalar sürerken, ilk Türk Dil Kurultayı 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayında toplanmış; Kurultaya çok sayıda bilim adamı, gazeteci, yazar, devlet adamı ve sanatçı katılmıştır. Bu Kurultayda 26 Eylül, Dil Bayramı olarak kabul edilmiştir. Türk dilinin gelişmesi, özleşmesi, zenginleşmesinde Türk Dil Kurultaylarının çok önemli katkıları olmuştur.

Özellikle bilim dilinin Türkçeleşmesi, öğretimde Türkçe terimler kullanılması amacıyla bir Geometri kitabı yazarak Türkçeye büyük katkıda bulunan Atatürk, dilin siyasete araç yapılmamasına büyük özen göstermiştir. Dil, her inanç ve kökenden tüm cumhuriyet yurttaşlarının ortak iletişim aracı olduğundan Dil Devriminin yasayla başlatılmasını istememiş; Türkçenin bilim ve sanat dili olması için çalışmaları üstlenecek olan TDK'yi bir devlet kurumu olarak değil dernek yapısıyla kurmuştur.

 

Dil Devriminin kazanımları kısaca şöyle özetlenebilir:

 Bağımsızlığın, laikliğin, ulusal birliğin, çağdaş eğitimin temel koşullarından birisi gerçekleştirilmiştir.

 Yöneten, yönetilen arasında oluşan dil uçurumu giderilmiş, konuşma ve yazı dili arasındaki ayrımın kalkması, uzun dönemde demokrasinin gelişmesine katkıda bulunmuştur.

 Dilin öğretim ve anlatım kolaylığı kazanması, eğitim ve öğretimin yaygınlaşarak halka kolaylıkla ulaşmasını sağlamıştır.

 Türk dili, bilim ve sanat dili olarak kullanılabilecek düzeye ulaşmıştır. 

 Dilin özleşmesiyle düşüncede açıklık, anlamda, anlatımda, bilgiyi iletmede, bilgiye ulaşmada kolaylık sağlanmış böylece yurttaşların özgür düşünebilmesinin önü açılmıştır.  

 Dil Devrimiyle kazanılan ulusal dil ile bilime ve akla dayanan çağdaş eğitim sağlanmıştır. 

Ancak, Atatürk’ün dernek olarak kurduğu TDK, 12 Eylül darbesiyle 1983 yılında malvarlığına ve yapıtlarına el konarak Başbakanlığa bağlı bir devlet kurumu yapılmıştır. Artık Atatürk'ün kurduğu TDK yoktur. Atatürk kurumuna yalnız adı benzeyen, 34 yıldır siyasetin güdümünde olan, Türkçeye saygısızlığa, hukuksuzluğa ses çıkaramayan bir kurum haline gelmiştir.

Bu koşullar altında, Atatürk ilkelerine ve Dil Devrimine gönülden bağlı yurtseverlerin Türk dilinin özleşmesine, gelişmesine, Dil Devriminin güçlenmesine katkıda bulunmak, bu konularda uğraş verenler arasında dayanışma sağlayarak uygar ve barışçı çabalarla bilimsel, yazınsal, kültürel ve sanatsal etkinliklere ağırlık vererek öncülük yapmak ve Atatürk'ün başlattığı Dil Devrimini sürdürmek amacıyla 22 Nisan 1987'de kurulan Dil Derneği 30 yıldır çalışmalarını başarıyla sürdürmektedir.

Dil Devriminin 85. yılını kutladığımız bu gün, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, olağanüstü devrimci, ilkeleri bugüne kadar olduğu gibi geleceği de aydınlatan Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ü saygıyla anıyoruz.

 

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ

GENEL MERKEZ

 

Eğitim, insanoğlunun zaman içindeki yolculuğunu hızlandıran ve geliştiren bir yapıdır. Çağdaş devletlerde, devlet olmanın temel faktörlerinden en önemli üçü, fertlerine sağlık, eğitim ve güvenlik hizmetini sunabilmesidir. Günümüzün gelişmiş ülkeleri bu üç hizmeti doğru ve sürekli verebilen devletlerdir.

 

Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başarılmasından sonra, Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimlerinin en önemlileri de vatandaşına aş yanında sağlık, eğitim ve güvenlik sağlamak ile ilgili olanlarıdır. Yanmış yıkılmış bir ülkede, özellikle eğitim alanında, bütün yoksunluklara rağmen elde edilen başarı dünyaya parmak ısırtacak ölçektedir.

 

Bu büyük başarı karşısında şaşkına dönen emperyalist sistem, gelişimi durdurmak için 1946 yılından itibaren her türlü önlemi almaya girişmiş, en büyük “başarıları” da Köy Enstitülerinin kapatılması olmuştur.

 

Daha sonraki en büyük darbe, 12 Eylül faşist cuntasının yaptıklarıdır. Eğitim sisteminin cumhuriyet dönemi atılımlarından tamamen koparılarak çağ dışı hale getirilmesi “başarısı” ise AKP iktidarı döneminde olmuştur.

 

AKP iktidarı, eğitim sistemimizdeki derin tahribat ile Türk toplumunu, gelecek nesillerin önünü keserek, tarih içinde tersine ve geriye doğru bir yolculuğa zorlamaktadır. “Kindar ve dindar nesil”, bu niyetin açık söylemidir.

 

Bu durumu kanıtlamak için vereceğimiz örneğin ismini ve yerini vermesek bile, örneğimizi ülkenin her bölgesinde görmek olasıdır. Örneğimizdeki köy, cumhuriyetin ilk yıllarında ağalığın egemen olduğu, yoksul bir bölgede küçük sayılacak bir ilçeye bağlıdır. Cumhuriyetten kısa süre sonra, köy bir ilkokula kavuşmuş, ortaokul ve sonrası için bütün olumsuzluklara rağmen ilçe yollarına düşülmüştür. Yoksul köy çocukları o yıllarda adını yeni duydukları Köy Enstitüsünü kurtuluş olarak görmüş, buralardan yetişen çok sayıda öğretmen sonraki nesilleri tek kurtuluş çaresi olarak okumaya yönlendirmişlerdir.

 

Başarılı çocuklar, ilkokuldan sonra, uzak diyarlardaki parasız yatılı okullara yönlendirilmiş, yaklaşık 50 yıl önce köyde açılan Ortaokul sayesinde, buradan mezun olanlar yeteneklerine göre, askeri okullara, sağlık okullarına, öğretmen okullarına, polis okullarına yönelmiş ve bir tek kuşak içinde hemen her evin çocuğu bir şekilde eğitimini tamamlayarak iş başı yapmışlar, ülkelerine ve ailelerine yararlı birer yurttaş haline gelmişlerdir.

 

Yakın zamanlarda ilçe belediyesi, ilçeden yetişerek önemli görevlerde bulunanlarla ilgili bir albüm düzenlemiştir. Düzenlenen albümün en çarpıcı yönü, yüksek görevlere kadar gelen bu köy çocuklarının büyük kısmının örneğimizdeki köyden yetişenlerden çıkmasıdır.

 

Ne acıdır ki, 12 Eylül darbesi, örneğimizdeki köyün ortaokulunu kapatmış, bu durum karşısında okul çağında çocukları bulunanlar hızla göç etmeye başlamış, göç sonucu azalan öğrenci sayısı gerekçe gösterilerek köydeki ilkokul birleştirilmiş sınıflı tek öğretmenli ve dördüncü sınıfa kadar eğitim veren okul haline dönüşmüştür.

 

Elli yıl önce var olan ortaokuldan yetişen köy çocuklarının içinden profesörler, genel müdürler, generaller, yazarlar, sanatçılar, şair ve ressamlar, müzisyenler yetişmiştir. Neredeyse köydeki her aileden ünlü biri çıkmıştır.

 

Köydeki ortaokulun kapatılmasından sonra, ilkokul da körelmiş, öretmenler köyde oturmaz olmuş, köyün önderliği köy imamına geçmiş ve ne yazık ki ortaokulun kapatıldığı 12 Eylül darbesinden sonra yetişen gençler hiçbir şekilde sağlıklı eğitim alamamışlardır. Son 35 yılda köyde yetişen gençler herhangi bir memuriyete bile girememişler, taş ocaklarında, ya da maden ocaklarında işçi, özel güvenlik şirketlerinde güvenlikçi, temizlikçi vb. işlerde çalışabilmişlerdir. Yakın geçmişte köy çocuklarından onlarca öğretmen yetişmiş ve önemli görevler üstlenmişken son 35 yıl içinde köyden bir tek öğretmen yetişmemiştir.

 

Köyün tek sınıflı okuluna gelen öğretmenler, burada çok kısa sürelerle görev yapmakta 4 yıl öğrenim gören öğrenciler bu süre zarfında en az 5-6 öğretmen ile karşılaşmakta, ne çocuklar öğretmeni, ne öğretmen çocukları tanıyabilmektedir. Bu tek sınıflı, tek öğretmenli okulun 4. sınıfını bitiren öğrenciler 5. sınıftan itibaren taşımalı eğitim sistemi ile ilçenin en uzaktaki ve eğitim kalitesi en düşük okulda toplanmakta, öğle tatillerinde yenmeyecek derecede kötü yemeklerle beslenmeye çalışmaktadırlar.

 

Bu durum karşısında çocukları eğitim çağına gelen aileler, ilçeye ya da il merkezine göç etmekte, ilkokul ise, giderek azalan öğrenci sayısı karşısında mevcut okul da kapanma tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Olay tam bir kısır döngü haline gelmiştir.

 

Yakın geçmişte önemli değerler yetiştiren böylesi bir köy, şimdilerde işsizler ordusuna niteliksiz işçi yetiştirir duruma düşürülmüştür. Bu tabloya ülkenin her yerinde rastlamak olasıdır. Eğitimde tam bir tersine yolculuk başlamıştır. 12 Eylül sonrası başlayan yıkım AKP döneminde yok oluşa doğru hızla savrulmaktadır. TEOG tartışması bu yok oluş içinde küçük bir ayrıntıdır.

 

Lütfü Kırayoğlu

 

21.09.2017    

 

Atatürk’ün dil ülküsüne gönül veren yazar, dilbilimci Emin Özdemir’i 1 Eylül 2017 günü yitirdik. O, 46 yıl üç ay, köy öğretmenliğinden üniversite öğretmenliğine değin, eğitimin her aşamasında çalışıyor, yüzlerce genç yetiştiriyor. “Seçenek”, “sözel”, “düşlem”, “alıntı”, “alıntılama”; Özdemir’in dilimize kazandırdığı sözcüklerdendir. 

On beş yıl boyunca Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nda (TDK) yöneticilik görevini yürütüyor, TÜBİTAK’ta yayın danışmanlığı yapıyor. Türkçenin özleştirilmesi, geliştirilmesi ve zenginleştirilmesi savaşımında yüzlerce yazı yazıyor, bunlardan bir kısmı kitaplarında yer alıyor. Pek çok televizyon ve radyo programıyla toplumu aydınlatma görevini severek, heyecanla üstleniyor. 

Emin Özdemir, geçtiğimiz Mart ayında, emekliye ayrılmasından 21 yıl sonra alkışlarla son dersini vermiş… Bu son dersinde öğrencilerine şöyle seslenmiş: "Testle eğitilip, tostla beslenen bir kuşak yetişti. İnsanı insana edebiyat taşır. İnsanı insan kılan da edebiyattır. Öğrencilerime bunu vermeye çalıştım. Ülkemiz alacakaranlık kuşağında. Her şey çocuklarımıza okumayı sevdirmekle başlayacak." 

Bir söyleşimizde Emin Özdemir’e, “edebiyat bize ne katar” diye sormuştum. Yanıtı gençlere seslenişinin açıklaması gibiydi: “Niye sinemaya gidiyor? Niye tiyatroya gidiyor? Niye sergileri geziyoruz? Bütün bunların özünde insanın başka insanlarla bütünleşmesi yatıyor. Bu işlevi edebiyat yerine getirir. Nurullah Ataç’ın güzel bir sözü vardır: ‘Edebiyattan geçmemiş insanın, hayali gelişmez ki başka insanların acılarına, sevinçlerine ortak olsun.’ Edebiyattan geçmek demek; romanlarla, öykülerle, oyunlarla, şiirlerle tanışmak demektir. Onların içerisinde soluk alıp vermektir. Edebiyatla beslenen bir bilim adamı, edebiyatla beslenen okuyucu, tam insan olma yolunda önemli adımlar atacaktır.” 

“Bizim toplumumuzun, insanımızın en büyük dramı tek boyutlu oluşudur. Ben tek boyutlulukla şunu anlatmak istiyorum: Hekimse, hasta kavramından başka bir şeye yönelmiyor, mühendisse, kendi mühendislik alanıyla uğraşıyor. Benim kanımca, hem kendi alanıyla hem de edebiyatın değişik alalarında soluk alıp verecek... Şimdi, romanla, şiirle, öyküyle, masalla tanışmış bir hekimin hastasıyla ilişkisini düşünün, bir de tek boyutlu bir hekimi düşünün... Okurlara bu gerçeği göz önünde bulundurmalarını öneririm. Bilime inandıkları kadar, ütopyaya da inansınlar, çünkü gelecek ütopyalardan doğacaktır. Ben buna inanıyorum. Öbür taraftan edebiyatın ürünlerini de sofralarından eksik etmesinler.” 

Emin Özdemir’le yanlış anımsamıyorsam 2 ya da 3 kez evinde görüştük. Gülümsemesi, sert görünümünü yumuşatıyordu. İlkeli, dürüst, mücadeleci, çok çalışkan, disiplinli bir kişiliğe sahip olduğu hemen anlaşılıyor. İnsanla, umutla, erinçle ve direnmekle ilgili açıklamaları, acısıyla tatlısıyla yıllardan süzülüp gelen sözler... İlk söyleşimizde kendimi konuşmasının büyüsüne öylesine kaptırıyorum ki kasetin dolmuş olduğunu ve teybin durduğunu fark etmiyorum. Emin Özdemir, hiç yüksünmeden o bölümü yeniden anlatıyor. Güzel konuşuyor, yaşamını anlatırken öğreniyoruz ki çocukluktan beri sahip olduğu bir özellik bu. Tartışmacı, vurgulu bir anlatımı var. Yazar, düşünür ve ozanlardan sözler, dizeler aktarıyor, atasözleri, halk deyişleri ile konuşmasını hem güzelleştiriyor hem de vurgusunu güçlendiriyor. Söz dağarcığı çok zengin… İlk kez duyduğum sözcükler kulağımı tırmalamıyor. Bu sözcükler, cümle içindeki yerlerine oturuyorlar, kendilerini yadırgatmıyorlar. Emin Özdemir’in deyimiyle “takır tukur sesler” çıkarmıyorlar. 

Ali Püsküllüoğlu’nun anlatımıyla, yazı, dil, yazma, okuma, öğrenme, öğretme! Emin Özdemir, belki de düşlerinde bile bunlarla düşüp kalkmıştı yıllarca… Türkçemizi zenginleştiren, güzelleştiren pek çok kıymetli eser bırakarak ne yazık ki o da ölümsüz değerlerimiz arasına katıldı. O’nu saygı ve sevgiyle anıyorum.

 10 Eylül 2017

Feyziye Özberk,

 

Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Sekreter Yardımcısı

12 Eylül faşist darbesinin üzerinden 37 yıl geçti. Darbeyi yaşamayanlar için sadece rakamlarla ifade edildiğinde bile ülkenin üzerinden bir silindir  geçtiği apaçık görülüyor. Ancak 12 Eylül darbesinin açtığı yaralar ve kalıcı hasarlar çarpıcı rakamların çok daha ötesinde anlam taşıyor.

 

Ülkemizin bugün içinde bulunduğu içinden çıkılmaz durumun esas sorumlusunun, 12 Eylül darbecileri olduğunu söylemek gerçeğin özetini oluşturuyor. 

 

12 Eylülde çekilen acılar, evlerine ateş düşen aileler dışında unutuldu. Yaralar kabuk bağladı, eski acılar yenileriyle yer değiştirdi. İlk bakışta, hepimizin yaşamından en az 10 yıl çalınmış gibi oldu. Ancak, çalınan  10 yılı yaşanmamış 10 yıl olarak ifade etmek acı gerçeği inkar etmekle eşdeğer. Eğer bu 10 yıl sadece yaşanmamış 10 yıl olsa, sessizce sineye çeker, yaralarımıza tuz basardık. Acı gerçek bunun çok ötesinde. 

 

Franko’nun İspanya’sı, Salazar’ın Portekiz’inde çekilen acılar unutuldu. İspanya ve Portekiz yaklaşık 40 yıl süren bu diktatörlük yıllarını yaşanmamış sayarak yollarına kaldıkları yerden devam edebildiler. Hitler faşizmini yaşamış Almanya, Hitleri kesin şekilde mahkûm ederek faşist dönemin ve savaşın açtığı yaraları sardı ve yoluna çok daha güçlü olarak devam ediyor. Komşumuz Yunanistan, 7 yıl süren Albaylar Cuntası döneminden sonra, darbecileri adil bir şekilde yargılayarak yaralarını sardı.

 

Güzel ülkemiz Türkiye ise, ne darbecileri yargılayabildi, ne darbe döneminde değiştirilen anayasa ve hukuk sistemini geri getirebildi, ne 12 Eylül’ün karanlık yüzünü aydınlatabildi. Tam tersine 12 Eylül sonrası iktidar olanlar, 12 Eylül faşizmini açtığı yoldan ilerleyerek iktidarlarını güçlendirdiler. Siyasi Partiler yasası, seçim yasaları, Üniversiteler Yasası, Sendikalar Yasası, Üniversite ve TRT’nin özerkliği, Senatonun kaldırılması, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası en tipik örneklerdir.

 

Daha önemlisi, Atatürk adını kullanan 12 Eylül darbecilerinin, Cumhuriyet kazanımlarına ve Atatürk devrimlerine indirdiği kalıcı darbelerdir. Bu durumun dünyada eşi benzeri görülmeyen örneği ise ülkemizin kurtarıcısı ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün kişisel ve manevi vasiyetinin yok sayılmasıdır. 

 

12 Eylül öncesinin kanlı ortamını kışkırtıp, sessizce kenarda bekleyen darbeciler, sonraki açıklamalarında darbe ortamının “olgunlaşmasını” beklediklerini açıklayacak kadar pervasız, ABD gizli servis yetkililerinin “bizim oğlanlar başardı” sözünü yalayıp yutacak kadar utanmazdılar.

 

12 Eylül faşist darbe döneminde: 

• 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.

• 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.

• 7 bin kişi için idam cezası istendi.

• 517 kişiye idam cezası verildi. Bu cezaların ellisi uygulandı.

• 30 binden fazla çalışan “sakıncalı” raporu ile işten atıldı.

• TBMM lağvedildi. Tüm siyasi partiler, dernekler kapatıldı. 

• Anayasa Mahkemesi ve sendikalar askıya alındı.

• Yasama, yürütme ve yargı tek kişi elinde toplandı.

• 14 bin kişi yurttaşlıktan atıldı.

• 30 bin kişi mülteci olarak yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

• 300 kişi gözaltında kuşkulu şekilde öldü.

• 171 kişinin işkencede öldüğü belgelendi.

• 3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesi ve 47 hakimin işine son verildi.

• 400 gazeteci için 4 bin yıldan fazla ceza istendi. 3 bin 315 yıl ceza verildi. 

• Cezaevlerinde 299 kişi yaşamını yitirdi.

• 14 kişi açlık grevlerinde öldü. 16 kişi kaçarken, 95 kişi çatışmada vuruldu.

• 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi. 43 kişinin intihar ettiği söylendi.

• Zorunlu din dersi ve siyasal yasaklar getirildi.

• 388 bin kişiye pasaport yasağı getirildi.

Listeye, yasaklamalar, sansür, gazete kapatma, toplatma gibi pek çok çarpıcı rakam daha eklenebilir.

 

Bugün, sabah akşam darbelerden şikayet edenler ve onların siyasal öncüleri, yukarıda sıraladığımız olaylardan çok sınırlı şekilde etkilendiler ya da hiç etkilenmediler. Bu kadrolar 12 Eylül döneminin elverişli koşullarında sinsi şekilde özellikle yargı, polis ve asker içinde örgütlendiler. Sonraki dönemlerde de bugünkü siyasal iktidarın kanatları altında siyasal kadroları elde ederek 15 Temmuz 2016 günü ABD destekli yeni bir darbe girişiminde bulundular.

 

12 Eylül darbesinin “nimetleri” ile iktidara gelip iktidarlarını sürdürenler bu darbenin hesabını sormadıkları sürece darbelere karşı olduklarını söyleyemezler.

 

12 Eylül darbesinin geçmişimizden ve geleceğimizden çaldıkları, bu saatten sonra geri verilse bile, Türk halkından ve ülkemizden çalınan değerler asla geri gelemez.

 

Lütfü Kırayoğlu

 

08.09.2017