As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

YÜKSEK SEÇİM KURULU BAŞKANLIĞINA

 

Bilgi edinme yasası kapsamında aşağıdaki sorularımızın yanıtlanmasını dileriz.

1.     16 Nisan Halk Oylaması için:

a)     Kaç adet filigranlı zarf ve oy pusulası bastırıldı?

b)    Kaç adet zarf ve oy pusulası sandık kurullarına dağıtıldı?

c)     Sandıklarda kullanılmayan kaç adet zarf ve oy pusulası var?

d)    Deponuzda kaç adet zarf ve oy pusulası var?

2.  Suç Duyuruları:

a)     Zarf ve oy pusulalarını talimatlarınıza rağmen görevini yerine getirmeyerek mühürlenmesinde ihmali görülen kaç sandıktaki görevliler hakkında suç duyurusunda bulundunuz?

b)    Suç duyurusunda bulunduğunuz sandık kurulu sayısı, mühürsüz zarf ve oy pusulalarını geçerli sayan kararınızın “seçim sonuçlarını etkileyecek” gerekçesini haklı kılmakta mıdır?

 

 

 

Öner TANIK

Genel Sekreter

 

 

ADD Kurucu Genel Başkanı Prof. Dr. Muammer Aksoy 1917 yılında Antalya’nın İbradı ilçesinde doğdu. Yaşamı boyunca Atatürk Devrim ve İlkelerini savundu. 31 Ocak 1990 tarihinde evinin önünde kurşunlanarak şehit edildi. 2017 yılı Muammer Hocamızın yüzüncü doğum yılı. Hocamızı “Bilim ve Üniversite Özerkliği” konusundaki mücadelesini anlatan bir yazı ile anmak istedim. Ruhu şad olsun.

BİLİM ÖZGÜRLÜĞÜ VE ÜNİVERSİTELERİN ÖZERKLİĞİ MÜCADELESİ

Ülkemizde üniversitelerin gelişmesi Cumhuriyet dönemindeki düzenlemelerle sağlanmıştır.

Örneğin, 1933 yılında yapılan Üniversite reformu ile İstanbul Darülfünunu kaldırılmış, yerine İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. Bu reformda, her ne kadar üniversite özerkliği söz konusu değilse de bu durumu  yeni kurulan cumhuriyet yönetiminin, devrimleri sağlamlaştırma ve özerkliği bu aşamadan sonra getirme çabası olarak anlamak gerekir. Söz konusu reformda, öğretim üyelerinin tanımları (ordinaryüs, profesör, doçent vb.) yapılmış, üniversite genel bütçeye bağlanmış, yapım ve onarımlar için Millî Eğitim Bakanlığına yetki verilmiştir.

Üniversite özerkliğinde en ilerici adım yine Cumhuriyetin devrimci yöneticileri tarafından atılacaktır. 1946 yılında Hasan Âli Yücel’in Millî Eğitim Bakanı iken yapılan üniversite reformu ile 1933 yılında yapılan reform “geçici dönem” olarak adlandırıldı ve fakülteler dâhil olmak üzere özerklik gündeme geldi. Örneğin, Millî Eğitim Bakanının denetimi kaldırıldı.

Ayrıca üniversitelerin mali kaynakları olarak, genel bütçeden verilecek ödenek yanında, harçlar ve ücretler, bağışlar, vasiyetler, döner sermaye gibi gelir kalemleri tanımlandı. Öğrencilerin, kanunlar çerçevesinde dernek kurmalarının yolu açıldı.

Hürriyetleri sağlayacağı söylemiyle iktidara gelen Demokrat Parti iktidarı, 1953 yılında 6185 sayılı yasa ile öğretim üyelerinin siyasetle uğraşmalarını yasakladı; 1954 yılında ise öğretim üyelerinin Millî Eğitim Bakanlığı emrine alınmasını sağlayan 6435 sayılı yasayı çıkararak, üniversite özerkliğini tamamen ortadan kaldırdı.

6435 sayılı yasanın ikinci maddesi aynen şöyleydi: “Üniversitelerin kuruluş kadrolarına dahil bilumum mensupları hakkında, senatonun mütalaası alındıktan sonra, tayinlerindeki usule bakılmaksızın Maarif Vekili tarafından resen tatbik olunur.”

Muammer Aksoy Forum Dergisinde bu iki yasayı hukuken çözümleyen, yorumlayan ve siyaseten Türkiye’ye getireceği zararları anlatan makaleler kaleme aldı. Bu yazılarda Hasan Âli Yücel’in sağlamak istediği çağdaş anlayışa artı yönde katkılar getiriyordu.

Örneğin, 01.10.1955 tarihinde yazdığı “Fikir, İlim ve Öğretim Hürriyeti Üniversite Muhtariyeti (özerkliği)” başlıklı yazısında “Fikir hürriyeti uğrunda asırlarca yapılan mücadeleler neticesinde nihayet anlaşılmıştır ki, fikre tahakküm etmeğe kalkışmak, hataların en büyüğü, haksızlığın en ağırı ve cemiyet için en zararlısıdır. (…) Fikirleri açığa vurmanın kahramanlığa muhtaç olduğu bir yerde ise, hakiki manasıyla bir terakkiyi (gelişmeyi) ve hele batı medeniyetinin üstün seviyesine yükselebilmeyi, ancak mucizelerden beklemek gerekir.

(…)Bir memlekette diktatörlük idaresinin sona ermesi ve üniversite istiklalinin Anayasa ile yahut kanunla teminat altına alınması, genellikle aynı anlara isabet etmektedir.” diyordu.

Yine 15.10.1955 tarihinde yazdığı “İlim Hürriyetini Zedeleyen 6185 Sayılı Kanun Hakkında” başlıklı yazısı, Demokrat Parti iktidarının 1953 yılında çıkardığı 6185 numaralı kanunu eleştiriyordu. Aksoy bu yazısında, konuyla ilgili 1946 yılında çıkarılan kanunun üniversite özerkliğini temin ettiğini belirtiyor, ancak öğretim hocalarına “her türlü siyasi yayın veya beyanlarda bulunmayı yasaklayan” ve ilim hürriyetini kısıtlayan bu kanundan sonra “ilmin vardığı neticeleri tam bir serbestlikle ifade etmek imkânı kalmamıştır” diyerek, üniversite hocalarının görevlerinden alınmaları tehdidi karşısında memleket meselelerini objektif bir surette incelemeye cesaret edemeyeceklerini” belirtiyordu.

Aksoy’a göre üniversite özerkliği, akademisyenlerin bilim özgürlüğüne sahip olması demekti. Üniversite, akademik standartları belirleyebilmeli ve idari alanda özellikle personele ilişkin kararları kendisi alabilmeliydi.

6435 sayılı kanun, üniversite muhtariyetini iki bakımdan da bertaraf etmektedir: Evvela, bir üniversite üyesinin vazifesinde kalıp kalmamasını, Üniversitenin değil de, Vekilin iradesine bağladığından, idari muhtariyet kati surette zedelenmiştir. Diğer taraftan, daha kötü olarak, vekilin salahiyeti hiçbir objektif kıstasa bağlanmayıp keyfe bırakıldığından, akademik ilim hürriyeti imha edilmiştir. Zira bu imkândan siyasi maksatlarla faydalanılacağı meydandadır. Aksi hâlde, hükmün hangi şartlar altında tatbik olunacağı tespit edilirdi.”

Muammer Aksoy bu yazıyı yazdıktan sadece 9 ay sonra haklı çıkacaktı. 1956 yılı Kasım ayında yaşanan Siyasal Bilgiler Fakültesi Olayı, demokratik gelişim sürecimiz açısından bugün hâlâ tazeliğini koruyan ender olaylardandır. Aksoy’un tahmin ettiği üzere DP, bu yasayı siyasi amaçları için kullanacak, senatonun, “hayır” görüşüne rağmen, Millî Eğitim Bakanı aksi yönde ve keyfi kararlar alacaktı.

Siyasal Bilgiler Fakültesi Olayı

3 Kasım 1956 tarihinde, Siyasal Bilgiler Fakültesi açılış töreninde konuşan Dekan Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu, Demokrat Parti yöneticilerini rahatsız eden (!) şu ifadeleri kullandı: “(…)  asla nabza göre şerbet sunan; kötüye, zararlıya fetva veren birer sözde münevver hâline gelmeyelim.”

Bu konuşmadan sonra Demokrat Parti’yi destekleyen kimi gazetelerce konuşma çarpıtıldı. Feyzioğlu aleyhine kamuoyu yaratma çabaları sonuçsuz kalmadı ve bu konuşma nedeniyle Millî Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ahmet Özel imzalı bir yazı ile 6435 sayılı kanun kapsamında üniversite senatosunun görüşü istendi.

27.11.1956 tarihinde toplanan Senato, Bakanlığın yazısını görüştü ve Feyzioğlu hakkında 6435 sayılı kanunun uygulanmasına yer olmadığı yönünde aldığı kararı bakanlığa bildirdi.

Fakat senatonun bu görüşüne rağmen Millî Eğitim Bakanı, ilgili yasa uyarınca Feyzioğlu’nun Bakanlık emrine alındığını, ilgilinin görevinden ayrılma tarihinin bildirilmesini isteyen bir yazıyı rektörlüğe tebliğ etti.

Sadece birkaç saat sonra olay gazetelere yansıdı. Değişik görüşlere sahip kesimlerden, karşı çıkışlar ya da destek açıklamaları yapıldı. Konu ülke gündemine taşındı. Başbakan Adnan Menderes öğretim üyelerini küçümseyerek,“iki tane profesör, üç tane doçentle teşriki mesai ederek, ‘bu memlekette üniversite muhtariyeti yoktur’ diye memleketi içten dıştan kötülerse, buna asla müsaade etmeyeceğiz” diyordu.

Aksoy’un, Menderes’e yanıtı hem sert hem de ironik oldu. Aksoy, küçük hesaplar peşinde koşan, kişisel çıkarları için doğrunun ve gerçeğin yolundan ayrılanları zavallı olarak niteliyordu: “Menderes’in görüşünde de haklı olan bir tarafın bulunduğunu itiraf etmek gerekir: Evet, her meslek ve makamda olduğu gibi, doçent, profesör veya ordinaryüs unvanını elde etmiş şahıslar arasında dahi söz, yazı ve hareketlerini mevki yahut pek daha küçük menfaatler temini veya muhafazası gayesine alet olarak kullanan bedbahtlar, ne yazık ki mevcuttur. Fakat Menderes’in pek iyi bilmesi gerekirdi ki bu zavallılar, iktidarı tenkit edenler arasında değil, ‘Menderes’in selefini olduğu gibi, yakında halefini de alkışlayacak olan ve bugün ise bizzat Menderes’i alkışlamakta bulunan kimseler’ arasında yer almaktadırlar. Onların hedefi, sosyal veya altruist gayeler ve prensipler için mücadele etmek değil, en kısa ve zahmetsiz yoldan menfaatler temin etmektir.”

Muammer Aksoy Gözaltına Alınıyor

Bu arada Muammer Aksoy, daha ortada görevden alma kararı yokken, hatta Senato kararından da önce Son Havadis ve Dünya gazetelerine bir beyanat vererek aşağıdaki açıklamayı yapmıştı:

“Garp medeniyetini benimsemek, fesi çıkarıp şapka giymekle olmaz. Mesele, başı (zihniyeti) düzeltmektir. Garpta profesörlerin neler deyip neler yazabileceğini bir defa olsun inceleyen her şahsın, hadise karşısında “memleket hesabına duyacağı üzüntü” sonsuz olacaktır. Fakat unutmamak lazımdır ki  hürriyetler bedava elde edilemezler.”

Bu demeç üzerine Aksoy, 3 Aralık 1956 akşamı “Vali bey sizinle görüşmek istiyor.” denilerek, Ankara Palas’taki bir toplantıdan eşinin ve arkadaşlarının haberi bile olmadan Emniyet Birinci Şubeye götürüldü ve sabaha kadar sorguya çekildi. Bu işlem, üniversite çevrelerinde bilim ve düşünce özgürlüğüne indirilmiş yeni ve büyük bir darbe olarak karşılandı.

Turhan Feyzioğlu, istifa mektubunun son paragrafında bu olaya da değindi: “Bilhassa ilmi ehliyeti, katıksız idealizmi ve medeni cesareti ile tanınmış bir meslektaşıma, Doç. Dr. Muammer Aksoy’a ve bazı masum öğrencilere reva görülen muameleler ve Üniversitelerin ‘tasfiye’ ve ‘tecziye’sinden bahsedecek kadar ileri giden müdahaleler karşısında teessürüm son haddine vasıl olmuştur.” 

Muammer Aksoy olayı, İktisat Asistanı Şerif Mardin’in istifa mektubunda da yer aldı: “Şimdiye kadar bir insanda gördüğüm ahlaki değerlerin en yükseklerini nefsinde toplayan, basiretin ve faziletin öz timsali telakki ettiğim Doçent Dr. Muammer Aksoy’un, birkaç gün evvel sanki adi bir suçlu imiş gibi Emniyet Müdürlüğüne celbedilerek isticvap edilmesi bu prensip meselesini bütün çıplaklığı ile ortaya atmıştır.”

Görüldüğü gibi, üniversitelerin demokratik ülkelerde olması gereken konuma ulaşması için çok bedeller ödendi. Mustafa Kemal Atatürk ile başlayıp, Hasan Âli Yücel ile devam eden mücadele sürecinde Kemalistler, azımsanmayacak ilerlemeler kaydettiler ve bedeller ödediler.

Muammer Aksoy, bu davanın da yürekli bir neferiydi.

Yüzüncü doğum yılınız kutlu olsun ölümsüz Genel Başkanım!

Kaynakça:

Güneş, T., SBF Hadisesi ve İlim Hürriyeti

Dönemin Forum Dergileri

Bu sayıdaki kapak başlığımızı önerirken bir kez daha fark ettim ki Mustafa Kemal Atatürk’ün yolundan gidenler olarak, içinde bulunduğumuz günlerde, yine tarihin “doğru çizgisinde” ilerlediğimizi görmenin mutluluğunu yaşıyoruz.

Şüphesiz ki bu durum, haklılığın getirdiği bir öz güveni ve mücadele bilincini de aşılıyor bizlere.

Bu mücadeleyi sürdürürken, 14 yıldır “durmak yok, yola devam” diyenlerin hangi yolda olduklarını ve kimlerle yol arkadaşlığı yaptıklarını asla unutmamamız gerekir.

Devleti yönetenlerin aldanma hakları yoktur. Atatürk, eğer kafasındaki ilerici planını, en yakın dostlarının dahi sözlerine bakıp sekteye uğratsaydı, bugün bir vatanımız, cumhuriyetimiz ve dolayısıyla doğduğumuzda elimize kolayca verilen bir kimliğimiz olamazdı. Demek ki aldanan insandan başkomutan olmazmış!

Biz, kamuda liyakat gözetilsin derken, kendimizde olmayan bir şeyi aramıyoruz. O Atatürk ki en yakın arkadaşlarının başarısızlığında dahi gereğini yapmış, onları görevlerinden alabilmiştir. Örneğin, İkinci İnönü Zaferinden sonra toplanan Londra Konferansı’na heyet başkanı olarak giden; ancak “tam bağımsızlık” ilkesine aykırı anlaşmalar yaparak yurda dönen Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey’i derhal görevden almıştır. Atatürk, bu konuyu şu sert sözlerle açıklamıştı: “Millî Hükûmet’in bağlı bulunduğu prensiplerle bu prensiplere bağlı bir Dışişleri Bakanı’nın tuttuğu yol arasındaki uyuşmazlığı açıklamak maalesef mümkün değildir. (Bekir Sami Bey’in) Kanaatinde isabet, iddiasında mantık olmadığına şüphe yoktu.”

Batı Cephesi Komutanı iken, Gediz Muharebesi’nde başarısız olan sınıf arkadaşı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’yı görevden almış, Moskova’ya göndermiştir.

Benzer şekilde, Şeyh Sait İsyanı’nı bastırmakta ağır kalan Fethi Okyar’ı başbakanlıktan almış, yerine İnönü’yü getirmiştir… Örnekler çoğalabilir.

Bizim hiç aldanmamamızın tarihi Cumhuriyet’in ilanından da geriye gitmektedir. 1909 yılına, 31 Mart Ayaklanması’na mercek tutalım. 15 Temmuz darbe girişimi ile arasındaki benzerlikler can alıcıdır:

İki girişim de gericidir. İkisi de emperyalist ülkelerce desteklenmiştir. Ve birinde Derviş Vahdeti, diğerinde Fethullah vardır.

31 Mart Ayaklanması’nı bastıran Hareket Ordusu’nun Kurmay Başkanı Mustafa Kemal, gericiliğin nelere yol açabileceğini İstanbul içlerinde kendi gözleriyle görmüştü. Aklı rehber edinmiş bir adam için, yaşamının bundan sonrasında aldanmak olanaklı mıdır?

Böyle olmadığını önce Şeyh Sait İsyanı’nda, sonra Menemen’de yaşanan ve Kubilay’ın şehit edildiği dinci kalkışmalarda gördük.

Emperyalist ülkeler için uluslaşma sürecini henüz tamamlamamış, yurttaşlık bilincine ve demokratik değerleri tam anlamıyla içselleştirememiş toplumlarda kargaşa çıkarmak her zaman kolay oldu.

1955 yılında patlak veren 6-7 Eylül olaylarından, 1 Mayıs 1977 Taksim Katliamına, Aksoy’ların, Mumcu’ların şehit edilişinden Sivas Madımak Oteli’ndeki faciaya kadar toplumumuz onlarca zorlu dönemeçten geçti.

Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz.” sözüne sarılan tüm yurttaşlarımıza (sadece Atatürkçülere değil) dinsizlik veya din düşmanlığı etiketleri yapıştırıldı. Görüldü ki dine en büyük zararı verenler Atatürkçüler filan değil, IŞİD gibi, FETÖ gibi Amerikan emperyalizminin oyuncağı olan ve din maskesini kullanan teröristlerdir. Laiklik tam da bu nedenle yaşama geçirildi bu ülkede.

Neredeyse yüz yıldır “tam bağımsızlık, laiklik, çağdaşlık, demokrasi” mücadelesi veren Atatürkçüler, bu değerleri bir cemaatin, etnik grubun çıkarları ya da salt bireylerin, şirketlerin serbest rekabeti için istemediler. Küreselleşmeye ve onun yerli iş birlikçilerine karşı “ulus devlet” anlayışının tek çare olduğunu bildikleri için bu mücadeleyi sürdürdüler. Gerçekten,  “Atatürk ve O’nun düşünceleri 1938’de öldü.” diyenler tarihimizde hiçbir zaman 15 Temmuz’daki kadar haksız çıkmamışlardır.

Hiç aldanmamak kolay iş değildir; yolundan sapanlar, dönenler, başka ideolojileri Kemalizm’e yama yapmaya çalışanlar hep olacaktır. Bunlar tarihsel süreçte ideolojik duruşun özünü ve doğrultusunu bozmaz. Ulusal zorunluluklar, daha doğrusu yaşamın gerçekleri, bize tekrar tekrar Kemalizm’in güncelliğini gösteriyor.

Bizlere düşen görev, önümüze ışık tutan Kemalist düşünceyi -tam da haklı olduğu noktada- yeniden bu topraklarda egemen kılacak çalışmaları ara vermeden sürdürmektir.

Son GYK toplantımızdan sonra yayınladığımız sonuç bildirisinde de vurguladığımız gibi, “Atatürkçü Düşünce Derneği, yarıda bıraktırılmış ve yolundan saptırılmış Kemalist Devrimi yeniden başlatmanın mücadelesini bütün kararlılığıyla sürdürecektir.”

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ GENEL YÖNETİM KURULU ÜYELERİNE VE ŞUBE BAŞKANLIKLARINA

Şubelerimizden gelen bilgilere göre, şubelerimizin valilik ve kaymakamlıklar tarafından 15 Temmuz Darbe Girişimi’ni protesto maksadıyla toplantıya çağrıldığı öğrenilmiştir. Buna göre konuyla ilgili olarak aşağıdaki hususlara dikkat edilmesi gerekmektedir.

 

  • Toplantının valilik ya da kaymakamlık tarafından düzenleniyor olması durumunda toplantılara temsilci düzeyinde katılınabilir.
  • Toplantıların siyasi partilerce düzenlenmesi halinde kurumsal olarak katılım sağlanmayacaktır.
  • 15 Temmuz Darbe Girişimi hakkında görüş istenmesi halinde, genel merkezimizce yapılan “Türkiye Muz Cumhuriyeti Olmayacak” başlıklı açıklama esas alınarak ilgililere verilecek ya da okunacaktır.
  • Toplantılar valilik ya da kaymakamlıklarca düzenlense bile siyasi parti gösterisine dönüşmesi halinde bu durum ilgililere bildirildikten sonra toplantılardan ayrılınacaktır.
  • Toplantı sonuçlarının genel merkezimiz ile paylaşılması; belirsizlik durumlarında genel merkezimiz ile görüşüldükten sonra hareket edilmesi gerekmektedir.

 

Gereği için bilgilerinize sunulur.

 

Öner TANIK

Genel Sekreter  

Genel Başkan Tansel Çölaşan, Genel Sekreter  Öner Tanık, Genel Sekreter Yardımcısı Lütfü Kırayoğlu, GYK Üyeleri Gürhan Akdoğan ve Ömer Kaya kampa katıldılar.

Genel Başkan Tansel Çölaşan güncel, siyasal konular hakkında, Genel Sekreter Öner Tanık Atatürkçü Düşünce Derneği ve kurumsal kimliği hakkında gençlerle söyleşi gerçekleştirdiler

Anıt-Kabir’de eşsiz Atatürk’le ilgili anı eşyalarının satıldığı yerden ceket üstüne iğnelenen, büyük boy birkaç Atatürk rozeti aldım. Gene büyük ve aynı biçimde fakat boyna asılabilenlerden İstanbul’un Harbiye yöresinde Askerî Müzeden, çok önceki yıllarda oraya her gidişimde birkaç tane alma alışkanlığındaydım. Sanırım toplam 20-25 tane almış olmalıyım. Biri beyaz ve biri sarı olan ikisi dışında geri kalanlarını kimi genç üniversite öğretim üyelerine, Amerika’da bir dizi konuşma programım sırasında oraya yerleşmiş olan Türklere ve yerine göre şirin küçüklere (“yenilerini Askerî Müzeden nasıl olsa gene alırım” düşüncesiyle) sürekli armağan ettim. Yaklaşık iki yıl önce, müzeye bu amaçla bir daha gittiğimde, orada satış yapan görevli onların yapımının bir emirle durdurulduğunu söyledi. Bende şimdi yalnız iki tane kalışının nedeni budur. 

Bu güzel boyun-bağının yapımının durdurulmasını o zaman TSK’ya yakıştıramadım. Aradan en az bir-buçuk yıl geçtikten ve 15 Temmuz girişimi yer aldıktan sonra, Fethullah Gülen kurgusuyla ülkemiz Silâhlı Kuvvetlerine de yasa-dışı yollardan sokulan, önleri açılan, yükseltilen, general rütbeleri ihsan edilen ve karar konumlarına yapay yollardan getirilen askerlerin de bulunduğunu, bunların içte ve dışta ülke düşmanlarınca ve son aşamada yabancı çıkarları doğrultusunda desteklendiklerine tanık olduk.        

Ancak, Anıt-Kabir’e son gidişimde sözünü ettiğim aynı büyük rozetin bu kez ceket göğsüne iğnelenebilecek biçimde eşlerini görüp dört tane aldım, ceketlerime, paltolarıma taktım. Ben 1932 (ayrıca Gelibolu) doğumluyum, eşsiz Atatürk yıllarını da yaşadım. 10 Kasımdan hemen sonra İstiklâl Madalyası sahibi babamla birlikte, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın Başkomutanı ve T.C. kurucusunun önünden Dolmabahçe Sarayı içinde geçtiğimizi ve onu taşıyan top arabasını görmek için tüm yolların ne denli dolup taştığını bugün gibi anımsıyorum. Babamı ilk (ve son) kez ağlarken orada gördüm. Türkiye’de ağlamayan yoktu. Dolmabahçe’deki büyük bayrağı, çevresindeki meş’aleler ve her birinin dibinde kılıcını çekmiş ve onun nöbetini tutan paşalar bugün gibi gözümün önünde. Yıllar sonra kendi babamı da, annemi de yitirdim. Ama benim  “en büyük acım”, hazırlamakta olduğum anı kitabımda da yazdığım gibi, “10 Kasım 1938” günüdür. Ülkemizin direği sallanmıştı. Çağdaş psikiyatri bilimi buna şimdi “Çadırın Sallanması” (The Shaking of the Tent) diyor. Kişi yaşamında iki türlü “çadır sallanması” var: Biri eve ekmek getiren kişinin ölümü ya da ayrılmasıyla “Aile Çadırı”nın, öteki de böyle bir önderin ömrünün tükenmesiyle “Ulusun Çadırı”nın sallanması.  Ulus çadırının sallandığını ben o küçük yaşta bile duyumsadım. 

Atatürk yılları bize güven, gurur, mutluluk, kararlılık ve başarıya inanç vermiştir. Kızılay’daki parkın adı bile “Güven Parkı”dır. Bir arkadaşımın köylü kökenli babasının her yıl 10 Kasım günü saat tam 9:05’de, çevrede hiç kimse olmadığı zaman da, işi bırakıp “hazır ol” duruşuna geçtiğini yayımladığım bir yazımda anlatmıştım. Ben o benzersiz öndere ilişkin olarak, yurt içinde ve dışında gençlik yıllarımdan bu yana kitap ve makale biçiminde çok yayın yaptım. Amerika’da öğrenciliğim sırasında bile, ulusal günlerde o ülkenin gazetelerinde imzalı yazılarım çıkmıştır. Doğumunun yüzüncü yılı kutlanırken, T.C. devleti beni Hindistan’da ve ABD’de İngilizce ve Rusya ile Romanya’da Rusça konuşmalar yapmak üzere seçip görevlendirmişti. Dört kez de yılın Atatürk ödülünü aldım. 

Bütün bu nedenlerle, ceketlerimin üstünde mutlaka bir büyük Atatürk rozeti vardır. Evimin penceresinden Anıt-Kabir görünür. Yıllardır güneş doğmadan erken kalkıp çalışmaya oturduğumda, ilk işim ışıkları henüz sönmemiş olan Anıt-Kabir’e bakmak ve o günün enerjisini, bir anlama, o bağlantıdan almaktır.

14 Haziran 2017 Çarşamba günü, öğleden sonrasının ilk saatinde Atatürk Düşünce Derneği’nin (ADD) genel merkezinin bulunduğu binanın dördüncü katında Sekreter Tülay Hanım’a bir zarf bıraktım ve yaklaşık 30-40 dakika sonra eve dönmek üzere aşağıya indim.  Ceketimin sol yakasında yukarıda sözünü ettiğim büyücek Atatürk rozeti iğnelenmiş olarak vardı. Bu rozeti sokakta göğsümde görenler en azından tebessüm ederek selâm veriyor, durdurup birkaç güzel söz söyleyen de oluyordu.

Bu kez öyle olmadı. Önce, binaya daha ilk girişimde tanımadığım ama oralarının sanki her konuda sorumlusuymuş gibi davranan ve birileriyle çatışma çıkarma fırsatını kollayan bir kişi dikkatimi çekti. Bambaşka ortamlarda benimle ilgilenenler de çıkmıştır. Ama bunlar Ankara Üniversitesinde 41 yıllık öğretim üyeliğimi, Atatürk ilkelerine bağlılığımı, Ermeni sorununda yurt dışındaki eylemlerimi bilen ya da doğrudan eski öğrencilerim olan kişilerdi. ADD’nin içinde yer aldığı binanın girişindeki bu kişinin bunlardan biri olmadığı ve bir çatışma aradığını izlenimi uyandırıyordu. 

Binadan çıkışımda yanılmadığımı anladım. Kapıya yaklaşmak isterken, bana gereğinden fazla ve birbirilerini tanımayanların asla yapmayacakları biçimde yüzünü bana olağan sayılmayacak biçimde yaklaştırıp gözlerini husumetle dikerek, kendince bir molla, diyanet sözcüsü, onlar adına bir savcı ya da yargıçmış gibi bir tür “sorguya çekip hesap sorma” eylemi başlattı, tehditkâr tavır ve ifadelerle sürdürdü, hareketlerine hakim olamadı, daha doğrusu böyle bir çaba göstermedi, onun yerine bir yıldırma ve kendi bilgisizlik çizgisine beni zorla çekip orada tutma çabası içindeydi ve bu çerçevede ağzından beni oradan kovma biçiminde kötü sözler çıktı, ben kapıdan çıkıp giderken bina içinde hâlâ bağırıyor ve uygunsuz sözcükler kullanıyordu.  Anladığıma göre, hedef dördüncü kattaki ADD kuruluşuydu, göğsümdeki büyük Atatürk rozetiydi ve bu durumda kuşkusuz hem simge, hem de kişi olarak bendim.  

Adını ve orada ne aradığını bilmiyordum. Binayla bir bağlantısı olmadığını, kiralık yeri olan birilerine ara sıra geldiğini, olayı sessiz biçimde gösteren güvenlik kamerası incelendiğinde anlaşıldı. Ne var ki, oraların bir “hâkim-i mutlak”ı gibi tavırlar takınıyordu, sanki kimin girip çıkacağı, nereye gideceği, nasıl giyineceği, kendisiyle nasıl konuşacağı ve “Kur’an kaynaklı bir Tanrı buyruğu” sandığı basit Arapça iki sözcük söylemedikçe “def olup gitmesi” gerektiği düşüncesindeydi ve bütün bunları tehdit dolu ifadelerle dile getiriyordu.

Bu satırları yazarken aradan bir gün geçtiği için, şimdi anımsıyorum ki, bir yıl ya da daha fazla bir süre önce, görünümü, hâli-tavrıyla o (ya da ona çok benzeyen biri) bana 14 Aralık 2017’deki bu saldırgan hareketlerinin bir tür başlangıcını sergilemişti. O zaman da o kişiyi (görevini ve yetkisini çok abartan, basit düşünceli, ama saldırgan yaradılışlı) bir bina sorumlusu sanmıştım. 

Bu seferki kişi sanki kesin olarak yönetici, denetçi ya da sözcü gibi bir bina sorumlusuydu, ayrıca sanki bir din uzmanıydı, artı sanki bir siyaset görevlisiydi; her neyse istediğini başkasına zorla yaptıracak yetki sahibiydi. Bu yetkiyi ya iktidardan, ya kendi anlayışına göre dinden, ya da belki de Atatürk düşmanlığından alıyordu. Eğer nedeni buysa, eşsiz Mustafa Kemâl kendi kurduğu TBMM üyelerini kısa süreli başkomutanlık onayı için ikna etmeye çalışırken, Ankara’da Yunan topçusunun sesleri duyuluyordu. Göğsümdeki rozette simgeleşen önder olmasaydı, Sakarya Zaferi de olmayacak, Meclis başka kente taşınacak, Maltepe yöresinde bana zorbalık sergileyen kişi 2017’de kimbilir nerede olacaktı. Yıllarca “Orta Doğu” konulu bir ders de vermiş olan kişi olarak biliyorum ki, Suudî Arabistan’da “din polisi” diye bir kurumlaşma da var. Namaz vakti evlere telefon edip ahizeyi kaldırıp açanlara “bu saatte namazda olmalıydın” deyip para ya da hapis cezası veriyor, daha kötüsü tek başına araba kullanan kadını “öldürmenin dinen câiz” olduğunu minareden ilân ediyor. İleride Türkiye’yi bu karanlık yollara da sokmayı tasarlayanlar da mı kendilerine ek görevler çıkarıyorlar? 

Söz konusu kişi “bana aleykümüsselâm diyeceksin” diye diretirken, Kur’an’ın da sözünü etti. Ben Kuveyt ve Bahreyn dışında, bütün Arap ülkelerinde, (yani Fas’tan Irak’a ve Somali’ye değin ve daha çok görevle) bulundum. Başka yabancı dillerin yanında, Arapça (ve Farsça) da çalıştım. Arapçaya 1957’de Harvard’da “Konuşulan Şam Arapçası” dersiyle başladım, üç yıl Libya Kültür Merkezindeki kurslara katıldım. Dinler tarihini de, uydurmasını değil, hem temel hem bilimsel kaynaklarıyla oldukça iyi bilirim. Bu konuda çeşitli dillerde yayınlarım var. Bana zorbalık sergileyen kişi “Selâmünaleyküm” ve “Aleykümüsselâm” sözcüklerini Arapça yanlışsız yazabilir mi bilmiyorun, ama ben yazarım. On-bir yaşında yazıldığım Amerikan okulunun (Robert Kolej) kütüphane binasının alt katında bir musluk ve çevresinde Arapça şu yazı vardı: “Ve min el-mai küllü şeyin hay.” Miletoslu Thales’in “her şeyin sudan olduğuna ilişkin sözünün Arapçası. Araplık taslayanlardan kaçı bunu da yanlışsız yazabilir? Ben yazarım. 

Araplık taslayanlardan ve İslâm’ı bildiklerini yayanlardan kaçı Londra Üniversitesinde SOAS’da basit bir sınavdan geçer not alabilir? Ben orada, Cambridge’de ve benzeri üniversitelerde konuşmalara çağırıldım. Özel kitaplığımdan 20.000 cildi dört üniversiteye armağan ettim. Yaklaşık bir o kadar geri kalanı için bir kitaplık dairesi satın almak zorunda kaldım. Oradaki dinler üstüne birkaç yüz kitabım var; Orta Doğu üstüne de birkaç bin. Washington Irving’in (1783-1859) Muhammed’ın yaşamı üstüne yazdığı İngilizce kitabını edinip okuduğumda 15 yaşındaydım. Aynı kitabı 85’ine ulaştığım bu günlerde elime yeniden aldığımda, geçmişin yüzyıllarında bu ünlü Amerikalı yazarın bu bilgileri nasıl topladığına hâlâ imrenerek şaşıyorum. 

Aydınlarımızın dinler tarihini de, en azından bir tarih olayı olarak, ayrıntılı biçimde bilmelerini beklerim. Bunun için de birkaç yabancı dilden yararlanabilmek gerekir. Örneğin, Osmanlı geçmişini daha iyi anlamada bir yararı olur mu diye, Türkçeyle aynı dil ailesinden Macarcaya başlamak için Budapeşte’de bir Yaz dersine de katılmış ve diplomasını da almıştım. “Selâmünaleyküm” deyip zorbalığa girişmekle ne Müslüman olunur, ne de bilgin. İskoç kökenli Sir Walter Scott’un (1771-1832) Ivanhoe adlı romanı ben 13 yaşındayken ders kitaplarımızdan biriydi. Orada da, ders gereği, aynı sözcüklerin Lâtincesini işitip öğremiştik: “Pax vobiscum!” Yanıtı: “Et vobis.” Bunu öğrenmek kişiyi Hıristiyan mı yapar, daha iyi bir insan mı yapmak için yeterli midir? 

Tek Tanrı düşüncesini ilk ortaya atan bir Mısır firavunuydu. İran’da Zerdüştlükte de “Ahora Mazda” var. Musa’nın Tanrısı yalnız Yahudiler içindir. Hıristiyanlığın kitabı kötü yazılmıştır ve çelişkilerle doludur. Yeni Delhi’de aldığım yeni bir anlatım hiç değilse zahmetsiz okunuyor. Çelişkilere gelince, Matthias İncil’ine göre (2:13-29), İsa’nın çocukluğu Mısır’da geçmiş; Luka İncil’ine bakılırsa (2:39),  Nâsira’da. İsa’nın çivilendiği tahtaların üstündeki yazı dört İncil’in dördünde de farklı. Demek ki, öteki dinlerde de iki sözcük söylemekle dindarlık ne başlar, ne de biter. Protestanlık üstüne temel yayınların dizelgesi ciltler tutar. Bruno yakıldı da, Luther nasıl kurtuldu? Çağdaş ruhbilimci Eric Erikson’un kitabını Türkiye’de kaç kişi okudu? Ya da Amerikalı yazarın “İlk Müslüman” ve “Muhammed’den Sonra” konulu iki cildini? Daha önemlisi, Hıristiyanlığın düşünce (felsefe) yönünden eleştirisi var. İlk kitap (1612) Spinoza’nın. Sonrakiler Astruc, de Wette, Wellhausen, Garf. Marksistler içinde Lafargue, Nickolski,  Bauer; Genç Hegelcilerden Strauss ve onları izleyenler…

Kuşku yok ki, İslâm düşüncede, tarihte ve insanın gelişmesinde yeni bir kapı açtı. Önemli özelliği akla ve yan tutmayan salt bilgiye inanmasıyla başlamasıdır. Matematikçi, fizikçi ve mantıkçı El-Kindi (801-873) ilk Arap düşünürü diye bilinir. İranlı El-Razi (865-925) akılcılığa dayalı bilginin üstünlüğünü savundu. Türk kökenli İbn Sina’nın (980-1037) tıp kitabı yüzlerce yıl tüm Avrupa’da tek başvuru kaynağıydı. Endülüslü İbn Rüşd (1126-1198) düşünce ve bilgi ikilisini bağnazlığın baskısından kurtarma peşindeydi. Gene Endülüslü İbn Haldun (1332-1406) tarih felsefesini ilk kez ortaya koydu. Ne var ki, Halife Mütevekkil El-Kindi’yi halkın önünde kırbaçlattı. El-Razi’nin kitapları Emir’in buyruğuyla başında paralandı, bu yüzden kör oldu. İbn Sina öldürmemek için bir kentten ötekine kaçıp durdu. Özbek yazarı Adil Yakubov’un İbn Sina üstüne kitabı okunmalıdır. İbn Rüşt’ün yazdıklarının Arapçaları yok edildi; şimdi yalnız Lâtinceleri ve İbraniceleri var. İbn Haldun İslâm’in en büyük pozitivistiydi; değeri yaşamı boyunca bilinmedi. 

İslâm geçmişinin bağnaz ve yenilikçi, karanlık ve aydınlıkçı, yıkıcı ve yapıcı, yerinde saydırıcı ve ileri taşıyıcı yanları oldu. Kâğıt Çin’den getirilerek İslâm eliyle Avrupa’ya taşındı, ama Yohannes Gutenberg 1448’de basımevini kurdu, Macar kökenli İbrahim Müteferrika İstanbul’da ilk Fransızca kitabı 281 yıllık bir gecikmeden sonra ancak 1729’da basabildi. Kökü El-Gazali’ye (1058-1111) uzanan bu aymazlık Osmanlı’ya ve İslâm’a çok pahalıya patladı. Aynı bağnazlığın içinde öteki Müslümanlar da tutsak kaldılar. Yabancı işgâli, soygun, kölelik, gericiliğin baskısı “Cedid”, yani “Yenicilik” akımını er-geç doğurdu. Kırım’dan Uygurlara değin Terakki, Ayna, Seda, Hurşid, Ümid, Bereket, Gayret, Hürriyet, Yıldız, Vakt ve İrşad gibi gazete ve dergiler türedi, aydınlar içinde Kırım’dan İsmail Gaspıralı, Başkırdistan’dan Ahmet Zeki Velidi, Buhara’dan Abdurrahim Fıtrat, Kazaklar’dan Abay Kunanbay, Karakalpaklar’dan Burdimurad Berdah, Türkmen Avbeztagan Kâtibî, Özbek M. Emin Mirza Mukimî, Tacik Ahmet Daniş ve bu arada Türkiye’den HJindistan’a değin etkili olan Cemâleddin el-Afganî gibi birçok aydın öne çıktı. Bunlardan Yusuf Akçora, Sadri Maksudî, Ahmet Agayev, Zeki Velidi Togan, Ali Hüseyinzade ve başkaları hem toprak ağaları, bağnaz mollalar, tutucu yöneticiler ve hem de Rus baskısıyla Türkiye’ye göçtüler. UNESCO’nun yedi kitaplık “Orta Asya Tarihi” dizisi mutlaka okunmalı.

Koca Orta Asya’yı yakın geçmişte Çarlık Rusya’sı ve Britanya sömürgeciliği zincirlerine bağlayan ve günümüzde de Suudî Arabistan ve Mısır başta olmak üzere, tüm Müslüman dünyasını Amerikan emperyalizminin hizmetine veren gerici tutumun 2017’de yeni saldırılarına mı tanık olmaktayız? Bizden böylesine olayların içinde yer almamış, Türk dünyasına ve İslâm’a büyük zararlar vermiş olan bu gerici saldırıların yeni boy hedefleri olmamız mı kotarılıyor?  Bize yalnızca bunda yerli egemen ve dış güçlerin ne ölçüde payları olduğunu araştırmak mı kalıyor? Geçmişte Mısır’da “Müslüman Kardeşler” denen örgütü Britanya emperyalizmi ile Kral Fuat birlikte kurmadılar mı? IŞİD’in kökeninde ABD desteği olduğu artık bilinmiyor mu? Bizlerin Türklüğümüzden, Cumhuriyeti kuranların Atatürkçülüğünden uzaklaşmamız mı isteniyor? “Heykelcilik sanat değil, puta tapmaktır” safsatası matbaayı 281 yıl geciktiren mollaları akla getirmiyor mu? İslâm dünyası geçmişte lâiklik, Endüstri ve Teknoloji Devrimlerini yakalayamamıştı; günümüzün ileri toplumları bilgisayarları geliştirme, robot askerler yapma ve uzaya açılma çağı içinde hızla ilerliyorlar. Bizden tüm bu engellerin Arapça “selamünelâyküm” sözcüğüyle aşılacağına inanmamız mı bekleniyor? Bu bilgi zavallılığını hoyratça yürütenlerden hesap sorulmayacak mı? Yoksa onların benim gibilerine hakaret etme hakları da mı bugünlerde gündeme sığdırılıyor?  

Prof. Dr. TÜRKKAYA ATAÖV

 

  

 

       

     

 

 Ülke olmadan devlet olmaz. “Toprak;  devletin vazgeçilmesi olanaksız temel unsuru, egemenlik ve bağımsızlığın simgesidir”.  

1071 Malazgirt meydan savaşından itibaren tarihi süreç içerisinde bu topraklar için çok büyük bedeller ödenmiştir ve halen de ödenmektedir. 

“Yüce Atatürk’ün buyurduğu üzere “ ulusumuz çok büyük özveriler ve binlerce şehit vererek kurtuluş savaşını kazanabilmiştir”

Milli kültürümüzde vatan topraklarının canımız kanımız, atalarımızdan bizlere kutsal emanet olarak bırakıldığı algılanmaktadır. Onun içindir ki; vatan evlatları kına yakılarak ve davul zurna ile askere gönderilmekte, “vatan sana canım feda” türküleri ile eğitilmektedir.

Dün Çanakkale’yi geçemeyenler ve Sevr’i gerçekleştiremeyenler emellerine ulaşabilmek için yeni metotlar, hileli ve örtülü yollar deneyebilirler bu hususa dikkat edilmeli ve uyanık olunmalıdır.

Yabancı uyruklu gerçek kişilere ve tüzel kişiliği olan Yabancı  ticaret şirketlerine “mesken bina, tarla ve arazi “ satılmasının amacı ve gerekçesi nedir?

 Bu uygulamada : “Kamu yararı var mıdır”?

Konunun; ön yargıdan uzak, samimiyetle, saydam bir şekilde analiz edilerek, bütün yönleri ile kamuoyunun bilgisine sunulması, bu konudaki kuşkuların giderilmesi ilgililerin ve  aydınların görevi olduğuna inanmaktayım.

Kapsamlı ve çok karmaşık olan bu konu hakkında fazla detaya girmeden özet olarak gerekli  görülen bilgiler aşağıda değerlendirmelerinize arz edilmiştir.

BU KONUDAKİ HUKUKİ MEVZUAT:

Osmanlıda Tüzel kişilere mülkiyet hakkı verilmemiştir.  Gerçek kişilere ise 08.06.1868 tarihli “ Tebaa-I ecnebiye nin emlake mutasarrıf olmaları hakkındaki” kanunla verilmiştir. Bu kanun Osmanlı devletinin ekonomik olarak sıkıntılar döneminde, Avrupa ülkelerinden kredi alabilme için o dönemin konjonktür’ el şartları içerisinde yürürlüğe konulmuş ancak, 1. Dünya savaşına kadar devam etmiştir. (uygulandığına ne kadar taşınmaz satıldığına dair bir kayıt bulunamamıştır) 

T.C.nin kuruluş belgesi olan 23 temmuz 1923 de imzalanan “Lozan barış antlaşması ve antlaşmaya ek “Lozan ikamet ve selâhiyeti adliye mukavelesinde” yabancıların ülkemizde gayrimenkul edinebilmeleri için “tam Karşılıklılık”(tam mütekabiliyet)  ilkesi esas olarak kabul edilmiştir.

18.03.1924 tarih ve 442 sayılı kanunun 87. Maddesi ile de yabancılara köylerde taşınmaz edinimi yasaklanmıştır.

Daha sonra yabancılara taşınmaz edinimi konusunda cumhuriyet dönemindeki ilk yasal düzenleme 22.12.1934 tarih ve 6422 sayılı kanun ile yapılmıştır. Bu kanunun 35. Maddesinde yabancıların gayrimenkul edinimlerinde “tam Karşılıklılık” ilkesi korunmuştur. 36.maddesinde ise yabancıların gayrimenkul edinebilmesi için bazı sınırlamalar getirilmiştir. Örneğin köylerde gayrimenkul edinmeleri yasaklanmış” Köy dışı alanlarda 30 hektar ile sınırlanmış ve miras yolu ile intikali de yasaklanmıştır.

Bu düzenlemeden sonra 21.06.1984 tarih ve 3039 sayılı yasa ile yapılan düzenlemede “Karşılıklılık” ilkesinin hangi ülkelere uygulanacağı konusunda Bakanlar kuruluna yetki verilmesi öngörülmüş ancak bu düzenleme Anayasa mahkemesinin 13.06.1985 tarih 1984/14 esas ve 1985/7karar sayılı kararıyla iptal edilmiştir.

22.04.1986 tarih ve 3278 sayılı yasayla yapılan düzenleme ile;

 Tapu kanununun söz konusu 35. Maddesine:  “Bakanlar kurulunca Milli menfaatler ve milli ekonomide faydalı gördüğü hallerde; “hangi ülkelerin veya hangi ülkelerin uyruğundaki gerçek kişilerin mütekabiliyet şartından müstesna tutulacağı” ibaresi eklenmiştir.                        Bu düzenleme de Anayasa mahkemesince 09.10.1986 tarih ve 1986/18 esas ve 1986/24 karar sayılı kararıyla iptal edilmiştir.

Daha sonra; 03.07.2003 tarih ve 4916 sayılı yasayla (İlgili yasa madde 19) yabancıların taşınım ediniminde yeni düzenlemeler yapılmıştır.

1-) Karşılıklılık kavramı yeni bir tanıma bağlanmıştır şöyle ki: “Yabancı ülkenin taşınmaz edinimdeki kendi vatandaşına tanıdığı hakların T.C. vatandaşına da tanınmış olmasılılık esas alınmıştır.

2-) Yabancı uyruklu gerçek kişiler yanında, yabancı ülke kanunlarına göre kurulmuş tüzel kişiliğe sahip ticari şirketlere de kanuni sınırlara uymak şartı ile taşımaz edinebilmeleri sağlanmıştır.

3-)Tapu kanunun 36. Maddesi yürürlükten kaldırılmıştır. Bu madde hükmü yerine 35. Maddenin 3. Fıkrasına ekleme yapılarak “Yabancı gerçek kişilerin hukuki işlem ve ölüme bağlı tasarruf yoluyla 30 Hektardan fazla taşınmaz edinebilmeleri Bakanlar kurulunun iznine tabi kılınmıştır.

4-) Karşılılık ilkesi gerçekleşmese dahi miras yolu ile intikal eden taşınmazlar miktar kısıtlanmasından muaf tutulmuştur ve paraya çevrilebileceği öngörülmüştür.

5-) 18.03.1934 tarih ve 442 sayılı köy kanununun 87. Maddesi yürürlükten kaldırılarak, yabancı uyrukluların köy sınırları içinde de taşınmaz ediniminin önü açılmıştır.

6-) 35. Madde ile ilk defa yabancı gerçek kişiler lehine sınırlı aynı haklara ilişkin düzenleme yapılmıştır. Bu hususa yönelik uygulamada “karşılıklılık ” şartı aranmamıştır.

Bu kanunla getirilen düzenlemelerde Anayasa Mahkemesinin 14.03.2005 tarih ve 2003/70 esas ve 2005/14 karar sayılı kararıyla iptal edilmiştir.

Daha sonra 29.12.2005 tarih ve 5444 sayılı yasanın 1. Maddesinde aşağıda belirtilen düzenlemeler yapılmıştır.

1-) Karşılıklılık ilkesine uyulması muhafaza edilmiştir. Sınırlı ayni haklar bakımında da  karşılıklılık ilkesi muhafaza edilmiştir. 

2-) Karşılıklılık ilkesinin belirlenmesinde hukuki ve fiili durumun esas alınacağı belirtilmiştir.

3-) Yabancı gerçek kişilerin sadece mesken ve işyeri olarak taşınmaz edinebileceği hükmü getirilmiştir.

4-)  Ülke bazında 2.5 hektar, il bazında binde 5’i geçmemek üzere Bakanlar kuruluna yetki verilmiştir,

Bu düzenleme de Anayasa mahkemesinin 11.04.2007 tarih ve 2006/35 esas ve 2007/48 karar sayılı kararıyla iptal edilmiştir.

Bu aşamaya kadar yapılan kanuni düzenlemeler 4 kez Anayasa mahkemesince tamamen ya da kısmen iptal edilmiştir.  İptal kararlarının gerekçelerinde yüksek mahkemece özetle: 

a-) Lozan barış antlaşmasına ek mukaveledeki “tam karşılıklılık” koşulunun ihlal edildiği, içinin boşaltıldığı yada gevşetildiği,                                                                                                                                                              b-) iktisadi maksatla ülke topraklarının yabancılara devrinin sakıncalı görüldüğü,                                           c-) toprağın devletin vazgeçilmesi olanaksız egemenlik asli ve maddi unsurun, egemenliğin  ve bağımsızlığın simgesi olduğu, ülke devlet otoritesinin geçerli olduğu alanı temsil ettiği,   d-Bakanlar Kuruluna sınırları belirlenmeyen yetkilerin verilmesini yasama yetkisinin devri anlamına geleceği bu durumun kuvvetler ayrılığı ilkesi ile bağdaşmadığı, 

e-) karşılıklılık şartıyla dahi yabancı tüzel kişilerin taşınmaz edinimlerinin sakıncalı görüldüğü, 

f-) Toprak bir kere elden çıktımı geri alınmasının kolay olmadığı,

Saptamalarına yer verilmiştir.                             

Anayasa Mahkemesince peş peşe yapılan iptaller sebebiyle, saptanan hususlar dikkate alınarak 03.07.2008 tarih ve 5782 sayılı yasayla yapılan düzenleme ile 35. Maddede bir kez daha değişiklik yapılarak; “ merkez ilçe ve ilçeler bazında Uygulama imar planları ya da mevzi imar planlarının  %10 nu aşmamak ve en çok 2.5.hektara kadar yabancı gerçek kişilere taşınmaz mal edinimi ve kısmi ayni mal edinme hakkı getirilmiştir” Bu düzenlemede de karşılıklılık ilkesi korunmuştur.

Bu konuda en son ve en kapsamlı düzenleme 03.05.2012 tarih ve 6302 sayılı yasayla yapılmıştır ve halen yürürlükte bulunmaktadır. 

Bu yasaya göre: yabancı uyruklu gerçek kişilere ve yabancı devletlerin kendi mevzuatına göre kurulmuş Tüzel ticari şirketlere taşınmaz edinimdeki esaslar aşağıda belirtilmiştir.

1-) Yabancı uyruklu gerçek kişilere taşınmaz ediniminde ve kısmı ayni mal ediniminde “Karşılıklılık” ilkesine yer verilmemiştir. (kaldırılmıştır)                                                                                            2-) Kanuni sınırlamalara uyulması kaydıyla uluslararası ikili ilişkiler yönünden ve ülke menfaatlerinin gerektirdiği hallerde Bakanlar Kurulu tarafından belirlenen ülkelerin vatandaşı olan gerçek kişilere T.C. de taşınmaz mal ve sınırlı ayni mal edinebilecekleri hükmü getirilmiştir.   Buna göre:                                                                                                                                                            

a-) İlçe bazında uygulama imar planı mevzi imar planı sınırları içerisinde kalan toplam alanın yüz ölçümünün %10 unu aşmama şartı kaldırılarak yerine özel mülkiyete konu olan arazi yüz ölçümünün %10 kadar yabancı uyruklu gerçek kişilere taşınmaz edinme hakkı ve kısmi ayni hak edinebilmesi sağlanmıştır. “Alınacak taşınmaz mesken veya işyeri olarak kullanma şartı kaldırılmıştır.

b-)Ülke bazında30 hektara kadar, yabancı gerçek kişilere( Bakanlar kurulunca 60 hektara çıkarılabilir) taşınmaz mal edinimi ve sınırlı ayni hak edinimi hakkı verilmiştir.

c-) Yabancı uyruklu gerçek kişiler ile yabancı ülkelerde kendi kanunlarına göre kurulan tüzel kişiliğe sahip ticaret şirketlere taşınmaz mal ve sınırlı ayni hak edinimlerini “ülke, kişi, coğrafi alan, bölge, süre, sayı, oran, nitelik yüz ölçüm, miktar belirleme, kısmi ve tamamen durdurma veya yasaklama konularında Bakanlar Kurulu’na yetki verilmiştir.

 

d-)Mesken ve işyeri dışında da taşınmaz edinim hakkı getirilmiştir. Bu suretle tarımsal                 alandaki arazilerde yabancı uyruklu gerçek kişilere taşınmaz edinim hakkı tanınmıştır.

e-) Kendi ülkelerinde kendi kanunlarına göre kurulan tüzel kişiliğe haiz ticaret şirketleri ancak özel kanun hükümleri ile taşınmaz ve sınırlı ayni hak edinebilirler. 

7-)Yabancı uyruklu gerçek kişiler ile yabancı ülkelerde kendi kanunlarına göre kurulan tüzel kişiliğe sahip ticaret şirketlerine satın aldıkları “Üzerinde yapı bulunmayan taşınmazlar” için geliştirdikleri projeyi iki yıl içinde ilgili bakanlığa verecekleri hükme bağlanmıştır. Proje onaylandıktan sonra tapunun beyanlar hanesine kaydedileceği, projenin süresi içerisinde bitirilip, bitirilemediğinin denetleneceği ve takip edileceği, projenin gerçekleşmemesi durumunda azami iki yıl içerisinde tasfiye edileceği ve paraya çevrilerek bedelin hak sahibine ödeneceği kayda bağlanmıştır.

Yabancı uyruklulara taşınmaz edinimi ile ilgili en son yasal düzenlemenin iptali konusunda anayasa mahkemesine açılan iptal davası, Anayasa Mahkemesi Daha evvel 4 defa iptal davasındaki gerekçelerin den dönmüş, Yüce mahkeme iptal talebini  oy çokluğu ile 10.17.2013 tarih ve 2012/75 esas ve 2013/88 kara sayılı kararıyla ret etmiştir. Karara muhalif kalan Sayın üyelerin (5 sayın üye) daha evvelki iptal kararlarındaki iptal gerekçelere dayanarak karara katılmama şerhi koydukları anlaşılmaktadır. Sonuç olarak bu yasanın uygulanmasında her hangi bir yasal mani kalmamıştır.

AVRUPA ÜLKELERİNDE YABANCILARA TAŞINMAZ EDİNİMİNDEKİ UYGULAMALAR.

A.B ülkelerinde de bir kısım kısıtlamalar mevcuttur. Örneğin Danimarka, İrlanda ve Avusturya da; tüzel kişiler ve ticaret şirketlerinin taşınmaz mal ediniminde özel kurallar ve kısıtlamaların mevcut olduğu, yeni üyelerden Estonya, Polonya, Slovakya, Malta ve Macaristan da kendilerine tanınan geçiş dönemi boyunca benzer kısıtlayıcı kurallar mevcuttur. Fransa, Almanya ve Lüksemburg gibi ülkelerin dışında kalan birçok ülkede sınırlamalar tarım alanlarında yoğunlaşmaktadır. Hatta tarım alanlarının yabancıların taşınmaz edinimine acık tutulmaması genel bir ilke olarak benimsenmektedir. Henüz ülkemizin A.B. ne girmeden yabancı uyruklulara taşınmaz edinmesine izin verilmesi büyük eşitsizlik, dengesizlik ve karşılıksız tek taraflı bir ödün niteliğinde ülkemizin aleyhine sonuç verecek bir uygulama olarak değerlendirilmektedir.

ÜLKEMİZDE YABANCILARA NE KADAR TAŞINMAZ SATILMIŞTIR:

Cumhuriyetin kuruluşunda 2003 yılına kadar 80 yıllık cumhuriyet tarihinde yabancılara satılan toprak miktarı toplam 11 milyon m2 dir. 2002 den 2011 kadar 10 yıllık döneme bakıldığında yabancı gerçek kişilere 75.893.700 m2, Yabancı ortaklı ve yabancı sermayeli şirketlere 30.186.277 m2 olmak üzere toplam. 136.186.277 m2 olup bu miktar 80 yılda satılanın 12 katıdır. 2011 yılından sonra TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) bu bilgileri yayınlıyordu artık yayınlamıyor 2015 sonu itibariyle mesken, işyeri, arsa bazında ne kadar yabancı uyruklu gerçek ve tüzel kişilere satış yapıldığı bilgilerine ulaşılamıyor.  

( Yukarıdaki bilgiler Anayasa Mahkemesinin 10.17 3013 kararına ait dava dilekçesinden alınmıştır)

Manisa Milletvekili Erkan Aksoy’un yazılı soru önergesine karşılık olarak : Çevre ve şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktarın açıklamasına göre:  Ülke genelinde 2003-2012 kadar 139.828 kişiye, 153183 adet toplam 137.192.231 m2 taşınmaz mal satıldığı, bunun 126.119.800 m2 sı ana taşınmaz, 11.072.430 m2 ise kat mülkiyeti olduğu cevaben ifade edildiği anlaşılmıştır

2007-2013 Dönemi 9. Kalkınma planında (T.H.G.M.  verilerine göre): 15.05.2005 itibarı ile Ülkemizde 272.511.492 m2 büyüklüğündeki 49.567 taşınmazın 52.818 kişiye satıldığı en fazla mülk edinen ülkelerin Suriye, Lübnan, İngiltere, A.B.D. mısır vatandaşları olduğu kayıtlıdır.

Yukarıda belirtilen bilgilerde farklılıklar olup bu bilgiler genel bir bilgi edinme amacıyla değerlendirilebileceği,  net ve sağlıklı bir değerlendirme yapılabilmesi için: gerçek durumun 2015 sunu itibarı ile ilgili kurumlarca kayıtlarındaki konuyla ilgili bilgilerin kamuoyunun bilgilerine sunulması ile mümkün olabilecektir. Bu itibarla T.K.G.M İle TÜİK kayıtlarının ulaşılabilirliğinin önündeki engellerin kaldırılması gerekmektedir.

Ülke bazında: “Almanya, İngiltere, Rusya, Belçika, Hollanda, İsveç, Danimarka, Suriye, Mısır,   Sudi Arabistan, Küvet, A.B.D., İsrail, Mısır.” Uyruklu yabancıların taşınmaz aldıkları anlaşılmaktadır.

Ülkemizde yoğun olarak taşınmaz satın alınan iller ( bu illerin ilçeleri dahildir ayrıca belirtilmemiştir)  şunlardır; İstanbul, Bursa, Antalya, Muğla, Konya, Trabzon, İzmir, manisa, Harran Bölgesi, Aydın, Denizli ve kısmen diğer iller.)

TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN ARSA ENVANTERİ NE KADARDIR. 

Ülkemizin Gerçek alanı 814.578 km2 olup, iz düşümü ise 780.578 km2 dır. Bu alanın %98.7 kara,  %1.3 su alanlarıdır. Ülke genellikle dağlık, taştık olup, orman fundalık, çorak alanlar çıkıldığında “her türlü tarıma elverişli alan miktarı %6.5 dur. Ancak tarım arazilerimiz erozyon  sebebiyle azalmaktadır.

Ülkemizde Rakamsal olarak yaklaşık  78 milyon hektar arazinin, %27.3 kuru tarım,%5.6 sulu tarım, %3.1 bağ bahçe ve  özel ürün, %27.6 cayır ve mera,%29.8 orman ve fundalıktır. Ekilebilir arazi miktarı yaklaşık 26.6 milyon hektardır.(bu bilgiler 9. Kalkınma planından alınmıştır.)

Görüleceği üzere toprak sabit kalmakta hatta erozyonla azaldığı halde Nüfusumuz artmaktadır. Bu gerçek durum karşısında Toprak ve su kaynaklarımızın korunması ve elden çıkarılmaması aklın ve bilimin gereği olarak yurtsever tüm vatandaşlarımızın önde gelen görevi ve sorumluluğudur.

Asırlardan beri yurdumuz topraklarında gözü olan yabancıların bu emellerine prim verebilecek her türlü oluşumların dikkatle izlenmesi önleyici önlemlerin alınması bir yurtseverlik görevidir. 

 ARZ EDİLEN BİLGİLER IŞIĞINDA KONUNUN SORGULANMASI

1-) 6302 sayılı yasanın amacı olarak ”kanuni sınırlamalara uyulmak kaydıyla, uluslararası ilişkiler ve ülke menfaatlerinin gerektirdiği hallerden” bahsedilmekte ise de; soyut ifadeler ile tapu kanununda değişiklikler sonucu yabancıların toprak edinmesinin kolaylaştırılmasın da kamu ve ülke yararının,  ne şekilde elde edileceği sorgulanmalıdır.

2-) Mesken yahut işyeri ayrımı yapılmaksızın toprak edinilen İlçenin özel mülkiyete tabi toplam alanın %10 oranındaki taşınmazların yabancı gerçek yahut tüzel kişiliğe haiz ticari şirketlere satılması, ülke genelinde 30 hektara kadar (ki Bakanlar kurulu tarafından 60 hektara çıkarabileceği de dikkate alınarak) tarım arazilerinin yabancı gerçek yahut tüzel kişiliğe haiz  Yabancı ticaret şirketlerine satılması gelecek nesillerimiz için risk arz edip etmediği sorgulanmalıdır.

3-)Avrupa birliği ülkelerinde tarım alanlarının korunması amacıyla yasaklamalar söz konusu iken ve henüz Avrupa birliğine tam üye statüsü tanınmadan bu anda karşılıklılık ilkesini tek taraflı olarak kaldırılması önümüzdeki dönemde ülkemiz ve gelecek nesiller için risk arz edip etmediği sorgulanmalıdır.

4-) Taraf olduğumuz Avrupa insan hakları sözleşmesinin ek protokolü 17. Maddesi ile yabancı uyruklu gerçek ve tüzel kişiliğe haiz ticari şirketlerin mülkiyet haklarına saygı duyulacağı hükmü söz konusu iken özellikle proje karşılığı taşınmaz satın alan yabancı şirketlerin projelerini hayata geçirememeleri halinde taşınmazın geri alınabilmesinin mümkün olup, olmadığı tartışılmalıdır.

5-) Ülkemizde taşınmaz edinen gerçek kişiler ve ticaret şirketlerin ait olduğu ülkelerle “siyası, diplomatik yahut askeri anlaşmazlıklar yaşanması halinde bu taşınmazların ve mülkiyet hakkı kazanan yabancıların durumlarının de olacağı? Ulusal ve uluslararası güvenlik konularında ülkemize herhangi bir zafiyet yaratıp, yaratmayacağı irdelenmelidir.

6-) Belki iyi niyetle Avrupa birliği uyum süreci nedeniyle yapılan bu değişikliklerin ortaya çıkarabileceği en önemli sorunun ülkemizde satın alınan taşınmazların yabancı devletlerin stratejik planları doğrultusunda bilinçli olarak ve devletlerin adına hareket eden yabancı gerçek yahut Tüzel kişiliğe haiz ticari şirketlerce alınıp, alınmadığı konusu mutlaka araştırılıp, irdelenmelidir.

7-) Her geçen gün artan nüfus yapımız ve ülkemize sığınan yabancı ülke vatandaşlarının durumu dikkate alınarak, ülkemizin topraklarının sadece % 6.5 nın tarım alanı olması ve bu topraklarında erozyon sebebiyle azalmakta olduğu gerçeği karşısında ülkemizin tarım topraklarının yabancılara satılması uzun vadede ülke menfaatlerine uygun olup, olmadığı nın araştırılması önemli ve şarttır.

  SONUÇ:                                                                                                                                                     Jeopolitik önemi tartışmasız olan ülkemiz topraklarında asırlardır gözü olan yabancıların  Yurdumuzu parçalamak ve paylaşmak amacıyla “ ulusumuza” dayattığı Sevr Antlaşması  güçlü devlet geleneğimiz ve vatandaşlık bilinciyle   “Yüce Atatürk’ün önderliğinde çok büyük özverilerle ve büyük bedeller ödenerek kazandığımız Kurtuluş Savaşı ile” ortadan kaldırılabilmiştir.

Savaş alanında amacına ulaşamayan yabancı devletlere yeniden imkan vermemek adına  topraklarımızın satışının ancak karşılıklılık koşulu ile imkanlı hale getirdiğimizi özelliklede tarım arazilerinin satışını yasakladığımız hatırdan çıkarılmamalıdır.

Global dünya koşullarına uygun hareket etmek amacıyla yapıldığına inanılan yasal değişikliklerin bizden sonraki nesillerimizin geleceği düşünülerek, ufukların ötesinde farklı amaçlar barındıranlar olabileceği de dikkate alınarak Karar merciinde olanlar tarafından  konunun yeniden ele alınması son derece önemlidir.

Unutulmamalıdır ki “Tarihten ders almayanları tarih affetmez” saygılarımla.

                                                                                                         

RAUF BEKİROĞLU

 

İnsanın doğal kökeni üstüne genel kuramının doğruluğunu bilim dünyasının onayladığı Charles Darwin’e ülkemizin yeni ders kitaplarında yer verilmediğini eğitimden sorumlu bakanın açıklamasından öğrenmiş bulunuyoruz. Bu geri adım doğanın gerçeklerine dayalı bilimsel düşünceye kapıları kapamanın en büyük yanlışlarından biridir. 

Kanıtlanmış bilgiden payına düşeni almış herkesin kabullendiği gerçek kısaca şudur: İnsanların ve hayvanların, canlılar olarak, ortak kökleri vardır. Bu bağlantıyı sezen, anlayan, ileri süren ve öğreten Darwin’den önce yaşamış olan çok sayıda düşünür ve bilimci bulunmaktadır. Darwin onların çoğunun varlığından, buluşlarından ve önerilerinden haberliydi. 

Zaten, hiç kimse tüm doğruları kendi başına ve bir anda bulamaz. Bilim onarıla onarıla düzeltilen, yanlışları çizilip çıkarılan, eksikleri tamamlanan, zaman içinde bütünleşen ve durmadan daha ikna edici görünen güzel, ama daha doğrusu aranan bir yapı gibidir. Öte yandan, her şeyin başlangıcı alçak-gönüllü olmaya, bir ‘gecekondu’ görünümü vermeye mahkûmdur. Sonraki eklemeler, her biri azar azar da olsa, insanı “bütün”ü görmeye götürür. 

Darwin de önceki saptamalardan ve yorumlardan yararlanmış, onlara kendi araştırmalarını da ekleyerek bize bir bütün sunmuştur. Bu bütünün de eksiği, hattâ ufak yanlışları da olacaktır. Ama kapsamlı tez doğrudur. Onu eleştirenlerin çoğu Darwin’deki genel doğruları kabul etmişler, en kabadayıları insana geçişin “şu değil bu hayvandan” olduğunu söylemişler, üstelik bu eleştirilerde kendileri yanılanlar olmuştur.

Darwin uzun süren doğa araştırmalarında birçok bulgu, örnek ve kanıt toplayıp ondan bir evrim kuramı çıkararak şu bilimsel sonuca varmıştır: İnsan türü artık var olmayan ama uzun yıllar boyunca evrim yoluyla toprak üstünde iki ayağına dayanarak yürüyen bir tür maymundan gelişmiştir. Başka bir deyişle, insanın ilk atası budur. 

Söz konusu olan maymunların tümü değildir. Öyle olsaydı, bütün maymunlar er-geç insanlaşırdı. O canlı türü “anthropoid”, ya da “insanımsı, insana benzeyen maymun”dur. O da bu duruma durup dururken gelmemiştir. O canlı türü elinde olmayarak uzun bir evrim geçirmiş, değişen koşullara uymuş ve milyonlarca yılı kapsayan bu değişim sürecinde başkalaşmıştır.  İnsanın ortaya bu yoldan çıkmış olduğu tezi bir “var oluş” (ya da anthropogenesis) anlatımıdır ki, “antropoloji” (insanbilim) inceleme ve çalışma alanı da bundan doğmuştur. 

Bu uzun oluşumu yalnız biyoloji (yaşambilim)  ve antropoloji de bütünüyle anlatamaz. Nedeni şu: İnsanın (Homo sapiens) ortaya çıkışı ve gelişiminde “toplum” öğesi de vardır. Öyle ki, birtakım kollara ayrılan insandan farklı ırklar da doğdu. Bu gelişim başka omurgalılarda, örneğin başka maymun türlerinde de görülmez. 

Sonuç olarak, Darwin’in yaptığı kapsamlı bir derleyip toplama, ona kendi buluşlarını da ekleyerek bir bütünlük kazandırmadır. Çağımızda bunun reddi düşünülemez. Darwin’i reddetmeye kalkmak çağlar boyunca üst üste yığılmış düşünceleri, buluşları ve haklı yorumlar birikimini görmezden gelmektir. Bu birikime karşı çıkmak kimsenin –Kilisenin bile- altından kalkabileceği bir yük değildir. 

Bu yazı çerçevesinde kısaca Darwin’in de gözünü açan ilk buluşlara, sonra Darwin’in katkısına, ardından zayıf kalan eleştirilere dönelim. Bu yazının küçük bir kitap boyutundaki bir ölçüde ayrıntılı bir biçimini ayrıca hazırlamaktayım. 

*

Evrim Kuramına Darwin’in katkısı büyük, hattâ çok büyüktür. Ama bu kavramı o başlatmamış, ama zenginleştirmiş, birleştirmiş ve kendi sabırlı incelemelerinin sonuçlarını eklemiştir. Ondan öncekilere aşağıda kısaca bakalım.

Sokrates’den (İ.Ö. 469-399) önceki Yunan düşünürleri insanı daha çok “doğaya bağlı” bir oluşum olarak görüyorlardı. Epikurus için insan doğal bir olaydı. Anaksagoras, Anaksimander ve Empedokles de bu düşüncedeydiler. Özellikle “insan eli”, onlar için, öteki canlılardan farklı olarak kendine yararlı iş yapmakta beceri kazanmış bir beden parçasıydı. Aristoteles ve Hippokrates gibi doğa bilimcileri, giderek insan sağlığına eğilmiş olan kişiler insanla öteki memeliler arasındaki benzerlikler ve başkalaşmalar üstünde durdular. Özellikle Aristoteles insanın ayakta düz yürüyüşünü, beyninin büyüklüğünü, konuşma yeteneğini inceledi. 

Romalı gövdebilimci (anatomist) ilk kez insan ve maymun arasındaki benzerlikler üstünde durdu. Araştırma yöntemleri gelişince, Doğu’da İbn Sina ve (çok sonra) Batı’da Vesalius ve William Harvey insan bedenini incelemeye koyuldular. İbn Sina’nın tıp kitabının Lâtince ve İbranice çevirileri Avrupa’daki sağlık merkezlerinde birkaç yüz yıl tek başvuru kaynağı olurken, insan bedeninin incelenmesi ressam ve heykelcilerin ilgisini çekti. İspanya’dan Müslümanlar ve Yahudiler kovulup Katolik Kilisesinin “Engizisyon” uygulaması her yerde egemen olurken bile, Vanini insanı doğaya bağlıdı, ama yakılarak öldürüldü. 

Ne var ki, Avrupa’nın Yeniden Doğuş (Rönesans) dönemine girişiyle, hayvanlar da incelemeye alındılar. Örneğin, bu anakaraya dışarıdan şempanze getirildi. İngiliz Tyson insanla maymunu karşılaştıran ve benzeyen yanlarını ortaya çıkaran bir çalışma bastırdı. İsveçli Linnaeus “hayvanlar dünyası”nı sınıflayarak onun içine ve en üstüne insanı (Homo) yerleştirdi. Monbotto insanın doğa kökeninin altını çizip kişinin konuşma yeteneğine yöneldi. Doornik açıkça insanın “insana benzeyen maymun”dan geldiğini yazdı. 

On-sekizinci yüzyıla böylece ulaştığımızda, hayvanların da, insanların da tarih boyunca hep şimdi göründükleri gibi oldukları ve değişmedikleri görüşü sarsılmaya başladı. Egemen olmaya başlayan düşünce şuydu: Canlılar değişiyor ve bir evrim geçiriyorlar. Ne sokaktaki, ne de evdeki insan sürekli olarak gördüğümüz gibiydi. Azar azar ama süregelen bir değişme vardı. 

Bu düşünürler zinciri içinde Darwin’i en çok etkileyen Lamarck’dır. “Hayvanbilim Felsefesi” başlıklı kitabında hayvanların da, bitkilerin de bir evrim, yani bir değişim geçirdiklerini savunuyordu. Vardığı bir sonuç da şuydu: Belki kendi de, yani insan da bir tür maymundan evrilip ortaya çıkmıştı. İnsan atası daldan dala atlayarak ormanda yaşamış, ama ağaçlar iklim değişikliklerinden ötürü azalınca yere inip toprağa basmak zorunda kalmış, orada iki ayak üstünde ve dik yürüme (Homo erectus) zorunda kalmış, belkemiği, kasları, ayakları, elleri, parmakları, çene kemiği, dişleri ve beyni ona göre değişmişti. Ayrıca, “sosyalleşmiş”, öteki hayvanlar gibi uzaktan uzağa ses çıkartmakla kalmamış, dili geliştirmişti. Demek ki, biyolojiden başka toplum da bu değişime katkıda bulunmuştu. Üstelik, bu değişim yeni kuşaklara da geçiyordu. Böylece, insanlar için “soya çekim” ve “kalıtım” diye yeni bir gelişme de oluştu.    

*

İngiltere’de doğmuş olan Charles Darwin (1809-1882) gençliğinde “Beagle” adlı bir tekneyle beş yıl dünyayı dolaşarak bitkiler, hayvanlar, yerbilim (jeoloji) ve eskivarlıkbilim (paleontoloji) üstüne notlar, bilgiler ve kanıtlar topladı. Yurttaşı Huxley’nin ve Fransız Broca’nın yazdıklarından da yararlandı. Kimi papazlar dünyanın yaşını 4-5000 yılla sınırlarken, özellikle yerbilimcilerin yazdıkları bu yaşı milyarlarca yıl yukarı çekiyordu. Uzun çalışmaları sonunda hayvan ve bitki türlerinin doğada değiştiğini, hiçbir şeyin eskiden bu yana şimdi gördüğümüz biçimde olmadığını ve değişimin kalıtımla sonraki kuşaklara aktarıldığını saptadı. “Doğal Seçim Yoluyla Türlerin Kökeni Üstüne” (On the Origin of Species by Means of Natural Selection) adlı kitabı bu konuya odaklıdır.  

Darwin’e göre, maymunlar ağaçlarda yaşarken, erkeğin de, dişinin de derileri kıllarla kaplıydı; iki cins de sakallıydılar. Büyük ormanlar azalıp yer yer kaybolunca, “insanımsı maymun” toprağa inmek zorunda kaldı, iki ayağıyla ve ilerisini iyi görecek biçimde dik yürümeyi daha yararlı buldu. Eski ön iki ayağı, yani sonraki kolları ve iki eli böylece serbest kalınca, onu silâh ve kesici alet gibi işine yarayacak araç yapmakta kullanmayı denedi. Yaptıklarını çeşitlendirdi. Artık, canlılar içinde ilk sırayı alıyordu. Yaşamı kolaylaştıran araçları en iyi yapan kişi, o denli becerili olmayandan daha güçlü oluyordu. Zamanla, aralarında eski eşitlik de kalmadı; araç yapma tekelini eline geçirenin egemenliği ağır basınca, eşit olmayan kişiler, derken sınıflar doğmaya başladı. (Günümüzde silâh fabrikatörünün savaş kararlarında bu denli ağır basmasının nedeni budur. Silâhları üreten makinelerin sahibi kendi gibi olamayanları cepheye sürer, savaşa yolladıkları şehit olurken silâh tüccarının kârı ve zenginliği artar.)  

Elini kullanan insan daha ilk adımında doğaya hükmeden canlı olup çıkar. Ama yaşama ilk adımını suda bir hücre olarak atmıştı. İnsan yavrusunun bu başlangıçla bağlantısı ana rahminde suda oluşmasında da görülür. İlk birkaç haftada tüm memelilerde cenin balık özellikleri gösterir. Kuyrukla birlikte biçimi de benzer. Bundan sonrasını geçmişten getirdiğiyle değişen koşullar arasındaki çatışma belirleyecektir. Doğan çocuğun elleri, daldan dala atlayan maymunun ön iki ayağı gibi, kavrayıcı ve güçlüdür. Darwin’e göre, kişi “insanımsı maymun”dan evrilmiştir. Öteki türlerin hiç birinden insan oluşmadı. 

Böylece, Darwin türlerin değişmediği düşüncesine inananlara altından kalkamayacakları ağır bir darbe vurdu. Yaşambilim alanında bir devrim başarmıştı. Başka bir benzetmeyle, kiliselerde papazların başında sanki bir bomba patladı. Orta sınıfın gerici takımı ona kuşkusuz düşman kesildi. Bu bilgisizlerin en bıçkınları bir yandan Darwin’in bitkiler ve hayvanlar için yazdıklarına karşı çıkarken, “doğal seçim”i (kendi çıkarları gereği) insanların kendi aralarındaki rekabete ve savaşıma aktararak bundan “Sosyal Darwinizm” diye yeni bir kavram yarattılar. Amaçları sınırsız kapitalizmin sömürüsünü haklı çıkarmaktı. (Bu konuda ufak bir kitap düşünmekte olduğumdan ve ayrıca bu yazımın başlığındaki “İnsanın Kökeni” kavramıyla doğrudan ilgisi bulunmadığından, Sosyal Darwinizm tartışmasını burada kesiyorum.)

*

Modern biyoloji Darwin’i doğruluyor. Eleştiri yöneltenlerin önemli bölümü genel kuramı kabullenip kimi ayrıntıda ayrılırlar. Alfred Wallace gibi birkaçı kilise öğretisiyle Darwin’i bağdaştırma çabasındadır. Sömüren zümre yasa-dışı eylemlerini sürdürebilmek için kilise öğretisini yaşatmak ve onu imdadına çağırmak zorundadır. Örneğin, ABD’de kimi okullarda Darwin gereği gibi okutulmaz.  

Wood Jones gibi kimileri hayvandan insana geçişi farklı bir tarih dönemine ve anthropoid olmayan başka bir hayvana bağlar. Florentino Ameghino hayvandan insana geçişi “Amerikan maymunu” ile yapar. Henry Osborn’a göre, evrimle geçişi zaten Hıristiyan Tanrısı istemiştir. Papaz dünyasının onaylamak istediği görüş budur. Franz Weidenreich insanın atalarının dev boyutlu canlılar olduğu inancındadır. Ancak, kazılar ve bulunan iskeletler bunu doğrulamıyor. 

Görüldüğü gibi, Darwin’in Evrim Kuramı ciddiye alınması gereken ve genelde ciddiye alınan bilimsel bir anlatımdır. İnsanın ortaya çıkışı sorusuna biyoloji dışındaki bilim dallarının da yardımıyla yeni, düşündürücü ve içinde gerçeklik ışıkları gözleri kamaştıran bütüncül bir katkıdır. İlerideki yıllarda buna eklemeler de yapılabilir. Her ekleme bizi gerçeğe daha yakınlaştıracaktır. Bilimsel doğrular ancak böyle gelişir. 

Bu satırların yazarı olan ben Charles Darwin’in adını ve Evrim Kuramı (The Theory of Evolution) kavramını Robert Kolej’e bağlı Orta Kısmının daha Birinci Sınıfında Oxford ve Belgrat Üniversitelerinden yaşambilim alanında çift doktoralı Dr. Philip Ullyott’an sınıfta birkaç kez işitmiş ve onun anlatımını dinlemiştim. Kendi ilgi alanım Uluslararası İlişkiler olmakla birlikte,  bu konuyla, başka birçok konuyla olduğu gibi, ilgilenmeyi sürdürdüm. Aynı bilginin başka Türk çocuklarından esirgenmesini doğru bulmuyorum.