As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

YÜKSEK SEÇİM KURULU BAŞKANLIĞINA

 

Bilgi edinme yasası kapsamında aşağıdaki sorularımızın yanıtlanmasını dileriz.

1.     16 Nisan Halk Oylaması için:

a)     Kaç adet filigranlı zarf ve oy pusulası bastırıldı?

b)    Kaç adet zarf ve oy pusulası sandık kurullarına dağıtıldı?

c)     Sandıklarda kullanılmayan kaç adet zarf ve oy pusulası var?

d)    Deponuzda kaç adet zarf ve oy pusulası var?

2.  Suç Duyuruları:

a)     Zarf ve oy pusulalarını talimatlarınıza rağmen görevini yerine getirmeyerek mühürlenmesinde ihmali görülen kaç sandıktaki görevliler hakkında suç duyurusunda bulundunuz?

b)    Suç duyurusunda bulunduğunuz sandık kurulu sayısı, mühürsüz zarf ve oy pusulalarını geçerli sayan kararınızın “seçim sonuçlarını etkileyecek” gerekçesini haklı kılmakta mıdır?

 

 

 

Öner TANIK

Genel Sekreter

 

 

ADD Kurucu Genel Başkanı Prof. Dr. Muammer Aksoy 1917 yılında Antalya’nın İbradı ilçesinde doğdu. Yaşamı boyunca Atatürk Devrim ve İlkelerini savundu. 31 Ocak 1990 tarihinde evinin önünde kurşunlanarak şehit edildi. 2017 yılı Muammer Hocamızın yüzüncü doğum yılı. Hocamızı “Bilim ve Üniversite Özerkliği” konusundaki mücadelesini anlatan bir yazı ile anmak istedim. Ruhu şad olsun.

BİLİM ÖZGÜRLÜĞÜ VE ÜNİVERSİTELERİN ÖZERKLİĞİ MÜCADELESİ

Ülkemizde üniversitelerin gelişmesi Cumhuriyet dönemindeki düzenlemelerle sağlanmıştır.

Örneğin, 1933 yılında yapılan Üniversite reformu ile İstanbul Darülfünunu kaldırılmış, yerine İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. Bu reformda, her ne kadar üniversite özerkliği söz konusu değilse de bu durumu  yeni kurulan cumhuriyet yönetiminin, devrimleri sağlamlaştırma ve özerkliği bu aşamadan sonra getirme çabası olarak anlamak gerekir. Söz konusu reformda, öğretim üyelerinin tanımları (ordinaryüs, profesör, doçent vb.) yapılmış, üniversite genel bütçeye bağlanmış, yapım ve onarımlar için Millî Eğitim Bakanlığına yetki verilmiştir.

Üniversite özerkliğinde en ilerici adım yine Cumhuriyetin devrimci yöneticileri tarafından atılacaktır. 1946 yılında Hasan Âli Yücel’in Millî Eğitim Bakanı iken yapılan üniversite reformu ile 1933 yılında yapılan reform “geçici dönem” olarak adlandırıldı ve fakülteler dâhil olmak üzere özerklik gündeme geldi. Örneğin, Millî Eğitim Bakanının denetimi kaldırıldı.

Ayrıca üniversitelerin mali kaynakları olarak, genel bütçeden verilecek ödenek yanında, harçlar ve ücretler, bağışlar, vasiyetler, döner sermaye gibi gelir kalemleri tanımlandı. Öğrencilerin, kanunlar çerçevesinde dernek kurmalarının yolu açıldı.

Hürriyetleri sağlayacağı söylemiyle iktidara gelen Demokrat Parti iktidarı, 1953 yılında 6185 sayılı yasa ile öğretim üyelerinin siyasetle uğraşmalarını yasakladı; 1954 yılında ise öğretim üyelerinin Millî Eğitim Bakanlığı emrine alınmasını sağlayan 6435 sayılı yasayı çıkararak, üniversite özerkliğini tamamen ortadan kaldırdı.

6435 sayılı yasanın ikinci maddesi aynen şöyleydi: “Üniversitelerin kuruluş kadrolarına dahil bilumum mensupları hakkında, senatonun mütalaası alındıktan sonra, tayinlerindeki usule bakılmaksızın Maarif Vekili tarafından resen tatbik olunur.”

Muammer Aksoy Forum Dergisinde bu iki yasayı hukuken çözümleyen, yorumlayan ve siyaseten Türkiye’ye getireceği zararları anlatan makaleler kaleme aldı. Bu yazılarda Hasan Âli Yücel’in sağlamak istediği çağdaş anlayışa artı yönde katkılar getiriyordu.

Örneğin, 01.10.1955 tarihinde yazdığı “Fikir, İlim ve Öğretim Hürriyeti Üniversite Muhtariyeti (özerkliği)” başlıklı yazısında “Fikir hürriyeti uğrunda asırlarca yapılan mücadeleler neticesinde nihayet anlaşılmıştır ki, fikre tahakküm etmeğe kalkışmak, hataların en büyüğü, haksızlığın en ağırı ve cemiyet için en zararlısıdır. (…) Fikirleri açığa vurmanın kahramanlığa muhtaç olduğu bir yerde ise, hakiki manasıyla bir terakkiyi (gelişmeyi) ve hele batı medeniyetinin üstün seviyesine yükselebilmeyi, ancak mucizelerden beklemek gerekir.

(…)Bir memlekette diktatörlük idaresinin sona ermesi ve üniversite istiklalinin Anayasa ile yahut kanunla teminat altına alınması, genellikle aynı anlara isabet etmektedir.” diyordu.

Yine 15.10.1955 tarihinde yazdığı “İlim Hürriyetini Zedeleyen 6185 Sayılı Kanun Hakkında” başlıklı yazısı, Demokrat Parti iktidarının 1953 yılında çıkardığı 6185 numaralı kanunu eleştiriyordu. Aksoy bu yazısında, konuyla ilgili 1946 yılında çıkarılan kanunun üniversite özerkliğini temin ettiğini belirtiyor, ancak öğretim hocalarına “her türlü siyasi yayın veya beyanlarda bulunmayı yasaklayan” ve ilim hürriyetini kısıtlayan bu kanundan sonra “ilmin vardığı neticeleri tam bir serbestlikle ifade etmek imkânı kalmamıştır” diyerek, üniversite hocalarının görevlerinden alınmaları tehdidi karşısında memleket meselelerini objektif bir surette incelemeye cesaret edemeyeceklerini” belirtiyordu.

Aksoy’a göre üniversite özerkliği, akademisyenlerin bilim özgürlüğüne sahip olması demekti. Üniversite, akademik standartları belirleyebilmeli ve idari alanda özellikle personele ilişkin kararları kendisi alabilmeliydi.

6435 sayılı kanun, üniversite muhtariyetini iki bakımdan da bertaraf etmektedir: Evvela, bir üniversite üyesinin vazifesinde kalıp kalmamasını, Üniversitenin değil de, Vekilin iradesine bağladığından, idari muhtariyet kati surette zedelenmiştir. Diğer taraftan, daha kötü olarak, vekilin salahiyeti hiçbir objektif kıstasa bağlanmayıp keyfe bırakıldığından, akademik ilim hürriyeti imha edilmiştir. Zira bu imkândan siyasi maksatlarla faydalanılacağı meydandadır. Aksi hâlde, hükmün hangi şartlar altında tatbik olunacağı tespit edilirdi.”

Muammer Aksoy bu yazıyı yazdıktan sadece 9 ay sonra haklı çıkacaktı. 1956 yılı Kasım ayında yaşanan Siyasal Bilgiler Fakültesi Olayı, demokratik gelişim sürecimiz açısından bugün hâlâ tazeliğini koruyan ender olaylardandır. Aksoy’un tahmin ettiği üzere DP, bu yasayı siyasi amaçları için kullanacak, senatonun, “hayır” görüşüne rağmen, Millî Eğitim Bakanı aksi yönde ve keyfi kararlar alacaktı.

Siyasal Bilgiler Fakültesi Olayı

3 Kasım 1956 tarihinde, Siyasal Bilgiler Fakültesi açılış töreninde konuşan Dekan Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu, Demokrat Parti yöneticilerini rahatsız eden (!) şu ifadeleri kullandı: “(…)  asla nabza göre şerbet sunan; kötüye, zararlıya fetva veren birer sözde münevver hâline gelmeyelim.”

Bu konuşmadan sonra Demokrat Parti’yi destekleyen kimi gazetelerce konuşma çarpıtıldı. Feyzioğlu aleyhine kamuoyu yaratma çabaları sonuçsuz kalmadı ve bu konuşma nedeniyle Millî Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ahmet Özel imzalı bir yazı ile 6435 sayılı kanun kapsamında üniversite senatosunun görüşü istendi.

27.11.1956 tarihinde toplanan Senato, Bakanlığın yazısını görüştü ve Feyzioğlu hakkında 6435 sayılı kanunun uygulanmasına yer olmadığı yönünde aldığı kararı bakanlığa bildirdi.

Fakat senatonun bu görüşüne rağmen Millî Eğitim Bakanı, ilgili yasa uyarınca Feyzioğlu’nun Bakanlık emrine alındığını, ilgilinin görevinden ayrılma tarihinin bildirilmesini isteyen bir yazıyı rektörlüğe tebliğ etti.

Sadece birkaç saat sonra olay gazetelere yansıdı. Değişik görüşlere sahip kesimlerden, karşı çıkışlar ya da destek açıklamaları yapıldı. Konu ülke gündemine taşındı. Başbakan Adnan Menderes öğretim üyelerini küçümseyerek,“iki tane profesör, üç tane doçentle teşriki mesai ederek, ‘bu memlekette üniversite muhtariyeti yoktur’ diye memleketi içten dıştan kötülerse, buna asla müsaade etmeyeceğiz” diyordu.

Aksoy’un, Menderes’e yanıtı hem sert hem de ironik oldu. Aksoy, küçük hesaplar peşinde koşan, kişisel çıkarları için doğrunun ve gerçeğin yolundan ayrılanları zavallı olarak niteliyordu: “Menderes’in görüşünde de haklı olan bir tarafın bulunduğunu itiraf etmek gerekir: Evet, her meslek ve makamda olduğu gibi, doçent, profesör veya ordinaryüs unvanını elde etmiş şahıslar arasında dahi söz, yazı ve hareketlerini mevki yahut pek daha küçük menfaatler temini veya muhafazası gayesine alet olarak kullanan bedbahtlar, ne yazık ki mevcuttur. Fakat Menderes’in pek iyi bilmesi gerekirdi ki bu zavallılar, iktidarı tenkit edenler arasında değil, ‘Menderes’in selefini olduğu gibi, yakında halefini de alkışlayacak olan ve bugün ise bizzat Menderes’i alkışlamakta bulunan kimseler’ arasında yer almaktadırlar. Onların hedefi, sosyal veya altruist gayeler ve prensipler için mücadele etmek değil, en kısa ve zahmetsiz yoldan menfaatler temin etmektir.”

Muammer Aksoy Gözaltına Alınıyor

Bu arada Muammer Aksoy, daha ortada görevden alma kararı yokken, hatta Senato kararından da önce Son Havadis ve Dünya gazetelerine bir beyanat vererek aşağıdaki açıklamayı yapmıştı:

“Garp medeniyetini benimsemek, fesi çıkarıp şapka giymekle olmaz. Mesele, başı (zihniyeti) düzeltmektir. Garpta profesörlerin neler deyip neler yazabileceğini bir defa olsun inceleyen her şahsın, hadise karşısında “memleket hesabına duyacağı üzüntü” sonsuz olacaktır. Fakat unutmamak lazımdır ki  hürriyetler bedava elde edilemezler.”

Bu demeç üzerine Aksoy, 3 Aralık 1956 akşamı “Vali bey sizinle görüşmek istiyor.” denilerek, Ankara Palas’taki bir toplantıdan eşinin ve arkadaşlarının haberi bile olmadan Emniyet Birinci Şubeye götürüldü ve sabaha kadar sorguya çekildi. Bu işlem, üniversite çevrelerinde bilim ve düşünce özgürlüğüne indirilmiş yeni ve büyük bir darbe olarak karşılandı.

Turhan Feyzioğlu, istifa mektubunun son paragrafında bu olaya da değindi: “Bilhassa ilmi ehliyeti, katıksız idealizmi ve medeni cesareti ile tanınmış bir meslektaşıma, Doç. Dr. Muammer Aksoy’a ve bazı masum öğrencilere reva görülen muameleler ve Üniversitelerin ‘tasfiye’ ve ‘tecziye’sinden bahsedecek kadar ileri giden müdahaleler karşısında teessürüm son haddine vasıl olmuştur.” 

Muammer Aksoy olayı, İktisat Asistanı Şerif Mardin’in istifa mektubunda da yer aldı: “Şimdiye kadar bir insanda gördüğüm ahlaki değerlerin en yükseklerini nefsinde toplayan, basiretin ve faziletin öz timsali telakki ettiğim Doçent Dr. Muammer Aksoy’un, birkaç gün evvel sanki adi bir suçlu imiş gibi Emniyet Müdürlüğüne celbedilerek isticvap edilmesi bu prensip meselesini bütün çıplaklığı ile ortaya atmıştır.”

Görüldüğü gibi, üniversitelerin demokratik ülkelerde olması gereken konuma ulaşması için çok bedeller ödendi. Mustafa Kemal Atatürk ile başlayıp, Hasan Âli Yücel ile devam eden mücadele sürecinde Kemalistler, azımsanmayacak ilerlemeler kaydettiler ve bedeller ödediler.

Muammer Aksoy, bu davanın da yürekli bir neferiydi.

Yüzüncü doğum yılınız kutlu olsun ölümsüz Genel Başkanım!

Kaynakça:

Güneş, T., SBF Hadisesi ve İlim Hürriyeti

Dönemin Forum Dergileri

Bu sayıdaki kapak başlığımızı önerirken bir kez daha fark ettim ki Mustafa Kemal Atatürk’ün yolundan gidenler olarak, içinde bulunduğumuz günlerde, yine tarihin “doğru çizgisinde” ilerlediğimizi görmenin mutluluğunu yaşıyoruz.

Şüphesiz ki bu durum, haklılığın getirdiği bir öz güveni ve mücadele bilincini de aşılıyor bizlere.

Bu mücadeleyi sürdürürken, 14 yıldır “durmak yok, yola devam” diyenlerin hangi yolda olduklarını ve kimlerle yol arkadaşlığı yaptıklarını asla unutmamamız gerekir.

Devleti yönetenlerin aldanma hakları yoktur. Atatürk, eğer kafasındaki ilerici planını, en yakın dostlarının dahi sözlerine bakıp sekteye uğratsaydı, bugün bir vatanımız, cumhuriyetimiz ve dolayısıyla doğduğumuzda elimize kolayca verilen bir kimliğimiz olamazdı. Demek ki aldanan insandan başkomutan olmazmış!

Biz, kamuda liyakat gözetilsin derken, kendimizde olmayan bir şeyi aramıyoruz. O Atatürk ki en yakın arkadaşlarının başarısızlığında dahi gereğini yapmış, onları görevlerinden alabilmiştir. Örneğin, İkinci İnönü Zaferinden sonra toplanan Londra Konferansı’na heyet başkanı olarak giden; ancak “tam bağımsızlık” ilkesine aykırı anlaşmalar yaparak yurda dönen Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey’i derhal görevden almıştır. Atatürk, bu konuyu şu sert sözlerle açıklamıştı: “Millî Hükûmet’in bağlı bulunduğu prensiplerle bu prensiplere bağlı bir Dışişleri Bakanı’nın tuttuğu yol arasındaki uyuşmazlığı açıklamak maalesef mümkün değildir. (Bekir Sami Bey’in) Kanaatinde isabet, iddiasında mantık olmadığına şüphe yoktu.”

Batı Cephesi Komutanı iken, Gediz Muharebesi’nde başarısız olan sınıf arkadaşı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’yı görevden almış, Moskova’ya göndermiştir.

Benzer şekilde, Şeyh Sait İsyanı’nı bastırmakta ağır kalan Fethi Okyar’ı başbakanlıktan almış, yerine İnönü’yü getirmiştir… Örnekler çoğalabilir.

Bizim hiç aldanmamamızın tarihi Cumhuriyet’in ilanından da geriye gitmektedir. 1909 yılına, 31 Mart Ayaklanması’na mercek tutalım. 15 Temmuz darbe girişimi ile arasındaki benzerlikler can alıcıdır:

İki girişim de gericidir. İkisi de emperyalist ülkelerce desteklenmiştir. Ve birinde Derviş Vahdeti, diğerinde Fethullah vardır.

31 Mart Ayaklanması’nı bastıran Hareket Ordusu’nun Kurmay Başkanı Mustafa Kemal, gericiliğin nelere yol açabileceğini İstanbul içlerinde kendi gözleriyle görmüştü. Aklı rehber edinmiş bir adam için, yaşamının bundan sonrasında aldanmak olanaklı mıdır?

Böyle olmadığını önce Şeyh Sait İsyanı’nda, sonra Menemen’de yaşanan ve Kubilay’ın şehit edildiği dinci kalkışmalarda gördük.

Emperyalist ülkeler için uluslaşma sürecini henüz tamamlamamış, yurttaşlık bilincine ve demokratik değerleri tam anlamıyla içselleştirememiş toplumlarda kargaşa çıkarmak her zaman kolay oldu.

1955 yılında patlak veren 6-7 Eylül olaylarından, 1 Mayıs 1977 Taksim Katliamına, Aksoy’ların, Mumcu’ların şehit edilişinden Sivas Madımak Oteli’ndeki faciaya kadar toplumumuz onlarca zorlu dönemeçten geçti.

Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz.” sözüne sarılan tüm yurttaşlarımıza (sadece Atatürkçülere değil) dinsizlik veya din düşmanlığı etiketleri yapıştırıldı. Görüldü ki dine en büyük zararı verenler Atatürkçüler filan değil, IŞİD gibi, FETÖ gibi Amerikan emperyalizminin oyuncağı olan ve din maskesini kullanan teröristlerdir. Laiklik tam da bu nedenle yaşama geçirildi bu ülkede.

Neredeyse yüz yıldır “tam bağımsızlık, laiklik, çağdaşlık, demokrasi” mücadelesi veren Atatürkçüler, bu değerleri bir cemaatin, etnik grubun çıkarları ya da salt bireylerin, şirketlerin serbest rekabeti için istemediler. Küreselleşmeye ve onun yerli iş birlikçilerine karşı “ulus devlet” anlayışının tek çare olduğunu bildikleri için bu mücadeleyi sürdürdüler. Gerçekten,  “Atatürk ve O’nun düşünceleri 1938’de öldü.” diyenler tarihimizde hiçbir zaman 15 Temmuz’daki kadar haksız çıkmamışlardır.

Hiç aldanmamak kolay iş değildir; yolundan sapanlar, dönenler, başka ideolojileri Kemalizm’e yama yapmaya çalışanlar hep olacaktır. Bunlar tarihsel süreçte ideolojik duruşun özünü ve doğrultusunu bozmaz. Ulusal zorunluluklar, daha doğrusu yaşamın gerçekleri, bize tekrar tekrar Kemalizm’in güncelliğini gösteriyor.

Bizlere düşen görev, önümüze ışık tutan Kemalist düşünceyi -tam da haklı olduğu noktada- yeniden bu topraklarda egemen kılacak çalışmaları ara vermeden sürdürmektir.

Son GYK toplantımızdan sonra yayınladığımız sonuç bildirisinde de vurguladığımız gibi, “Atatürkçü Düşünce Derneği, yarıda bıraktırılmış ve yolundan saptırılmış Kemalist Devrimi yeniden başlatmanın mücadelesini bütün kararlılığıyla sürdürecektir.”

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ GENEL YÖNETİM KURULU ÜYELERİNE VE ŞUBE BAŞKANLIKLARINA

Şubelerimizden gelen bilgilere göre, şubelerimizin valilik ve kaymakamlıklar tarafından 15 Temmuz Darbe Girişimi’ni protesto maksadıyla toplantıya çağrıldığı öğrenilmiştir. Buna göre konuyla ilgili olarak aşağıdaki hususlara dikkat edilmesi gerekmektedir.

 

  • Toplantının valilik ya da kaymakamlık tarafından düzenleniyor olması durumunda toplantılara temsilci düzeyinde katılınabilir.
  • Toplantıların siyasi partilerce düzenlenmesi halinde kurumsal olarak katılım sağlanmayacaktır.
  • 15 Temmuz Darbe Girişimi hakkında görüş istenmesi halinde, genel merkezimizce yapılan “Türkiye Muz Cumhuriyeti Olmayacak” başlıklı açıklama esas alınarak ilgililere verilecek ya da okunacaktır.
  • Toplantılar valilik ya da kaymakamlıklarca düzenlense bile siyasi parti gösterisine dönüşmesi halinde bu durum ilgililere bildirildikten sonra toplantılardan ayrılınacaktır.
  • Toplantı sonuçlarının genel merkezimiz ile paylaşılması; belirsizlik durumlarında genel merkezimiz ile görüşüldükten sonra hareket edilmesi gerekmektedir.

 

Gereği için bilgilerinize sunulur.

 

Öner TANIK

Genel Sekreter