As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

Prof. Dr. Mahmut ADEM: ÖĞRETİM BİRLİĞİ

MAKALELER

ÖĞRETİM   BİRLİĞİ BUGÜN NEDEN  DAHA ZORUNLUDUR?

                                                                          Prof. Dr. Mahmut ADEM*

         3 Mart 2018, Devrim Yasalarının TBMM’de kabul edilmesinin 94. yıldönümüdür. Kurtuluş savaşı sonrası Türkiye’nin hedefi, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak ve geçmektir. Bu hedefe ulaşmak için yapılan ilk ve en büyük devrim cumhuriyetin ilanıdır. Yeterli mi? Nasıl bir cumhuriyet? Laik cumhuriyet. İşte 3 Mart 1924 tarihli devrim yasaları ile, laik rejimin önündeki en önemli engellerin kaldırılması amaçlanmıştır. Bu devrim yasaları şunlardır:  

            1.429 sayılı Şer’iye ve Evkaf (Din ve Vakıflar) ve Erkan-ı Harbiye (Genel Kurmay)  bakanlıklarının kaldırılmasına dair kanun.    

            2. 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) kanunu. 

            3.431 sayılı Halifeliğin Kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanının Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışına çıkartılması dair kanunu.

            Atatürk’e göre “Devrim, mevcut kurumları zorla değiştirmek demektir. Türk ulusunu son yüzyılda geri bırakmış olan kurumları yıkarak, yerlerine ulusun en yüksek uygarlık gereklerine göre ilerlemesini sağlayacak yeni kurumları koymuş olmaktır”. Öğretim Birliği Yasası Anayasanın 174. Maddesine göre korunacak devrim yasalarının ilkidir. 174. Madde: “Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik niteliğini koruma amacını güden aşağıdaki inkılap kanunlarının, anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz”. Hukukçu Bülent Serim, korunacak devrim yasalarının bağlayıcılığını şöyle belirtmiştir: “174. Madde, devrim yasalarını yalnız korumakla kalmamış, aynı zamanda bu yasalara anayasal bir nitelik kazandırmıştır[1]. Bugün uygulanmıyor. O zaman Öğretim Birliği Yasasının uygulanmaması Anayasa ihlali olmuyor mu? Bunun bir yaptırımı yok mu?

            Öğretim Birliği Öncesi Toplumsal Durum: 1923’te 12 milyon dolayındaki nüfusumuzun  % 90 kadarı köylerde yaşıyordu. Yirmi kadar etnik kökenden insan vardı ama bir ulus bilinci yoktu. Toplum dayanışma duygusu konusunda hiç mi hiç bilinçlenmemişti. Osmanlı vatandaşlarından Mahalle Mektebi ve Medresede öğrenim görenler, “Padişahım çok yaşa” diye bağırıyorlardı. Besmele çekip kelime-i tevhid ya da tekbir getiriyor, elifba öğreniyor, Kuran okuyarak eğitimlerini tamamlıyorlar, sonra kimi askeri ya da sivil görevlere getiriliyorlardı. Öz olarak Türk halkının büyük çoğunluğu din ve şeriat kuralları baskısı altına alınmıştı. Halkın ezici çoğunluğu çeşitli tarikat ve ona bağlı tekke, zaviye ve türbelerin etkisi altında bulunuyordu. Çünkü hemen tümü okumaz-yazmazdı.

            Eğitim durumu: 1923’te Cumhuriyet kurulduğunda tüm ülke nüfusunun % 7 kadarı elifbayı okuyabiliyordu. Bu oran erkekler için % 10, kadınlar için binde 4 kadardı. Okuma bilenlerin de yalnızca % 5 kadarı yazma biliyordu. Yüzde 90’dan fazlasında okul ve öğretmen bulunmayan köylerin nüfusunun tümüne yakını okumaz-yazmazdı. Ziya Gökalp o dönem eğitimi için şöyle diyordu: “Yabancı okullar, ihtilalci ve ayrılıkçı duyguları yaymaktadır ve bunlar giderek Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasına yol açmaktadır. Ülkemiz için en zararlı insanlar medrese ya da mektepte  öğrenim görmüş  insanlar arasından çıkmaktadır. Medrese ve mektep eğittiği kişilerin erdemini ve kalitesini bozuyor. Bizi diğer uluslardan ayıran bu özelliğin bir tek nedeni vardır. Bu da diğer ulusların maarifi ulusal bir nitelikte olduğu halde, bizim maarifimizin, kültürümüzün kozmopolit bir halde bulunmasıdır”.

            Sonuç olarak Kuran okumayı öğrenmenin, Kuran ve elifba okumaktan başka bir işe yaramayacağı, din ve ahlak dersleriyle bilimsel ve deneysel bulgulara ulaşılamayacağı, ülkemiz insanlarının duygu ve düşünce birliğinin sağlanamayacağı anlaşılmıştır. Bunun üzerine Saruhan mebusu Vasıf Çınar 57 arkadaşı ile birlikte, şu gerekçe ile 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) yasası önerisini sunmuş ve TBMM’ince kabul edilmiştir: “Bir ulus bireyleri, ancak bir eğitim görebilir. Bir ülkede iki türlü eğitim iki türlü insan yetiştirir. Bu ise duygu, düşünce ve dayanışma birliği amaçlarına tümüyle aykırıdır”.

            Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen devrimler, toplumsal yapıda köklü değişikliklere yol açtı.  Devrimlerin toplumca özümsenmesi için eğitimin ulusal, bilimsel, laik, karma ve uygulamalı olması gerekiyordu. Bunlar Atatürk’ün eğitim ilkeleridir.  

1.      Eğitim Ulusal Olmalıdır

            Atatürk’e göre “bir ulusun gerilemesi de, yükselmesi de eğitiminin ulusal olup olmamasına bağlıdır. Ulusal olmayan eğitimimiz, yüzyıllardan beri süregelen yıkımlarımızın temel nedenidir”. Mustafa Kemal, Samsun’da öğretmenlere şöyle sesleniyor: “Ben burada yalnız yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni kuşaklara vereceği eğitimin milli eğitim olduğunu kesinlikle belirttikten sonra diğerleri üzerinde durmayacağım, ne demek istediğimi kısa bir örnekle açıklayacağım: Efendiler! Yeryüzünde üç yüz milyonu aşkın Müslüman vardır. Bunlar ana, baba, hoca eğitimiyle eğitim almaktadırlar. Ancak üzülerek söylüyorum, işin gerçek olan yanı şudur ki, bütün bu milyonlarca insan şunun ya da bunun kölesi durumundadır. Aldıkları dini eğitim onlara bu kölelik zincirlerini kırabilecek insanlık değerlerini vermemiştir, veremiyor. Çünkü eğitimlerinin hedefi milli bir eğitim değildir”.

            2.Eğitim Bilimsel Olmalıdır

            Atatürk’te bilimsellik bir yaşam biçimidir, şöyle der: “Ben manevi miras olarak hiç bir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş  ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler bu temel etken üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar”. “Yaşamda en gerçek yol gösterici bilim ve fendir”.           

            3.Eğitim Laik Olmalıdır  

            Atatürk’ün laiklik anlayışı: “Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir”. “Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur. Devlet idaresinde bütün kanunlar, nizamlar bilimin çağdaş uygarlığa temin ettiği esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve tatbik edilir. Din telakkisi vicdani olduğundan, Cumhuriyet, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı etkeni görür”.

            Laiklik ilkesi, anayasaya 3 Şubat 1937’de girse de eğitimde uygulanması Öğretim Birliği ile başlar. Mustafa Necati, Milli Eğitim Bakanı olur olmaz yayınladığı genelgelerle eğitimin niteliklerini belirlemiştir. Bunlardan ilki, eğitimin milli ve dünyevi olmasıdır. Dünyevi sözcüğünün anlamı, eğitimin laik olması, düşünceyi daraltan ve vicdan özgürlüğünü kıran, her tür dini etkiden uzak bir eğitim. Böylece dogmatik eğitimden laik eğitime geçilmiştir. Laiklik sözcüğünü ilk kez resmi olarak kullanan bakandır Mustafa Necati. Laik eğitim, dinden emir almayan eğitimdir.

            4.Eğitim Karma Olmalıdır 

             Milli Eğitim Bakanı İsmail Sefa Özler 1923’te eğitimde kız ve erkek herkese eşit haklar verileceğini söylemiş ve eklemiştir: “Kızlarla erkekler arasında öğrenim noktasında eğitim bakanlığı hiçbir fark düşünmemiştir. Genç kızlarımız ve genç erkeklerimiz aynı sistem içinde yetişeceklerdir. Kız ve erkek aynı yolda gideceklerdir”. Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati, 1927’de tüm ortaokullarda, ertesi yıl tüm liselerde karma eğitime geçilmesine karar vermiştir.

             5. Eğitim Uygulamalı Olmalıdır

            Atatürk, 1 Mart 1923’te TBMM’de yaptığı açılış konuşmasında şöyle diyor: “ Eğitim ve öğretimde uygulanacak yöntem, bilgiyi insan için bir süs, tahakküm aracı veya medeni bir zevkten ziyade, yaşamda başarılı olmayı sağlayan pratik ve kullanışlı bir araç haline getirmektir. Bir yandan yaygın olan cehaleti ortadan kaldırırken, öte yandan toplum hayatında yapıcı, etkili ve verimli insanlar yetiştirmek gerekir. Bu da ilk ve orta öğretimin, uygulamalı öğrenme ilkesine dayanması ile gerçekleştirilebilir”.

            Türk eğitim tarihinde bu beş ilke, en güzel, devrimin eğitim kurumları olan köy enstitülerinde uygulanmıştır.

            2018 Yılında Eğitim

            Milli Eğitim Bakanı; Anayasa, 430 sayılı Öğretim Birliği Yasası, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Yasası ile kalkınma plan ve programlarına uygun olarak milli eğitim hizmetlerini yürütmekle görevlidir. AKP, 16 yıllık iktidarında eğitimde tam bir karşı devrim yapmıştır. Bu sürede tam 6 bakan değişmiş, her bakan önce kendi kadrosunu oluşturmakla işe başlamıştır. İlk AKP’li Bakan Erkan Mumcu, 1041 eğitim yöneticisini değiştirerek işe başlamıştır. Örneğin Başkent Milli Eğitim Müdürlüğüne Mudurnu imamını getirmiştir. Böylece  bakanlık merkez ve taşra  örgütündeki hemen tüm yöneticiler “imamlaştırılmış”,  bu politikayı her bakan büyük bir kararlılıkla sürdürmüştür. Bu nedenle Diyanet İşleri’nden  en çok imam transfer eden MEB olmuştur. Ayrıca hemen tümü hiçbir pedagojik formasyonu olmayan daha açık deyişle öğretmenlik niteliği bulunmayan  imamlar derslere girmeye  başlamıştır. “Dindar ve kindar” bir gençlik yetiştirmek için bu da yeterli görülmemiş ki, imam-hatip öğrenci sayısı iki milyona yaklaşmış bulunmakta, tüm eğitim harcamalarında imam-hatiplere öncelik ve ayrıcalık tanınmaktadır.

            2012 yılında çıkarılan gece yarısı yasası ile 4+4+4 düzeni getirilmiş, ortaokul ve liselere onar “zorunlu seçmeli” ders konularak ulusal, bilimsel, laik eğitim; dinsel, dogmatik eğitime dönüştürülmüştür. Zorunlu seçmeli diyorum, çünkü “imam” okul yöneticileri öğrenciye, din  derslerinin dışında bir dersi seçme hakkı vermemektedir. Çünkü din derslerinin dışındaki  dersler, öğretmeni yok denilerek seçtirilmemektedir. Böylece tüm eğitim hemen tümüyle “imam-hatipleştirilmektedir”. Arapça öğretimi ilkokul 4. sınıftan başlatılmaktadır.

            Ziya Gökalp,  “Enderun’da (Osmanlı’da devlet görevlilerini yetiştiren okul) Hıristiyan çocukları Türkleştiriliyor, medresede Türk Çocukları Araplaştırılıyor” demişti.  Bugün Türk çocukları Araplaştırılmıyor mu?    

Bu eğitim, ne ulusal, ne bilimsel, ne laik, ne karma, ne de uygulamalı? Bu eğitimin adı olsa olsa geleceğimiz olan çocuklarımıza Arap kültürü aşılayan,  mahalle mektebi ve medrese eğitimidir. Bu, Türk insanını dindar-laik, Alevi-Sünni,  Türk-Kürt, hatta kadın-erkek vb ayrıştıran bir eğitimdir. Bu da, Türk insanında duygu, düşünce ve dayanışma birliği yaratmaz,  ayrıştırır. Bu nedenle bugün Öğretim Birliği her zamankinden daha çok zorunludur. Çünkü öğretim birliği, laik Cumhuriyetin çimentosudur.

 



[1][1]  Bülent Serim, Cumhuriyet, 22.8.1997.

* Atatürkçü Düşünce Derneği Bilim Danışma Kurulu Üyesi, Ankara Ü. Eğitim Bilimleri F. Emekli Öğ. Üyesi