As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

İyi ki doğdun Nâzım!

MAKALELER

İyi ki doğdun Nâzım!

 

Feyziye Özberk *

Nâzım Hikmet Ran, 20 Kasım 1901’de Selanik’te dünyaya geliyor ama ailesi sene kaybını önlemek için onu nüfusa 15 Ocak 1902 doğumlu olarak kaydettiriyor. 61 yıllık ömrünün 30 yılını hapiste ve sürgünde geçiren Nâzım, eserlerini bu zor koşullarda yazıyor. 1938’den 1963’e kadar 25 yıl kitaplarını, kendi memleketinde yayımlatamıyor. 1938’den önce bazı sorunlar olsa da şiirleri, yazıları yayımlanıyor, hatta şiir plakları kahvelerde bile dinleniyor ve çok etkili oluyor. Mustafa Kemal de onu dinleyip beğenenlerden, şairi davet ediyor ama Nâzım bu çağrıya uymuyor.

Nâzım; vatan sevgisinin, emperyalizme karşı mücadelenin, emekçinin, ezilenin, aşkın en çok da iyimserliğin ve umudun şairidir. Bir mektubunda, “Ben bir dâhi değilim,” diyor ve ekliyor: “fakat iyi bir sanatkârım ve bunu her şeyden önce ideolojime borçluyum.”

Ne mutlu bize ki Nâzım Hikmet gibi dünya çapında bir değere sahibiz. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın dediği gibi: “Uluslar büyük oğullarıyla soluk alır.” Ulusları yaşatan, büyüten bıraktıkları izlerle büyük olan evlatlardır. İşte Nâzım bu büyük oğulların en değerlilerinden biridir.

Bu yazıyı hazırlarken esas olarak iki kitaptan yararlandım. Bunlar: Yıldız Sertel, Nâzım Hikmet ile Serteller, İdeolojileri, Yaşamlarından Bilinmeyenler ve Nâzım Hikmet, Kemal Tahir’e Mapusaneden Mektuplar. Mektuplar, 1940–1950 yılları arasında Bursa Cezaevi’nde mahpus olan Nâzım tarafından Kemal Tahir’in bulunduğu Çankırı, Malatya, Çorum, Nevşehir cezaevlerine gönderilmiş.

Nâzım’ın özeleştirisi

Nâzım’ın ilk şiirlerinden pek çoğu Sabiha-Zekeriya Sertel çiftinin çıkardığı Resimli Ay dergisinde yayımlanıyor. İlk sayısı 1 Şubat 1924’te çıkan Resimli Ay; devrin en önemli dergisidir, 1928’de Nâzım Hikmet’in katılmasıyla önemi daha da artıyor. Bu dergideki çalışmasından, çok sonraları Nâzım, “en mutlu yıllarım” diye söz ediyor. O zaman başlayan dostluk, dayanışma Nâzım’ın ölümüne kadar devam ediyor. 1950’li yılların sonlarına doğru, Prag’da, Nâzım; Sabiha-Zekeriya Sertel çifti ve kızları Yıldız Sertel’le sohbet ederken: “Biz o ‘Putları Yıkma’ kampanyasında sekterlik etmişiz,” diye söze başlıyor ve devam ediyor. “Günün büyük edebiyatçılarına çattık, onları düşman saydık. Oysa onların da Türk edebiyatına katkıları oldu. O zaman biz sektermişiz. Mehmet Akif softaymış, varsın olsun. Adam halk şiirleri yazmış. Mesela Namık Kemal’e ne diye çattık? Adam Abdülhamit istibdadına karşı savaşmış, hapiste yatmış, menfalarda sürünmüş. Halk onu vatan şairi diye tanıyor ve öyle seviyor. Biz ise ona burjuva şairi diye çattık. Küçük burjuva, dedik. Hatta Kurtuluş Savaşı’na katılanlara çattık. Kendimizi halktan uzaklaştırdık.”

Neydi bu “Putları Yıkma” kampanyası? Nâzım, 1929 yılında Resimli Ay dergisinde “Putları Yıkma” adıyla, kuvvetli bir rüzgâr estiren ve çok tartışılan yeni bir yazı dizisi başlatıyor. Mehmet Akif, Namık Kemal, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Abdülhak Hamit Tarhan, Mehmet Emin Yurdakul, Hamdullah Suphi, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi dönemin ünlü şair ve yazarları “sahte dehalar, kafalara zorla dikilen putlar” denerek eleştiriliyor. Bu dizide dile gelen ana fikir şu: “Bunlar bizim sanat sahasındaki ideallerimizi temsil eden kimseler değildirler. Fikirleri eğilmez, bükülmez bir taş haline getiren bu sahte putlar, edebiyat-sanat hayatımızda yeni cereyanlara, yeni fikirlere yol açmak için yıkılmalıdır.”

Sabiha Sertel de Nâzım’ın özeleştirisine katılıyor: “Her devrin edipleri, şairleri, yaşadıkları devrin ve toplumun mahsulüdür. Sosyal yapıda yer alan gelişmeler, edebiyatta da etkisini gösterir. (…) Geçmişi toptan inkâr etmek tarihin akışı içinde meydana gelen tekâmülü inkâr etmektir. (Sabiha Sertel, Roman Gibi, Belge Yayınları, İstanbul, 1987.)

Kişisel acılar, insanlığın acıları

Nâzım Hikmet’in cezaevinden Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda da özeleştiri niteliğinde, çok öğretici düşünceler var. Bunlardan biri kişisel acılarla ilgili… “Bir şey daha: Şahsi felaketlerle daha fazla meşgul olunacak devirde değiliz. Dünya insanlığı kan dökerek ıstırap çekiyor, diyorsun. Bu ne enteresan bir zihniyettir, bilirim. Ben de bir aralık, ta senelerce evvel ve yıllarca sürmek şartıyla bu düşünceye saplanmıştım, hatta bunun ifadesi olan yazılarım, bir de piyes taslağım vardır. Fakat tuhaf değil mi, birkaç ay önce anladım ki, insanlığın kanlı yahut kansız büyük felaketi ve ıstırabı dediğimiz şey, küçük şahsi felaketlerin, şahısların çektiği ıstırapların dışında değil, bunun diyalektik bir sentezidir. Ve şahsın şahsi felaketleri dışında mücerret hiçbir insanlık ıstırabı yoktur. (…) Kızma, Kemal, çok şükür ki şahsi felaket ve saadetlerimizle insanız ve bundan dolayı bütün insanlığın felaketini şahsi felaketlerimizle karıştırarak onun kadar kuvvetle duyuyoruz.”

Nâzım para kazanmak amacıyla Tolstoy’un Harp ve Sulh romanını Zeki Baştımar’la birlikte (Baştımar dışarıdadır, bölümleri paylaşırlar) Milli Eğitim Bakanlığı için Türkçeye çevirir. Bu çalışma zaman zaman onu bunaltır. Bu işten kurtulmayı ve yumuşak, kederli, lirik şiirler yazmayı arzular. Yıllar geçtikçe bu tür şiirin insanlar için önemini kavradığını belirtir. “Canım şiir yazmak istiyor, ama Manzaralar’dan ayrı ve taban tabana zıt şeyler, lirik, eski tabiriyle şi’rü hayal dolu tatlı, yumuşak, renkli şeyler. Ben ihtiyarladıkça şunu iyi ve cesaretle anlıyorum ki, sıhhatli, umutlu, hatta yumuşak, kederli, lirik şiir insanlara lazımdır. Ondan sakınmak, onu hor görmek bir çeşit sol çocukluk hastalığıdır. Ama kör olası tercüme beni daha bir ay için öyle kıskıvrak yakaladı ki.”

1920’li 1930’lu yıllar ve Nâzım

Yıldız Sertel’in kitabında, 1920’li 1930’lu yıllar ve Nâzım’la ilgili çok fazla yazılıp-çizilmemiş bilgiler ve yorumlar var: “O yıllarda Serteller Türkiye’nin henüz sosyalist devrim aşamasına gelmediği görüşünü benimsiyorlar. Nâzım ise, bu hedefe varmak için, örgütlenmek ve yayınlar yapmak gerektiği kanısındadır. Halkı hazırlamak, örgütlemek yoluyla hedefe doğru ilerlemek gerekiyor. Resimli Ay’da ve Aydınlık dergisindeki yazı ve şiirleri, kitaplarıyla işçiyi, halkı bilinçlendirmeye çalışıyor, Türkiye Komünist Partisi (TKP) yoluyla da işçi sınıfını örgütleme çalışmalarına katılıyor. Oysa kısa süre içerisinde hızlı kalkınmayı sağlama hedefini güden iktidar, sınıf çatışmalarına karşıdır. “İstikrarsızlık hızlı kalkınmayı engeller” düşüncesiyle, bu kabil örgüt ve eylemler yasaklanıyor. Sosyalist fikirleri yaymak, işçi sınıfını örgütlemek güçleşmiştir.

1933 Bursa tevkifatı ile içeriye alınan Nâzım, 1934’te serbest bırakılıyor. Nâzım’ın 1938 öncesi hapislikleri daha kısa sürelidir. İpek Film Stüdyolarında çalışıyor; Muhsin Ertuğrul için piyesler hazırlıyor. Tan gazetesine takma isimle yazı ve dizi roman yazıyor.

Nâzım Hikmet’in Kemalistlerle ilişkileri

Nâzım 1937 Nisan’ında hapisten çıktıktan sonra, Ankara’ya gidiyor ve orada eski arkadaşı Şevket Süreyya’ya rastlıyor. Şevket Süreyya, komünizmden vazgeçmiş, Kemalizm’in ekonomik kalkınma politikasını benimseyip geliştirmiş, Mustafa Kemal’in danışmanlarından biri olmuştur. Nâzım’ı da etkilemeye çalışıyor. Şevket Süreyya, 1967 yılında Yön dergisinde yayımlanan yazısında bu çabasını açıklıyor: “Nâzım’ın toplumsal bilinci olan bir şair olduğunu düşünüyordum. Kanımca o dogmatik bir Marksist değildi. Faşizme karşı savaşıldığı o sıralarda, muhakkak Kemalizm ile komünizm arasında bir ortak zemin bulunabilmeliydi. Zaten Atatürk’ün kendisi bir antifaşistti. Nâzım’a günün en acil sosyal ve siyasal sorunlarının komünizmin tek çıkar yol olduğunda ısrar etmeden çözülebileceğini anlattım. Sadece Komünist Partisi’nden ayrıldığı takdirde, iki günde bir tutuklanmaktan kurtulacağını söyledim.”

Şevket Süreyya Nâzım’ı Ankara’nın en yetkili kişilerinden bazılarıyla görüştürüyor: İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Emniyet Müdürü Şükrü Sökmensüer… Toplumcu-gerçekçi ilk yazarlardan Sadri Etem Ertem’in davet ettiği yemekte şair, Emniyet Müdürü Şükrü Sökmensüer’le konuşuyor. Şükrü Sökmensüer: “Kapitalistleri, emperyalistleri yerdiğin zaman, bunlardan bizi mi kastediyorsun? Onlara karşı savaşan biz Kemalistler değil miydik,” diye soruyor. “Pencereden dışarıya bak, gelişmek için bocalayan bir Ankara göreceksin. Bu davaya hizmet etmek hepimizin; bilim adamlarının, halktan kişilerin, şairlerin, memurların görevi değil mi?”

Şevket Süreyya, gecenin devamını da anlatıyor: “Hava yumuşamıştı. Nâzım, İspanyol İç Savaşı hakkındaki şiirini okuduğu vakit, sert Emniyet Müdürü’nün dahi gözlerinde yaşlar vardı. Nâzım’a dönüp şu ilginç sözleri söyledi: ‘Bu şiirde bir halk isyanı var, aynı bizim Kurtuluş Savaşımızda olduğu gibi, Nâzım, bizim Kurtuluş Savaşı destanımızı hiçbir şairin yazmamış olması yazık değil mi? İspanyol İç Savaşı, bizim Kurtuluş Savaşımızın yanında bir oyuncak. Sen bizim Kurtuluş Savaşımız hakkında bir destan yazmalısın.’ Başka şiirler okundu, meclis sabaha kadar sürdü, dostça vedalaştılar.”

İçişleri Bakanı Şükrü Kaya da şunları söylüyor: “Avrupa’nın üstünde ağır bir kara bulut var… Biz yurdumuzu bu tehlikeli ateşten korumaya hazırız… Ancak iç cephemizden de emin olmak zorundayız. Senin grubun bizi endişelendiriyor, Nâzım. Bu memlekette son yıllarda bir yığın yasadışı beyanname, gizli gazeteler dağıtıldığını göz ardı edemeyiz. Neden saldırılarınızı bağnaz irticacılara değil de hükümete yapıyorsunuz? Cumhuriyet Halk Partisi’nin Altı Oku size güven vermiyor mu?” Nâzım odadan çıkarken, Bakan son söz olarak: “Ben aynı anda bütün polis karakollarında bulunamam… Sana haksızlık yapıldığı takdirde bana telefon et,” uyarısını yapıyor.

Eşi Piraye’nin ve oğlu Memet Fuat’ın anlattığına göre, dayısı Ali Fuat Cebesoy da Kurtuluş Savaşımız hakkında bir destan yazma önerisini yapmış Nâzım’a ve yararlanması için kendi Kurtuluş Savaşı anılarını cezaevine yollamış. Bu kocaman destan onun hapishane hayatının en büyük eseridir. 1940–41 yıllarında yazdığı bu destanı, sonraları Memleketimden İnsan Manzaraları yapıtıyla tamamlıyor. İkisi birleştiriliyor.

Nâzım’ın Mustafa Kemal’e gönderdiği mektup

Yıldız Sertel, Nâzım’ın Atatürk tarafından gözetildiği yorumunu yapıyor: “Başta annemle babam olmak üzere, pek çok kişiden şunu duymuşumdur: Mustafa Kemal, Nâzım’ı korurdu. Hatta emniyet yetkililerine ‘Bırakın şu çocuğu,’ demişti. Bu nedenle, Atatürk’ün sağlığında Nâzım, baskıyı nispeten hafif atlatmıştı.”

Nâzım Hikmet, 1938’de 15 yıla mahkûm edilince (bu mahkûmiyete daha sonra 20 yıl daha ekleniyor) Atatürk’e gönderdiği mektupta devrimleri desteklediğini, askeri isyana teşvik etmediğini yazıyor: “Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamleyi anlayabilen bir kafam, yurdunu seven bir yüreğim var. Askeri isyana teşvik etmedim. Yurdum ve inkılâpçı senin karşında alnım açıktır. Yüksek askeri makamlar, devlet ve adalet, küçük bürokrat gizli rejim düşmanlarınca aldatılıyorlar.”

Mektup Dolmabahçe Sarayına ulaşıyor, özel kalemde kayda geçiyor, Atatürk’ün yanına girip çıkabilenlerden Şükrü Kaya’ya teslim ediliyor ama uygun zaman bulunarak hasta olan Atatürk’e okunamıyor.

Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Sekreter Yardımcısı