As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

2017 Yılının Değerlendirilmesi, 2018 için Öneri Yazıları: Fikret AKFIRAT

MAKALELER

Yeni bir dünya kuruluyor

 

İkinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü'nün, “Yeni şartlarla yeni bir dünya kurulur. Türkiye de bu dünyada yerini bulur” sözünün geçerli olduğu noktaya gelmiş bulunuyoruz. Batı Asya'da gerileyen ABD, en önemlisi Türkiye'de yeniliyor. 2000'lerin başından itibaren dünya çapında gerileyen ABD'nin nihai yenilgiye doğru gidişi hızlanıyor.

 

 

FİKRET AKFIRAT

Gazeteci Yazar

 

Irak'ın kuzeyinde 25 Eylül 2017'de düzenlenen “bağımsızlık” referandumu, son 4-5 yıldır alttan alta gelişmekte olan Türkiye ve komşusu ülkeler arasındaki işbirliği eğiliminin ete kemiğe büründüğü bir gelişmeye neden oldu.

Öncelikle bölge ülkeleri arasında kurulacak bir işbirliğinin, ülkelerin iç siyasetlerinden ve iktidarda kimin olduğundan bağımsız olarak, olumlu bir gelişme olarak görmek gerektiğini saptayarak başlayalım. Çünkü bölge ülkeleri arasındaki işbirliği, Türkiye, Irak, Suriye ve İran'ın sınırlarını değiştirmeye çalışan ABD planlarını önleyecek yolun açılmasını sağladı.

 

DÜNYADA VE BÖLGEMİZDEKİ CEPHELEŞME

 

Bu durumu daha iyi anlayabilmek için dünya çapında ve bölgemizde, ülkeler arasındaki saflaşmanın nasıl olduğunu kavramak belirleyici önemdedir. Bugünkü durumu anlamak için son 30 yılın kısa bir değerlendirmesine de kısaca göz atmak gereklidir.

1991 yılında Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku'nun dağılmasından sonra dünya çapındaki hegemonya mücadelesinde tek kalan ABD, kendi istediği küresel düzeni kurabilmek için ilk önce Irak'a müdahale etti. ABD'nin ikinci hamlesi, Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla Moskova'dan uzaklaşan Orta Asya Cumhuriyetleri'nin zengin yeraltı kaynaklarını ele geçirmek için yürüttüğü faaliyetler oldu. Hem Irak müdahalesinde hem de Orta Asya Cumhuriyetleri'ni denetim altına alma çabasında Washington'un bir numaralı destekçisi Türkiye oldu. Dönemin iktidarları, “Adriyatik'ten Çin Seddi'ne Türk dünyası” masallarıyla ABD'nin dümen suyunda politikalar uyguladı.

 

11 EYLÜL 2001 VE BOP

 

ABD'nin dünya hegemonya mücadelesinde ikinci önemli atağı, 11 Eylül 2001'de New York'ta İkiz Kuleler'in yolcu uçaklarınca vurulmasından sonra gerçekleşti. 11 Eylül olayının, “İslamcı cihat” etiketli terör örgütlerince gerçekleştirdiği ilan edildi. Bu olayın, ABD yönetimini tümüyle ele geçirmeye çalışan neo-con (yeni muhafazakâr) çetenin bir komplosu olduğuna dair çok sayıda kanıt ortaya çıkmıştır. Amaç, aslında dünyanın her yerinde CIA tarafından eğitilip palazlandırılan “İslamcı” örgütleri bahane ederek Batı Asya'ya askeri müdahale için zemin yaratmaktır.  Olayın üzerinden bir ay geçmeden 7 Ekim 2001'de “terörizme karşı savaş” gerekçesiyle ABD Afganistan işgalini başlatmıştır.

Aslında bu olay, o günlerde ABD Başkanı Ulusal Güvenlik Danışmanı koltuğunda oturan Condoleezza Rice'ın Washington Post'ta yazdığı makalesinde vurguladığı üzere Kuzey Afrika'dan Çin'e uzanan ve “geniş Ortadoğu” olarak nitelenen coğrafyada 24 ülkenin sınırlarını değiştirmeyi hedefleyen Büyük Ortadoğu Projesi (daha sonra Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi) için bir gerekçeydi.

 

 

 

 

ABD'YE KARŞI ETKENLERDE YÜKSELİŞ

 

Ancak aynı dönemde giderek artan bir şekilde, Washington'un ataklarına karşılık, Avrupa'da Almanya ve Fransa eksenli olarak 2. Dünya Savaşı'ndan sonra ABD liderliğinde kurulan Atlantik İttifakı'ndan uzaklaşma eğilimleri baş göstermeye başlamıştı.

Kafkaslar’da ve Orta Asya'da, ABD merkezi istihbarat örgütü CIA'nın yönetimindeki radikal İslamcı terör örgütlerinin faaliyetlerine maruz kalarak ABD'nin parçalama planlarının hedefinde bulunan Rusya 1990'ların ortalarından itibaren toparlanmaya, Çin de muazzam ekonomik gelişmesine paralel olarak Asya'da bir kutup olarak yükselmeye başladı.

Bununla birlikte, ABD'nin 1991 Körfez müdahalesinin ardından Irak'ta kukla bir Barzani devleti inşaya girişmesiyle, Türkiye'de de ABD'nin hedef ve amaçları daha yaygın ve geniş ölçüde sorgulandı. O dönemden itibaren, Türkiye'de özellikle siyasal partilerin yanı sıra, güvenlik ve dışişleri bürokrasisi, bugünlerde son derece yaygın olan “Türkiye'nin NATO üyeliğini sürdürmesi gerekli midir” sorusunu tartışmaya başlandı. Bu tartışma yıllar boyunca devam ettikten sonra, arkasında NATO makamlarının ve ABD'nin bulunduğu birçok kanıtla ortaya çıkan 15 Temmuz 2016 FETÖ darbe girişiminden sonra Türkiye'nin geleceği için güncel bir stratejik konu haline geldi.  (Norveç'te 8-17 Kasım 2017 tarihleri arasında NATO Müşterek Harp Merkezinde düzenlenmekte olan “Trident Javelin 2017” isimli masa üstü tatbikatında Cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk'ün heykelinin fotoğrafının konulması kurgusal hasım ülke lideri olarak da Tayyip Erdoğan'ın seçilmesi, Türkiye'nin NATO'daki varlığı konusundaki tartışmanın doruk noktası olmuştur.)

 

TAYİN EDİCİ DÖNÜM NOKTASI:

SURİYE'YE YÖNELİK EMPERYALİST MÜDAHALE

 

ABD'nin Irak ve Afganistan işgalleriyle başlattığı saldırılarının son halkası Suriye'ye yönelik emperyalist müdahalesi oldu. Ancak 2017 yılının sonu itibarıyla 6 buçuk yıl süren bu işgal denemesi başarısız oldu. Suriye halkı, devleti ve ordusu bütün imkânlarıyla seferber oldu ve ABD'nin Ortaçağ’dan çıkarıp getirdiği yıkıcı vahşi terör örgütlerine karşı arkasındaki silah, para desteğine rağmen kahramanca ülkesini savundu.

Buna koşut olarak, Suriye öncesinde Libya'ya yönelik müdahaleyi önleyemeyen Rusya ve Çin, Suriye'de ABD'nin emperyalist müdahalesini durdurmak zorundaydı. Bu nedenle Rusya, geçmiş dönemde olduğu gibi, BM platformunda ABD taleplerini veto vb. yöntemlerle bloke etmenin ötesine geçerek, askeri unsurlarını 30 Eylül 2015'te Suriye'ye yollayarak savaş sahasına doğrudan müdahil oldu. Çin de 5 yılın sonunda Suriye'ye askeri birlik yolladı.

Rusya ve Çin'in yanı sıra, Atlantik İttifakı'ndaki Avrupalı müttefikleri de ABD'nin Suriye, İran ve Rusya'ya karşı dayatmalarını uygulamadı. Sonuç olarak, Suriye'de rejimi yıkmayı, ülkeyi parçalamayı hedefleyen ABD operasyonu karaya oturdu. 6 buçuk yılın sonunda Suriye devleti, İdlib vilayeti ile ABD askeri unsurlarınca desteklenen PKK/PYD bölgesi hariç, ülkenin tamamını bütün terör unsurlarından temizledi. Bu durum, sadece Suriye'de değil dünya çapında etkileri olan bir gelişmedir. En önemli sonucu, her şeye kadir olduğu propaganda edilen ABD'nin, Batı Asya'dan başlayarak dünyada düzen kuran bir güç olmaktan çıkmaya başladığının açığa çıkmasıdır.

 

TÜRKİYE SAF DEĞİŞTİRDİ

 

Rusya'nın askeri girişimlerinin ardından Suriye düzleminde oluşan yeni saflaşma, Türkiye'nin ulusal çıkarları açısından elverişli bir zemin yarattı. Rusya'nın önderliğinde, Suriye, Irak ve İran'ın oluşturduğu, Çin'in desteklediği cephe, bölgede terör örgütlerine karşı ortak mücadele ekseninde oluştu. Bu cephenin ilk hamlesi, ABD'nin elinden, Suriye ve Irak'ı bölmek için kullandığı “IŞİD ile mücadele” bahanesini almak oldu. İkinci önemli sonuç, Halep'in düşürülmesine yönelik terör operasyonunu durdurmak oldu.

Tam bu aşamada, başından itibaren Suriye'yi çökertme operasyonunun göbeğinde yer alan Türkiye saf değiştirdi. Bunun nasıl gerçekleştiği, nedenleri, hangi iç ve dış dinamiklerin sonucunda olduğu, ayrı ve başlı başına bir yazı konusu olduğu için burada bu konuya girmiyoruz. Ancak bu objektif gerçeğin saptanması, Türkiye'de ve dünya çapında önümüzdeki dönemdeki gelişmeleri anlamak, bu gerçeğe uygun strateji ve taktikler geliştirmek için zorunludur.

 

DÖNÜM NOKTALARI

 

Türkiye'nin saf değiştirmesinde ilk dönüm noktası, Eylül 2014'te başlayan ve yaklaşık altı ay süren IŞİD'in Ayn el Arab (Kobani) kuşatması oldu. Bu kuşatma sırasında ABD'nin PKK'nın Suriye kolu PYD/YPG ile perde gerisinde süren işbirliği resmileşti. Bu olaydan sonra dönemin ABD Başkanı Barack Obama, PYD/YPG'yi, yani PKK'yı Suriye'deki ABD'nin sahada savaşan “kara gücü” ilan etti. Bu açıklamadan kısa bir süre sonra Türkiye'de PKK ile görüşmelere dayanan açılım sürecine son verildi ve 24 Temmuz 2015'te PKK'nın hem sınır ötesindeki hem de ülke içindeki unsurlarına yönelik kapsamlı bir harekât başlatıldı. Böylece Türkiye, 60 yıllık müttefiki ABD ile bölgesel düzlemde karşı karşıya geldi.

Türkiye'nin ABD cephesinden kopmasında en önemli eylem ise 24 Ağustos 2016'da ABD'nin Suriye'yi bölme operasyonuna karşı başlatılan Fırat Kalkanı Harekâtı oldu. Fırat Kalkanı, ABD derin devletinin Türk Ordusu'nu çökertmek için Ergenekon – Balyoz vb. tertiplerle giriştiği operasyonda son halka olan 15 Temmuz darbe girişimi bozguna uğratıldıktan sonra, en beklenmedik anda başlatıldı. ABD'nin kara gücü PKK vasıtasıyla kurmak istediği terör koridoru kesildi ve tümüyle bozulmasının yolu açıldı.

 

SAFLAŞMA DEĞİŞTİ

 

Böylece saflar yeniden oluştu. Bir yanda ABD ve bölgedeki müttefikleri İsrail ve Suudi Arabistan yer alırken, diğer yanda Türkiye; Rusya, İran, Irak ve Suriye cephesine katılmış oldu. Türkiye'nin 24 Kasım 2015'te Rusya'nın savaş uçağını düşürmesi provokasyonundan sonra arada geçen 8 aylık bir kesintiden sonra Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkilerin düzelmesi, hatta eskisinden daha geniş bir bölgesel ortaklığa dönüşmesi, bölgemizdeki sorunların ana kaynağı olan ABD'nin gerileyişini hızlandırdı, hatta bölgesel planlarını çıkmaza soktu.

Türkiye, İran ve Rusya'nın 20 Aralık 2016'da Moskova'da ilan ettikleri bildiriyle Suriye'de yeni bir dönemin başlangıcıdır. Ama daha önemlisi bölge ve dünya düzleminde dengeleri değiştirecek bir gelişmedir.

Suriye operasyonunun ana karargâhı olarak kullanılan Türkiye, Moskova'da ilan edilen bildiriyle Suriye'de Beşar Esad yönetimini egemen bir devlet yönetimi olarak diğer iki ülke ile birlikte kabul ve ilan etmiş oldu. Türkiye, İran ve Rusya'nın Moskova'da ilan ettikleri ittifak, Suriye'de devam eden krizin bölge lehine çözümü için yolu açtı.

Moskova bildirisi, Suriye operasyonu başladıktan sonra ortaya çıkan dünyadaki cepheleşmede kuvvet dengesi değişti. ABD ve müttefiklerinin yanında saf tutan Türkiye buradan ayrılarak, karşı cephede yer alan Rusya, İran, Çin'in safına katıldı. Bu bildirinin ardından başlayan Astana sürecinde masadaki dördüncü ortak Suriye'ydi.

 

TERÖR ÖRGÜTLERİNİN SONU

 

Üç ülkenin anlaşmasıyla tuttukları yol, ABD ve müttefiklerinin uyguladığı kaos stratejisini alt etmenin de yegâne yolu. Aynı zamanda, başta Suriye ve Türkiye olmak üzere bölge ülkelerinin sınırlarını değiştirmek için araç olarak kullanılan PKK gibi bölücü, IŞİD ve El Nusra gibi cihatçı terör örgütlerini, bölge ülkelerinin eşgüdümüyle nihai olarak bertaraf etmenin yolu da açılmış oldu. Sonuç olarak, ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'nde stratejik hedefi olan İkinci İsrail planını tarihin çöplüğüne gönderecek adım atılmış oldu.

Dünyada ve bölgemizde her türlü melanetin kaynağı olan ABD emperyalizminin, İsrail, Suudi Arabistan ve birkaç Körfez Şeyhliği'nden başka müttefiki kalmadı. Katar bile, ABD'den uzaklaştı. Emperyalist cephenin karşısında ise, ABD'nin parçalamaya çalıştığı 4 bölge ülkesi, Türkiye, İran, Irak ve Suriye ile Rusya var.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Sykes-Picot anlaşmasıyla kurulmak istenen düzen, Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı ve Lozan Antlaşması'yla bozulmuştu. Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı ve Kemalist Devrim, mazlum milletlerin emperyalizme karşı ilk başkaldırısı olarak tüm ezilen dünya tarafından yol gösterici olarak benimsendi.

Atatürk döneminin en önemli dış politika ilkesi, Yurtta Sulh Cihanda Sulh sözleriyle ifade edilen ve bölge sorunlarının bölge ülkelerince çözülmesi yoluyla emperyalizmin müdahalesinin önlenmesiydi. Atatürk döneminde özellikle Batı Asya'da İran, Afganistan ve Irak ile oluşturulan Sadabat Paktı bu anlayışın önemli bir uygulamasıydı. Bu paktın kuruluş gerekçelerinden en önemlisi; Türkiye, Irak, İran üçgeninde yer alan Kürt aşiretlerinin isyan faaliyetleriydi.

 

BÖLGE ÜLKELERİNİN ORTAKLIĞI GELİŞİYOR

 

80 yıl sonra yine benzer bir noktaya gelmiş bulunuyoruz. Ama o dönem ile bugün arasında çok önemli bir fark var: 2. Dünya Savaşı'ndan sonra ABD liderliğinde oluşturulan Atlantik İttifakı çöküyor. Hesabını ABD'nin kazanacağına göre yapanlar kaybediyor ve bundan sonra daha fazla kaybedecek. Son olarak 25 Eylül'de Irak'ın kuzeyinde sözde bağımsızlık referandumu girişimini Irak'taki tüm unsurları karşısına alarak yapmaya çalışan Barzani, bölgede yapayalnız kaldı. ABD ve İsrail desteğine güvenerek Irak'ta fiilen işgal ettiği Kerkük başta olmak üzere bölgelerden merkezi Irak Hükümeti'nce çıkarıldı.

Irak'taki dengeler de değişmişti. ABD'nin 2003'te oluşturduğu Kukla “Kürdistan”ın bağımsızlığı için hevesle giriştikleri referandumun sonucunda, gelinen noktada Barzani'nin hükümranlığı tartışılır hale geldi. 

ABD'nin, İngiltere ve İsrail ile birlikte Batı Asya'daki girişimleri en başta Irak'ta karaya oturmuştur. Suriye'de de hedeflerine ulaşamayacaktır. Türkiye'nin İran ve Rusya ile başlattığı Suriye girişiminin ardından Barzani referandumuna karşı Ankara, Bağdat ve Tahran ortaklığının önümüzdeki günlerde daha fazla gelişeceğini öngörebiliriz.

ABD gerilemektedir ancak hedeflerinden vazgeçmiş değildir. Bölge ülkelerinin başına büyük belalar açmak niyetindedir. Ancak bölge ülkelerinin aralarındaki işbirliğini derinleştirmesi ABD'nin planlarını da önleyecektir.

 

BATI ASYA'DA ORTAKLIK, IRAK'TA BİRLİK

 

Bölgede sınırları değiştirmeyi hedefleyen ABD'ye karşı, bölge ülkeleri egemenlik ve toprak bütünlüklerini korumak, bölücü ve cihatçı teröristleri temizlemek için güçlerini birleştiriyor. Bugün çok daha açık bir şekilde ortaya çıkan gerçek şudur: Irak'ın birliği, Türkiye'nin, Suriye'nin, İran'ın birliğidir. Bu 4 ülke ortak tehditlerle yüz yüzedir. Bu nedenle kaderleri ortaktır.

Tüm bunlar, dünya çapında dengeleri değiştirecek önemde. Dünyadaki güç mücadelesinin merkezinde yer alan Batı Asya'da ve sıcak çarpışmanın yaşandığı Suriye'de durumun bölge lehine değişmesinin, sadece Suriye düzleminde değil dünya çapında etkileri olacak. İkinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü'nün 1964 yılında, Türkiye'nin Kıbrıs'taki garantörlük haklarını kullanmasına karşı, ABD'nin engelleme faaliyetlerini eleştirirken söylediği “Yeni şartlarla yeni bir dünya kurulur. Türkiye de bu dünyada yerini bulur” sözünün geçerli olduğu noktaya gelmiş bulunuyoruz.

Batı Asya'da, Suriye'de gerileyen ABD, en önemlisi Türkiye'de yeniliyor. 2000'lerin başından itibaren dünya çapında gerileyen ABD'nin nihai yenilgiye doğru gidişi hızlanıyor.