As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

2017 Yılının Değerlendirilmesi, 2018 için Öneri Yazıları: Prof. Dr. Sina AKŞİN

MAKALELER

25 Aralık 2017

2018’de MANZARA – İ UMUMİYE

Prof. Dr. Sina AKŞİN

Gelecek ve bazı ana sorunlar üzerinde biraz durmak istiyorum. Gelecek konusunda kestirim yapan ilgi alanına gelecekbilim (futüroloji) deniyor. Aslında gelecek tahminlerinin hiçbir bilimsel yönü yok. Genellikle yapılan, yakın tarihten kimi gidişler, eğilimler saptamak ve doğrusal (düz çizgi) gelişme varsayımıyla kestirim yapmak. Gidişleri saptamak ne denli isabetli olursa olsun, gelecek hemen her zaman düz çizgi olarak gelişmediği için, kestirimler de çoğunlukla yanlış çıkıyor. Ama herkes ben ne olacağım, ailem, ülkem, insanlık ne olacak, bunları bilebilmek için ortalarından çatladığı için, gelecekbilimin müşterisi çok oluyor.Tabii falcıların da... Bu denli çok falcı olması, gelecekbilimin bilim olmadığının belki de göstergesi.

Türkiye

Türkiye üzerine yazdıklarım, ülkemizin Atatürk’ün önderliğinde çok parlak, mucize gibi bir başlangıç yaptığını gösteriyor. Fakat çok partili düzenle birlikte Karşıdevrim’in egemen olduğunu görüyoruz. 1950’den bu yana her seçimi Karşıdevrim kazanıyor. Bu bakımdan düzenli olarak seçim yapılmasına karşın, adeta bir tekparti dönemi 1950’den bugüne kadarki dönem. Ama bu ‘tek parti’nin Karşıdevrim olması Türkiye için çok büyük bir talihsizlik.

Türkiye’nin dünyadaki yeri konusunda birçok istatistikler, sayılar söz konusu. Ne denli sağlıklı ne denli güvenilir, hesapların nasıl yapıldığını da bilmiyorum. Fakat galiba bir fikir veriyor. Dünya Ekonomik Forumu’nun 2010 raporuma göre 134 ülke arasında Türkiye ekonomide 131., eğitimde 109., genel sıralamada 125. sırada.

Şimdi kimi noktaları belirtmeye çalışayım:

1)   Bütünsel, topyekûn kalkınma yerine, maddi kalkınma modeli yeğlendiği için, bilim, kültür, eğitimde ilerleme yavaşladı, belki gerigitti. Kalkınma, bayındırlık işleri ve sanayileşme üzerinde yoğunlaşıldı. 1980’den sonra o da yavaşlıyor. Bir de 1980’e değin maliyemiz hesapsız, plansız kalkınma yüzünden üç kez iflas ettirildi.

2)   İnsan hakları, özellikle kadın haklan alanında gerileme oluyor. Çünkü ortaçağın özelliği, kadınerkek eşitsizliği ve ‘eğitsel’ bir yöntem olarak şiddetin olumlanmasıdır.

3)   Laik ve çağcıl ahlak değerleri, davranış biçimleri Karşıdevrimin gölgesinde gelişemediği için, vergi kaçırmak, kayıt dışı iş yapmak, beton bina yapımlarında gerektiği kadar çimento ve demir koymamak, çirkin kentleşme, doğanın yok edilmesi kurnazlık sayılıyor, bunu yapmayanlara enayi gözüyle bakılıyor. Depremde yapılar yıkılınca, hızlı olmayan trene hız yaptırıp kaza olunca “takdir-i ilahi” deniyor. Türkiye şimdi dehşet içinde bir kıyamet günü olarak gerçekleşecek İstanbul depremini bekliyor.

4)   Türkiye’nin borca batırılması, sıcak paraya muhtaç bırakılması, kamu işletmelerinin haraç mezat satılması, ormanların yok edilmesi, tarımın ve hayvancılığın çökertilmesi, yurdumuzun bağımsızlığını önemli ölçüde yitirmesine yol açmıştır. Karşıdevrim iktidarının emperyalizmin desteğine muhtaç olması, örneğin terörizm karşısında, devletin bağımsız davranmasını önlüyor. Osmanlı Devleti gibi, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti de ülkesini zayıf düşürme, bölme, parçalama planları karşısında seyirci kalıyor, hatta bu çabalara yardımcı oluyor. Türkiye’nin üstünde Sevr’in akbabaları dolaşmaya başlamıştır. Yan bağımlı bir Türkiye sorunlarını çözemiyor. Ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu, Kürt sorunu... Aslında bunlar Türkiye’nin yan bağımlı olması yüzünden sorundur. Atatürk Türkiyesi dış sorunlarını bağımsız olduğu için çözebilmiştir. Şimdiki sorunlarımız gerçekten “Türkiye’nin bağımsızlığı” sorunudur. Ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu, Kürt sorunu yoktur, Türkiye sorunu vardır. Eski “Şark Meselesi” gibi.

İnsan, ne denli gerçekçi olursa olsun, böylesine karanlık bir tabloya inanmak istemiyor. Gerçekten, madalyonun öbür yüzü de var. İşte Türkiye’nin Cumhuriyet sayesinde yetiştirdiği parlak öğretmenler, bilim, sanat ve kültür insanları, işte parlak mühendisler, sanayiciler, doktorlar, iş insanları, ustabaşı ve işçiler, subaylar, çiftçiler, bankacılar, işte Cumhuriyet Mitingleri’nde meydanları dolduran yüz binlerce, milyonlarca bilinçli, coşkulu, güzel insanlar. Atatürk Türkiyesi’nin kadroları. Fırsat verildiğinde Türkiye’yi yeniden uçuracak insanlar bunlar.

 

21. Yüzyılda Hegemonya

İmalat sanayisinde ABD, 1895 yılında İngiltere’nin önüne geçiyor ve dünyadaki bu üstünlüğü 2010’a değin sürdürüyor. O tarihte birincilik Çin’e geçiyor. Aynı zamanda, ekonominin büyüklüğü bakımından Çin, Japonya’nın önüne geçerek ABD’den sonra ikinci oluyor. Herkes biliyor artık. Çin, büyük bir hızla gelişiyor, dünya hegemonu ABD ise 2008’den bu yana, bunalım içinde. Zaten yıllardır herkes ABD’nin yavaşladığının farkında. Fakat 2020’de, 2030’da, 2040’da, 2050’de durum ne olacak? Burada bilimselliği olmayan ‘kehanete’ dayanan kestirimler söz konusudur. Bu konuda ‘Çinciler’ ilerideki bir tarihte Çin’in ABD’yi geçeceğini ve dünyanın en güçlü, hegemon devleti olacağını öne sürüyorlar. Örneğin Dr. ArvindSubramanian, AndreGunder Frank bunlardan. Öte yandan ABD’nin dünyada önderliğini sürdüreceğini ileri sürenler de var: Örneğin George Friedman ve FareedZakaria. Yaşayanlar görecek ne olacağını. Ama üstat tarihçi Hobsbawm’m dediği gibi, ABD üstünlüğü, ABD imparatorluğu, bütün üstünlükler, imparatorluklar gibi sonsuz olmayacaktır.

Amerikalılar sorumsuzca kıyamet kadar dolar bastılar, dünyanın merkez bankaları, bankaları, şirketleri, insanlar o dolarlara değer verip karşılığında mal verdiler, onları biriktirdiler. Çin’in Merkez Bankası’nda 2 trilyon dolar, 1, 2 trilyon dolarlık ABD hazine tahvilleri yatıyor. Japon Merkez Bankası’nda 890 milyar dolarlık ABD tahvili var. Zamanla Çin parası yuan uluslararası bir paraya, rezerv para niteliğine bürünürse, o saklı dolarlar satılacak, satıldıkça değeri düşecektir. ABD çökecekse, çöküşünün bir biçimi bu olacaktır. Dolar pul olacaktır. ABD’nin yaşama düzeyi inecektir.

Daha ‘60’larm sonunda ClaudeJulien ABD’den imparatorluk diye söz ediyordu. Michael Hardt ve AntonioNegri 2000’de imparatorluk kavramını çözümleyen bir çalışma yayımladılar. Hem kültüre boş veren hem ona meraklı Amerikalılar, kendilerinden imparatorluk diye söz edilmesinden, ABD’nin Roma İmparatorluğa’na benzetilmesinden pek hoşlandılar, gururları okşandı. İmparatorluğun en göze çarpan özelliklerinden biri askeri güçtür. ABD herkesten üstün olmayı, herkesi savaşta yenebilmeyi II. Dünya Savaşı’ndan beri ilke edinmiştir. Bugün, 446.000 ABD askeri dünyanın 725 noktasında görev yapıyor. Okyanuslarda, uzak denizlerde sürekli donanma dolaştırıyor. Bu, pahalı bir iştir. Ama bunun ABD kapitalistlerine getirisi olduğu kesindir.

 

21. Yüzyıl Başında Kimi Ufuk Gezileri

İmparatorluk kurumunun ahlakça en sorunlu yönü savaş merakıdır. Her savaşta nice canlar yitiriliyor, nice perişanlıklar yaşanıyor. Tabii bütün imparatorluklar yaptıkları savaşları kendilerince haklı nedenlere dayandırmakta kusur etmemişlerdir. Eski savaşların ganimet, toprak, şan gibi getirileri vardı. Günümüzde kapitalizm savaşlardan çok kazanıyor. Üretim artıyor, işsizler iş buluyor. İmparatorluğun merkezinde herkes yararlanıyor ama kimi şirketler tabii (iktidara yakın olanlar) daha çok yararlanıyor. Irak Savaşı birkaç ABD şirketini acayip zengin etti.

ABD’nin bizzat giriştiği Kore, Vietnam, Afganistan, Irak Savaşları var. Ama bir de başkalarını savaştırması var. Öyle ki, şöyle bir görüntü oluşuyor. ABD, sanki bir bilgisayar oyunu oynar gibi bütün dünyayı kapsayan bir ekranın başına oturmuş;Orwell’in 1984 romanındaki Büyük Birader gibi herkesi dinleyebiliyor, herkesi görebiliyor, yatak odalarının mahremiyeti bile kalmamış. Pek çok insanı satın alacak kıyamet kadar parası var. Şurada savaş olsun, silah satarız, burada iç savaş. Şu insana suikast yapılsın, yok edelim onu. Burada karışıklık çıkaracağız. Şurada seçimler var, şu partiyi kazandıracağız. Falanca yerde halkı sokağa dökeceğiz. Filanca yerde darbe yapacağız. Acaba askeri darbe mi olsun, sivil darbe mi? Falanca ülkede aydınları vurduralım mı, yoksa ucu açık davalarla hapislerde mi çürütelim? Bu lanetli ‘bilgisayar oyunu’ böyle sürüp gidecek mi? Oyunun gerekçeleri her zaman hazırdır: Komünizm tehlikesi, terörizm tehlikesi, insan hakları, demokrasi çiğneniyor vb.

O dünya ekranının başına oturanlar ABD’nin siyaset adamları ve görevlileridir. Fakat hiç kuşku yok. Enselerinde ABD’nin iri kıyım bankaları ve şirketleri var.

Bu işin insanlıkla, uygarlıkla, ahlakla, adaletle fazla bir ilişkisi olmadığı bence açıktır. Acaba ABD’den sonra hegemonyası gelecekse, Çin de hegemonyası gereği, aynı kötülükleri yineleyecek mi? Birinin kapitalist ve Hıristiyan, öbürünün sosyalist ve Konfüçyüsçü oluşu bir fark getirecek mi? Bir Çin hegemonyasının dünyanın havasını çok değiştirme olasılığı var. Herkes yabancı dil diye öncelikle Çince öğrenecek. Çince İngilizcenin yerini alacak. Sanatta, müzikte, sinemada, kültürde egemen olacak. Dünyanın en büyük yazarı Shakespeare olmayacak. Giyim kuşamımız, mimarlığımız Çin tarafından belirlenecek. Bilgisayar dili Çince olacak. Çokpartili siyasal yaşam yerine tekpartili dizge yeğlenecek. O zaman belki çoğulculuk parti içi demokrasiyle sağlanmaya çalışılacak. Bir başka olasılık, dünya hegemonyasının iki ya da üçülke arasında paylaşılmasıdır. Örneğin Çin’in yanında Hindistan, Brezilya, Rusya, Japonya gibi ülkeler. Geleceğin Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin’in (bu ülkelerin İngilizce baş harflerinden oluşturulmuş BRİÇ) elinde olacağını söyleyenler var.

Burada, daha önemli bir noktaya işaret etmek gerekiyor. Belki de ABD hegemonyasının kötülükleri kapitalist dizgeden kaynaklanıyor. Söylendiği gibi kapitalizm ölüyorsa, yerine dünyada sosyalizm gelecekse, belki de şu ya da bu devletin hegemonyası fark etmeyecek, hegemonya adına o kadar çok kötülük yapılmayacak.

SSCB zamanında ABD ile bu ülke arasında bir “terör dengesi”nin varlığından söz ediliyordu. Yani bu iki süper güç birbirlerini yerle bir edecek nükleer silahlara sahip oldukları halde, birisi bu yönde bir atılım yaptığı takdirde, karşı taraf da aynı şeyi yaparak kendisi yok olurken, rakibini yok edebilecek durumdaydı. Böylece SSCB ve ABD yok olacağı gibi, dünyanın kalan yerleri de olasılıkla yaşanmaz hale gelecekti. Yani, dünyanın sonu olacaktı nükleer bir savaş, dolayısıyla da iki taraf da böyle bir savaştan kaçıyordu. SSCB’nin yerine geçen Rusya’da da bugün bu silahlar var, fakat Soğuk Savaş bittiği için böyle korkulu olasılıklardan pek söz edilmiyor. Peki, Çin’le ABD arasında böyle bir olasılık var mı? Çin’in nükleer silahları var, ama bunları ABD’ye ulaştıracak teknolojisi, birikimi henüz yok galiba. Buna karşın Çin’in elinde yine de çok etkili bir silah var. Elindeki dolarları bir anda piyasaya çıkarsa, doların değeri ‘yerle bir’ olur. Bu da Çin’in ABD’ye yöneltilmiş bir ‘tabancası’ sayılabilir. Dünya allak bullak olacağı için Çin de bunu yapmak istemez. Fakat böyle giderse, devletler değil, kişiler, özel kurumlar ellerindeki dolarlardan kurtulmak isteyebilirler. Böylece tedrici biçimde doların değeri düşebilir ya da bu arada bir panik olup dolar çökebilir. Yine belirteyim, bunlar bilimsel değeri olmayan birtakım kurgular.

Kapitalizm Bitiyor mu, Sosyalizm Geliyor mu? Yoksa Karma Ekonomi mi?

İnsanoğlu sürekli gelişen bir yaratık... Karıncalar, arılar yüz binlerce yıldır aynı davranışları gösteriyorlar. Örgütlenme biçimleri, yuvalarını yapma biçimleri, davranış biçimleri... Hep aynı, hiç değişmiyor. Oysa insanlar hep değişiyorlar. Önce Avrupa’da gördüğümüz feodallikten kapitalizme geçiş büyük, devrimci bir değişimdi. Gördüğümüz gibi, şu günlerde kapitalizm, özellikle 2008’den beri, büyük sarsıntılar geçiriyor. Gerçi bu sarsıntıların dönemsel olarak her zaman yaşandığı, kapitalizmin doğasında bu tür sarsıntıların bulunduğu söylenecektir. Ne var ki bu seferki sarsıntıların kapitalizmin anayurdu olan Batı’da olması ve bunalımın Batı’nın küresel hegemonyasının sarsılmakta olduğu bir döneme rastlaması, acaba Batı (ABD) hegemonyası gibi kapitalizm de gidici mi, sorusunun sorulmasına yol açıyor.

21. yüzyılda bir Çin hegemonyası olacaksa, Çin de sosyalist olduğuna göre dünya da sosyalist olacaktır demektir. Bir başka olasılık, ABD’de sosyalist bir devrim olmasıdır.

Eşitlikçi bir düzen olduğu için sosyalizmin insanların gözünde büyük bir çekiciliği olmuştur. Ne yazık ki kimi ülkelerde sosyalizm uygulamaları özgürlüğü dışlamış, bu yüzden de sosyalizm aleyhinde propagandalara yol açmıştır. Oysa Fransız Devrimi’nde de belirtildiği üzere, insanoğlu eşitliği özlediği denli, özgürlüğü de özlüyor. Kimi olumsuz örneklere karşın, sosyalizm kuramında özgürlüğe getirilen bir kısıtlama yok. Ama özgürlük ve eşitlik ilkelerinin birbirlerini sınırlayan bir yönü olduğu da doğrudur. İki ilke arasında mutlu bir denge oluşturmak gerekiyor.

Fakat sosyalizmin ahlaka daha uygun oluşu dışında, yakın bir gelecekte dünyanın sosyalizme yönelmesi bir zorunluluk olarak görünüyor. Çünkü insanlık gittikçe ağırlaşan bir çevre felaketinin içinde bocalamaktadır ve bu felaketi sınırlamak, önlemek için sosyalizm, onun planlı disiplini bir zorunluluk olarak görünüyor. Tepe tepe sömürülen yerküremizin kapitalizmin hoyrat anarşisine tahammülü kalmamıştır.

Çin’den sosyalist diye söz ediyoruz ama, bilindiği gibi, o ülkede devletin planlı gözetimi altında canlı ve büyük bir özel kesim var. Yani karma ekonomi yani devlet kapitalizmi uygulanıyor. Chen ve Zhang devlet kapitalizminin burjuva-kapitalist olabileceği, proleter-sosyalist de olabileceğini kabul ediyorlar. Çin’i sosyalizmin birincil, başlangıç aşamasında diye değerlendiriyorlar. Demek ki Çin’deki karma ekonomi, devlet kapitalizmin uygulaması sosyalizmi inşa sürecinde ilk aşama sayılmaktadır.

Atatürk devletçiliği de karma ekonomi, devlet kapitalizmi diye tanımlanır. Karma ekonomi ülkemizde 1980’e değin uygulandı. Türkiye’nin bugünkü iktisadi gelişme düzeyini yaratan bir siyaset olmuştur.

 

Şu Çevre Dedikleri

Günlük yaşantımızın temelinde olan, fabrika, otomobil gibi aygıtlar atmosferi kirleten birtakım gazlar salmaktadırlar. Bunların başında gelen karbondioksit gazı küremizin ısınmasına yol açmaktadır. Dünya ikliminde ufak ısı yükselmelerinin ne denli köklü değişmeler yarattığını şimdiden görüyoruz. Kutuplarda buzullar eriyor. Zavallı kutup ayıları perişan... Denizler yükselerek Hollanda, Bangladeş gibi yerlerde kıyı şeritlerinde deniz karayı kaplayacak. Birçok adalar ve kimi ada devletleri yok olacak. Çorak bölgeler çöle dönüşecek. Çok soğuk olduğu için tarım yapılamayan yerlerde tarım yapılabilecek. Orman alanlarındaki azalma, süreci daha da olumsuz kılıyor.

Kimi buzdolapları, aerosol kutularının (fısfıslar) saldığı kloroflorokarbon gazı stratosferdeki ozon tabakasını yok ettiği için güneşin ültraviyole ışınları süzülemiyor. Dolayısıyla deri kanseri, katarakt gibi hastalıklar çoğalıyor.

Başka gazlar, sonuçları şimdiden tam kestirilemeyecek olumsuzluklar, felaketler var. Bu sorunun temelinde hızlı nüfus artışı (patlaması) yatıyor. Ekim 2011’de dünya nüfusu 7 milyarı buldu. Oysa 1650’de 550, 1750’de 725 milyon, 1850’de 1,18, 1950’de 2,56, 1992’de 5,4 milyardı. Yapılan hesaplara göre dünya nüfusu artışı 2050’ye, aile planlaması bilgisi herkese yayılıncaya değin sürecek ve o sırada 11 milyarı bulacak. Bu, nasıl böyle oldu? Eskiden yetişkin kadınlar sık sık gebe kalırlar, çocuk doğururlardı. Fakat çocukların birçoğu çocuk hastalıklarından ölürdü. Ayrıca kolera, veba gibi salgınlar, kıtlık ve açlık vardı. Sonra, tıp gelişmemiş olduğu için insanların birçoğu 40-50 yaş arasında ölürdü. Sonuçta genellikle nüfus artışı olmaz, olsa bile sınırlı bir artış olurdu.

Derken tıbbın gelişmesiyle çocuk aşıları icat edildi. Salgınlar önlendi. insanlar uzun yaşamaya başladılar. Nüfus hızla artmaya koyuldu. Gelişmiş ülkelerde gebeliği önleme yöntemleriyle (aile planlamasıyla) nüfus artışı frenlenebiliyordu. Bu yöntemleri bilmeyen az gelişmiş ülkelerde nüfus artışı bir felakete dönüştü. Onca insanı beslemek büyük bir sorun haline geldi. Gerçi birçok yenilikler tarımsal üretimin artmasını sağlıyor. Ama bunun sınırları var. Ayrıca açlık çeken halkların birçoğu yoksulluktan besin maddelerini satın alacak durumda değildir.

En yoksul insanlar dışında, dünyada herkes üretilen malların alıcısı durumundadır. Onun için nüfus artışı daha çok alıcı, daha çok üretim, daha çok kirlenme demektir. Yani nüfus artışı eşittir kirlilik artışı.

Ailelerin tek çocuk yapması nüfus azalması demektir. İki çocukyapılması nüfusu sabit tutmaktır. Üç ya da daha fazla çocuk yapmaknüfus artışına yol açar. Bugün 1,3 milyar nüfusu olan, dünyanın en kalabalık ülkesi Çin’de devletin tek çocukla yetinilmesini istemesi, nüfusu,dolayısıyla kirlenmeyi azaltmak için uygulanan bir siyasadır. Dünyamızda nüfus artışı bilinçsizlik ve cehaletin ürünüdür.

Çevrenin kirlenmesine yol açan ikinci etken aşırı, gereksiz tüketimdir. Ayda bir yeni diş fırçası, yılda bir yeni otomobil alıyorsanız “tüketimtoplumu”nun ideal bireyisiniz demektir. Kapitalizm bayılıyor böyle bireylere. İnsanların beyinlerini yıkayan reklamcılığın amacı da budur: Tükettirmek, daha fazla tükettirmek. Azla yetinirseniz, iyice eskitmeden yeni eşya almazsanız, kapitalizm zor yaşar. Kapitalizm nüfus artışını da seviyor. Çünkü yoksullar da müşteridirler, alıcıdırlar.

Hiç değilse besin maddeleri, giysi satabilirsiniz onlara. Tüketim toplumunun en büyük şımarıklığı özel otomobildir (pek çok ölüme neden olduğu için kimilerince “tekerlekli tabut”). Bir süre önce Cumhuriyet'te okumuştum. Bir otomobilin yapılması için 45 ton hammadde gerekiyormuş. Başka bir şımarıklık da günümüzün tüketim tapınakları olan alışveriş merkezleri, AVM’lerdir. Tüketim toplumunun büyük şımarıklıklarından son bir örnek: Yoksul ülkelerde yaşayan 4,7 milyar insanın gereksindiği günlük en az su miktarı 9,25 milyar litreymiş. Dünyadaki tüm golf sahalarının sulanması için gerekli olan günlük su miktarı da aynıymış.

Çin ve Hindistan gibi nüfusu milyarlar olan ülkeler hızla gelişiyorlar. Bunların gelişmesi Amerikan tarzı yaşam, yani tüketim toplumu yönünde olacaksa, insanlık yandı. Havamız o denli kirlenir ki belki nefes alamayız. Böyle bir görünüm de sosyalizmi bir zorunluluk olarak kabul ettirecek bir durumdur. Çevrecilerin sık sık başvurdukları bir benzetme: “Dünya bir uzay gemisidir”. Uzay gemisinde insanın yaşayabilmesi nasıl bin bir hesap sayesindeyse, dünya üzerinde yaşamımızı çok iyi, özenle, sevgiyle tasarlamamız gerekmektedir.

 

2018 Üzerine Bir Dipnotu

Bir yanda Türkiye’nin büyük talihi: Atatürk gibi bir dahi önder. Onun yönettiği, Türkiye’yi en hızlı biçimde Ortaçağ’dan çağcıllığa (modernliğe) ulaştıracak kökten bir Devrim (Atatürk Devrimi). Ondan sonra iki talihsizlik ve bir talih. Atatürk’ün genç sayılabilecek bir yaşta (57) ölmesi talihsizlik. Yerine geçen İnönü’nün Atatürk’ün çizdiği bir Devrim yolunda bir süre ısrar etmesi (1938-1945) bir talih sayılmalıdır. Fakat sonra pek büyük talihsizlik: İnönü Sovyetler’den ürkerek (Atatürk’ün sözlüğünde bulunmayan bir kavram: ürkmek) ABD Emperyalizmi’ne şirin olabilmek uğrunda tek partili dizgeden çok partili dizgeye geçmesi. Çünkü bu, ülkemizi Karşıdevrim sürecine soktu. 1950’den başlayarak bugüne değin her seçimi Karşıdevrim kazandı. Bu Karşıdevrim’in nihai hedefi Türkiye’yi şeriat diktatörlüğüne, yeniden Ortaçağ’a ulaştırmaktır. Pek büyük talihsizlik.

            Talihsizliği büyüten şey, Türkiye’de aydınların, genel olarak okumuşların, çok partili dizgeyle demokrasiyi özdeş saymaları olmuştur. Oysa çok partili dizge bir mekanizmadır. Birden çok parti, basın özgürlüğü, düzenli, dürüst seçimlerden ibaret bir mekanizma. Almanya’da Hitler’i, Türkiye’de her genel seçimde Karşıdevrim’i iktidara getirebilen bir mekanizmadır.

            Demokrasi, özgürlük ve eşitlik temeline dayanan bir düzendir. Çok partili dizge mekanizmasının demokrasi üretebilmesi için seçim sandıklarından demokratların çıkması gerek. Yoksa sandıklardan Hitlerler, Karşıdevrimciler, Ortaçağ insanları çıkıyorsa, sonuç demokrasiye taban tabana zıt oluyor demektir. Demek ki 1950’de Türkiye’ye demokrasi değil, çok partili düzen geldi. Bizdeki çok partili düzende “iyi, doğru, güzel” hep çiğnendi ve buna rağmen biz, “bak Ortadoğu ülkelerinde demokrasi yok, bizde var” diye övündük. Ne kadar yanlış, çarpık bir övünme! İstisnasız her seçimi Karşıdevrim kazanınca, o da bir tür tek parti yönetimi olmuyor muydu? Atatürk ve İnönü bu Ortaçağ toplumunda tek parti yönetimi ile harikalar, devrimler yaratmadılar mı? Ve şimdi tek parti yönetimli Çin Dünya liderliğine koşmuyor mu?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

Sevil Annan, “Türkiye Her Alanda Geride”, Cumhuriyet, 17 Ekim2010

Orhan Bursalı, “Hayrettin Karaca ve Bozkurt Güvenç’ten İki Önemli Mesaj”, Cumhuriyet Bilim Teknik, 15 Nisan 2011

ChenYing, ZhangTongyu, “Bugünkü Kriz, Devlet Kapitalizmi Teorisi ve Çin’in Ekonomik Çizgisi”, Teori, Ekim 2011

Alev Coşkun, Liberal Ekonominin Çöküşü (İstanbul, Cumhuriyet Kitaplan, 2011)

AndreGunder Frank, ReOrient: Global Economy in theAsian Age (Berkeley, University of California Press, 1998)

George Friedman, TheNext 100 Years (N.York, AnchorBooks,2010)

M.Hardt, A.Negri, İmparatorluk (Çev. A.Yılmaz), (İstanbul, Ay-rıntı Yayınları, 2001)

EricHobsbawn, The Age of Extremes, 1914-1994 (London, Abacus, 1995)

EricHobsbawn, Globalisation, DemocracyandTerrorism (London, Abacus, 2007)

Martin Jacques, WhenChina Rules the World, (London, PenguinBooks, 2012)

ClaudeJulien, Amerikan İmparatorluğu (Çev. T. Saraç, A.Gülercan), (Ankara, Hitit Yayınevi, 1969)

ArvindSubramanian, “Kaçınılmaz Süper Devlet”, Aydınlık, 4 Ekim 2011

FraeedZakaria, The Post-American World, (London, PenguinBooks, 2009)