As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

Gazi Ömeroğlu: Atatürk'ün Önderliği: Düşünsel Açıdan İnceleme

MAKALELER

  Bakış:   Sıkça tartışılan konulardan biri Mustafa Kemal’in ideolojisidir. O’nu salt sosyalist ,salt Turancı, hatta liberal ve sosyal demokrat olarak niteleyenler olduysa da onu tanımlamak için kullanılan bu nitelemeler havada kalmıştır. Havada kalmayan, kanıtları bizzat Ulu Önder’in eylemleriyle ve söylemleriyle  ortaya çıkan bir gerçeklik vardır: Gazi Mustafa Kemal Atatürk milliyetçidir; Türk milliyetçisidir.

    Anahtar Sözcükler: Türk Devrimi, 6 Ok, Fransız Devrimi, Bolşevik Devrimi, egemenlik, milli bağımsızlık,yurttaşlık, düşün insanı

    Tarihin sadece yazıldığı değil, aynı zamanda yapıldığı bir coğrafyada yaşıyoruz.  Tarihin yapıldığı coğrafyalar insanlığa gözden kaçırılmaması gereken zorunlulukları dayatır. Bu zorunluluklar kimi zaman büyük halk ayaklanmaları, kimi zaman ihtilaller, kimi zaman da mili kurtuluş savaşlarının sonucunda ortaya çıkar. Öte yandan tarihin yapıldığı coğrafyaların dayattığı zorunlulukların; büyük halk ayaklanmalarının, ihtilallerin ve milli kurtuluş savaşlarının başat nedeni olduğu da görülmüştür. Çeşitli etnik grupların barındığı Osmanlı İmparatorluğu, Osmanoğlu ailesinin mutlak egemenliğine dayanıyordu. Egemenlik halkın değil, Hakk’ın ve onun yeryüzündeki temsilcisi olarak görülen halifenin, dolayısıyla halifenin üyesi olduğu Osmanoğlu ailesinindi. Haklar ve özgürlükler, vatandaşlık bağı üzerinden değil, kulluk ve inanç üzerinden tanımlanıyordu. Osmanoğlu ailesi yaklaşık 600 yıl boyunca mutlak iktidarına rakip olarak gördüğü kişi, topluluk ve odakları bertaraf edebilmeyi başardı. Fakat bertaraf edilemeyen bir güç vardı ki, o güç büyük uyanışını Anadolu’ya altın harflerle yazacaktı. O gücün adı Türk idi. Orta Asya’nın bozkırlarından, Avrupa’nın ortalarına uzanan büyük medeniyetin adıydı Türk.  Tarihsel gerçekleri dile getirmek, tarihin magazinselleştirilerek tartışıldığı şu günlerde aklı ve mantığı ön planda tutmayı gerektiriyor. Osmanoğlu ailesinin mutlak gücüyle ve egemenlik anlayışıyla  ilgili az önce paylaştığım gerçeklikler, tabii ki tarihteki 16 büyük Türk devleti’nden biri olan Osmanlı İmparatorluğu’nu değersizleştirme gayretini taşımıyor, diğer yandan Anadolu coğrafyasında yeşeren büyük uyanışın kaydadeğer bazı dinamikleri imparatorluk mirası olarak işlevsel görevler üstlenmiştir, bunu görüyoruz. Dünya tarihininde yüzyıllık dönemlerde koşulların yenilendiğini, nedenlerin ve sonuçların değiştiğini, hatta yön veren ile yön verilenin bile yer değiştirebildiğini görürüz.  18. Yüzyıl, dünya tarihi açısından; ekonomik, düşünsel ve toplumsal açıdan büyük değişimlerin yaşanmaya başladığı bir dönemdir. Tesadüf değildir ki,  devrimler de ekonomik, düşünsel ve toplumsal olmak üzere üç temel direğe dayanır. 18. Yüzyıl veda etmeye hazırlanırken, Bastille’den haykırılan sesin yankısı ne Paris ile ne Fransa ile ne de Avrupa ile sınırlı kalacaktı.  Öyle ki Fransız Devrimi sonrası gelen iki yüz yıllık süreçte dünya üzerindeki çatışmaların, çarpışmaların ve savaşların gösterilmek istenmeyen  mevzileri de Fransız Devrimi’nin ortaya koyduğu temel değerler üzerinden oluşacaktı. Fransız Devrimi neyi öğretmiş, neyi belletmiş, neyi göstermişti? Egemenliği Hakk’a ait gören mutlak imparatorluklarının sona erebileceğini gösterdi. Demokrasinin ancak toplumsal mücadele sonucunda kazanılabileceğini belletti ve eşitliğin, hürriyetin, adaletin bir lütuf değil demokrasi mücadelesinin gereği olduğunu öğretti. 18. Yüzyıl’da Avrupa’nın gerek siyasi gerek toplumsal haritası Fransız Devrimi’nin bir zorunluluğu olarak değişmeye başladı. Her ne kadar Fransız Devrimi’nin ürettiği değerler ve kimlikler günümüzde emperyalizmin tetikçilerinin birer ballı zehrine dönüşse de coğrafyamız başta olmak üzere dünyanın antiemperyalist kuvvetleri bu tekeli kırmaya yakındır, bu süreç yaşanmakta ve görülmektedir.

   19. yüzyıl, Fransız Devrimi’nin ürettiği değerlerin tetikleyiciliğiyle başgösteren olayların ve bu olayların nedeni olduğu süreçlerin yüzyılı oldu. Sanayi Devrimi, Yunanistan’ın bağımsızlığı, Kırım Savaşı, Mısır’ın İşgali… Ve Osmanlı İmparatorluğu’nu çöküşten kurtarmak için deneme-yanılma yöntemiyle girişilen Tanzimat ve Islahat Fermanları. Öte yandan 19. Yüzyıl’da tarihi sadece yazacak değil, beraberinde tarihi yapacak olan Mustafa Kemal doğdu. Kültürel, etnik ve dini çeşitliliğinin yanı sıra  ticaretin de belirleyici bir role sahip olduğu Trakya’nın Ege’ye bakan gözü Selanik,  20. Yüzyılın tarihini yazacak ve yapacak olan bir şahsiyetin doğumuna ev sahipliği yaptı. Mutafa Kemal’in düşünsel yapısının gelişimini anlamanın bir yolu da Selanik’i anlamaktan geçer. Bu dönemde, Osmanlı İmparatorluğu, kaybettiği savaşların ve stratejik anlamda önemli toprakların hesabını yaparken, özellikle Fransız Devrimi’nin ürettiği düşüncelerden etkilenen aydınlar çözüm yolları bulmaya çalışıyordu. İmparatorluğun hukuki olarak kabul edilmese de filli olarak paydaşı olan Balkan halkları başta olmak üzere etnik gruplardan yükselen eşitlik ve bağımsızlık sesleri, Dersaadet’i belki de ilk defa devlet-vatandaş ilişkisi üzerinde düşünmeye itiyordu. Zaten, devrim süreçlerini incelediğimizde ve imparatorluktan ulus devlete geçişe baktığımızda, anlam kazanan temel noktanın devlet-yurttaş ilişkisi olduğunu ve öncelikli çatışmanın egemenliğin kaynağı ve sahibi üzerinde yoğunlaştığını görürüz. Şüphesiz, Osmanlı dönemindeki çağdaşlaşma hamleleri görmezden gelinerek Mustafa Kemal’in düşünsel yapısının, Mustafa Kemal’in eşsiz Türk Devrimi’nin ve Mutafa Kemal’in Türkiyesi’nin anlaşılması oldukça güçtür, çünkü tarihsel süreçler devamlılık üzerine inşa edilmişlerdir.  Beraberinde, Mustafa Kemal’i Atatürk yapan mücadeleyi ve birikimi kavrayabilmek için Osmanlı’nın son 200 yılını da anlamak zorunluluğu vardır. Mustafa Kemal Meşrutiyet’e ve Osmanlı’nın büyüyen savaş yenilgilerine tanıklık etmiştir. Prof.Dr. Suat Sinanoğlu’nun Türk Hümanizmi kitabında şöyle der: “Meşrutiyetçi fikirlerin etki alanına giren çevresi, askeri okuldaki öğrenimi, Fransız İhtilali üzerine edindiği bilgiler, tanığı olduğu büyük sarsıcı olaylar ve özellikle muharebe meydanlarında yakından tanımak fırsatını bulduğu ulusunun düştü durumdan duyduğu elemle kendisini bağımsızlığını yitirmiş bir toplumun çocuğu olarak görmekten duyduğu eziklik, yaralanan onuru, ona batılı olmayan toplumların ruhunu doğuştan tutsak eden zincirleri koparıp atma gücü vermiştir.” (1) Prof. Dr. Sinanoğlu’nun bu sözünden hareketle iki önemli gerçekliği ortaya koyabiliriz:

1- Mustafa Kemal, ulusunu öncelikle cephede, siperde yani vatan mevzisinde tanımıştır ve ulusunun gerçeklerini orada özümsemiştir. Bu gerçeklik, O’nun Türk Devrimi’nin de mevzisini belirleyecek ve ordu-millet ortaklığıyla kazanılan milli devrimin önünü açacaktır.

2- Mustafa Kemal, batılı olmadan da hürriyetin ve bağımsızlığın mücadelesinin verilebileceğinin ve bu mücadelenin emperyalizmin bağladığı zincirlerden kurtularak kazanılabileceğinin farkındadır.

 

Öte yandan, başarılı bir askeri okul hayatınının içinden gelen Mustafa Kemal’de oluşan milliyetçilik fikri de bu bağlamda değerlendirilebilir. O’nun milliyetçiliği etnisite üzerinden değil aidiyetlik üzerinden anlam kazanır. Vatana aidiyetlik beraberinde bağımsızlığa aidiyetliği ve hürriyete bağlılığı doğurur.  İmparatorluğun kayıp yıllarında askeri okul sıralarında Fransız düşünürlerini ,klasikleri okuyan ve dünya pencerelerini açan Mustafa Kemal’de demokrasi ve milliyetçilik düşüncesi birbirini tamamlayıcı biçimde gelişmiştir. Türkiye’de karşı devrimin tetikçileri ve yeminli elemanları tarafından ırkçılıkla, kafatasçılıkla ve faşistlikle lekelenmeye çalışılan Atatürk’ün Türk Milliyetçiliği’nin anlamını General Ali Fuat Cebesoy’dan dinleyelim: “Mustafa Kemal samimi bir Türk Milliyetçisiydi, bunun en canlı misaline Yafa’da şahit oldum. Cumhuriyet Devri’nde Çankaya’da birkaç  defa da ayrıntıları ile kendisinden dinledim. Mustafa Kemal, 5. Ordu’da Arap ırkından olan askerlere daha özel muamele yapıldığını ve Anadolu çocuklarından daha üstün tutulduklarını gördükçe müteessir oluyordu. Ve sordu: Osmanlılığın telkin ettiği bu aşağılık duygusundan ne zaman kurtulacağız?” (2) Görüldüğü üzere, Mustafa Kemal’in askeri deneyimindeki bu ıstırap kendi halkının başka bir ırk ile mukayese edilerek küçük düşürülmesinden ve ezilmesinden kaynaklanmaktadır. Mustafa Kemal, bu noktaki sorunu üstün tutulan ırka değil, imparatorluğun oyuncak çözümlerinden biri olan Osmanlılık düşüncesine bağlamıştır. Yerine koyacağı ise bellidir: Türk Ulusu. İşte, bağlamsal ve anlamsal açıdan bakıldığında Mustafa Kemal’in milliyetçiliği esasında ulus yaratma ereğine dayanır.  O’nun Türk milliyetçiliğinin bilimsel temeller üzerinde yeşerdiğinin en canlı kanıtı ise Türk Tarih Kurumu’dur.  Türk Milleti’ne tarihinden gelen basiretinin gereği olarak söylenen “Türk Milleti çalışkandır, Türk Milleti zekidir!” cümlesi Atatürk’ün şu sözünde anlamını bulur. “Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak evvela bizim kendi benliğimize ve milliyetimize hürmet göstermemiz gerekir.”  (3) Milliyetçilik, ulus devletlerin yaratılma sürecinin başat gerçekliğidir. Atatürk’ün milliyetçiliğinden ırkçılık, kafatasçılık ve faşizm değil; öz yurdunda paryalaştırılmaya çalışılan Türk Milleti’nin geleceğe olan umutları ve emperyalist işgallere karşı vermiş olduğu kurtuluş savaşı çıkar. Milliyetçiliğin ikiz kardeşleri de yine Ulu Önder’in 6 Ok’undan gelir: Laiklik ve Cumhuriyetçilik. Milliyetçiliğin fiili anlamını bulması için yurttaş esasına dayalı ve halkın iradesinin esas alındığı bir yönetim biçimi gereklidir. O nedenle saltanatın ve halifeliğin kaldırılması; yerine halkın öz gücüne dayanan cumhuriyet rejiminin benimsenmesi Türk Milleti’ne hizmet yolunda atılan en önemli adımlardan biri olarak değerlendirilmelidir. 1789 Fransız Devrimi’nin büyüttüğü milliyetçilik, laiklik ve cumhuriyetçilik ilkeleri Mustafa Kemal Atatürk tarafından Anadolu’nun öz gücüne dayandırılarak milli kurtuluş savaşıyla birlikte Türk Milleti’nin hem bedensel hem manevi çıkarlarının gereği olmuştur. Bu bağlamda laiklikten kopuk bir milliyetçilik anlayışının uzun soluklu olmayacağı aşikardır. Örneğin; Ortadoğu’daki Baas hareketi antiemperyalist karaktere sahip olmasına rağmen laiklik açısından yoğun noksanlıklar taşıdığı için kalıcılığa kavuşamamıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün 6 Ok’unda yer alan devletçilik, halkçılık ve devrimcilik yaratılan ulus devletin ekonomik ve toplumsal ayağını düzenlemektedir. Fransız Devrimi 18. Yüzyıl’a mührünü nasıl vurduysa 20. Yüzyıl’a da Atatürk’ün Türk Devrimi ve Lenin’in Bolşevik Devrimi mührünü vurmuştur.  İki devrimin başlıca ortak noktalarını şöyle sıralayabiliriz.

 

1- İkisi de emperyalizmin büyüttüğü canavar olan bir paylaşım savaşı sürecinde yeşermiş ve dünyada emperyalizme karşı yükselen sesin iki karargahını oluşturmuştur.

2- İkisinde de egemenliği mutlak olarak elinde bulunduran hanedana karşı tepki vardır.

3- Gerek Bolşevik Devrimi gerek Türk Devrimi emperyalizmin ve egemenliğin mutlak sahiplerinin ekonomik ve toplumsal sömürü düzenine karşıdır.

4- Bolşevik Devrimi ve Türk Devrimi’nin dayandığı güç halktır.

5- Sonuçlarına bakıldığında siyasal ve ekonomik sistemler farklılıklar taşısa da her iki devrim de yurttaşlık esasına dayalı bir vatandaşlık tanımı geliştirmiştir. Egemenlik saraylardan devrim yoluyla alınmış ve halka teslim edilmiştir. 

 

    Sıkça tartışılan konulardan biri Mustafa Kemal’in ideolojisidir. O’nu salt sosyalist ilan edenler,  salt Turancı ilan edenler hatta liberal ilan edenler olduysa da onu tanımlamak için kullanılan bu nitelemeler havada kalmıştır. Havada kalmayan, kanıtları bizzat Ulu Önder’in eylemleriyle ve söylemleriyle  ortaya çıkan bir gerçeklik vardır: Gazi Mustafa Kemal Atatürk milliyetçidir; Türk milliyetçisidir. Diğer yandan özellikle 1930 sonrası uygulanan ekonomik ve toplumsal programlara bakıldığında sosyalist ideolojinin yansımalarını görmek olanaklıdır:  Kalkınma Programları, Halk Evleri, Köy Enstitüleri. Fakat belirtmek gerekir ki bu icraatlar Türk Ulusu’nun öz benliğiyle yoğurulmuştur ve ithal karakterleri baskın değildir. Bundan dolayıdır ki karşı devrimciler tarafından yaftalanarak hedef haline getirilmiş ve getirilmektedir. Sovyetler Birliği Ankara büyükelçisi Aralov’un anılarında Lenin’in dedikleri aktarılır: “Türkler, millî kurtuluşları için savaşıyorlar. Mustafa Kemal Paşa tabii ki sosyalist değildir ama, görülüyor ki, iyi bir teşkilatçı, kabiliyetli bir lider, milli burjuva ihtilalini idare ediyor. İlerici, akıllı bir devlet adamı. Bizim sosyalist inkılabımızın önemini anlamış olup, Sovyet Rusya'ya karşı olumlu davranıyor. O, istilacılara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Kapitalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarıyla birlikte silip süpüreceğine inanıyorum.” 

 

   Öyle de oldu, kapitalistlerin gururu Anadolu’nun özünden yeşeren milli direnişin sayesinde kırıldı.  Türk Devrimi şimdi büyük görevinin peşindeydi: Çağdaş Türk Ulusu’nu yaratmak.  Bu görev hürriyetin, yurttaşlık haklarının, milli kültürün tesisini ve milli kimliğin, milli bağımsızlığın pekiştirilmesini temel alıyordu.  Mustafa Kemal Atatürk’ü salt eylem adamı olarak düşünemeyiz, aynı zamanda aydın kimliğini taşıyan bir düşün insanıdır. Devleti idare etme ereği olan önderlerin düşünsel yönleri ve kuvvetleri eğitim alanında yansımalarını bulur. 14 Ekim 1925’te verdiği demeçte Ulu Önder şöyle diyor: “Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak muallimlerdir, muallimden, mürebbiden mahrum bir millet henüz millet namını almak istidadını kesbetmemiştir. Ona alelade bir kitle denir, millet denmez. Bir kitle ki millet olabilmek için mutlaka mürebbilere, muallimlere muhtaçtır. Onlardır ki, bir hey’et-i içtimaiyeyi hakiki millet haline koyarlar.” (4) Yüksek teçhizatlı emperyalist orduları yenilgiye uğratmış Türk Ordusu’nun ve milletinin başkomutanı, askeri deha Atatürk, Türk Devrimi’nin başarıya ulaşması için eğitim ordusunu ve bu ordunun sahibi Türk Milleti’ni göreve çağırıyordu.  Öte yandan, hayatın musiki olduğunu, sporun Türk gençliğinin milli terbiyesi olduğunu söyleyen Atatürk’ü de unutmayalım. Bunlar, emperyalistlere karşı yürüttüğü milli bağımsızlık savaşını kazanan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sadece askeri ve politik bir kimliğe değil  göz ardı edilmemesi gereken düşünsel bir kimliğe sahip olduğunu gösteriyor. Bu nedenledir ki, 3. Selim Dönemi’nden itibaren başlayan Türk modernleşmesini, yeni Türk harfleriyle 20. Yüzyıl’a mührünü vurarak yazan kişinin Atatürk olduğunu söylersek abartmış olmayız.  Okuduğu binlerce kitap, yazdığı kitaplar; Geometri kitabını yazan bir başkomutan, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu toplantılarını yöneten bir cumhurbaşkanı ve bu portreyi yaratan evrenselden kopmamış bir düşün ağı, sadece bağımsızlığımızı değil  matematik ve geometri kitaplarımızdaki üçgen, dikdörtgen ve yarıçapı da borçlu olduğumuz aydındır Atatürk’ün; eylemlerinin ve düşüncelerinin yarıçapına bile erişemeyenlerin pervasızca saldırdığı kişi de yine Atatürk’tür. Ne Mutlu O’nu anlayabilene, Ne Mutlu Türk’üm diyene!

 

Gazi ÖMEROĞLU

ODTÜ Tarih

[email protected]

KAYNAKÇA

1. SİNANOĞLU, Suat. Türk Hümanizmi. Sayfa 38-39. Ankara. 1980.

2. CEBESOY, Ali Fuat. Sınıf Arkadaşım Atatürk. Sayfa 98. İstanbul. 1967

3. İNAN, Arı. Düşünceleriyle Atatürk. Sayfa 84. Ankara. 1991

4. İNAN, Arı. Düşünceleriyle Atatürk. Sayfa 141. Ankara . 1991

Açıklama: Ord. Prof. Dr. Enver Ziya Karal’ın Atatürk ve Türk Devrimi kitabından yararlanılmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

   

 

 

  Bakış:   Sıkça tartışılan konulardan biri Mustafa Kemal’in ideolojisidir. O’nu salt sosyalist ,salt Turancı, hatta liberal ve sosyal demokrat olarak niteleyenler olduysa da onu tanımlamak için kullanılan bu nitelemeler havada kalmıştır. Havada kalmayan, kanıtları bizzat Ulu Önder’in eylemleriyle ve söylemleriyle  ortaya çıkan bir gerçeklik vardır: Gazi Mustafa Kemal Atatürk milliyetçidir; Türk milliyetçisidir.

    Anahtar Sözcükler: Türk Devrimi, 6 Ok, Fransız Devrimi, Bolşevik Devrimi, egemenlik, milli bağımsızlık,yurttaşlık, düşün insanı

    Tarihin sadece yazıldığı değil, aynı zamanda yapıldığı bir coğrafyada yaşıyoruz.  Tarihin yapıldığı coğrafyalar insanlığa gözden kaçırılmaması gereken zorunlulukları dayatır. Bu zorunluluklar kimi zaman büyük halk ayaklanmaları, kimi zaman ihtilaller, kimi zaman da mili kurtuluş savaşlarının sonucunda ortaya çıkar. Öte yandan tarihin yapıldığı coğrafyaların dayattığı zorunlulukların; büyük halk ayaklanmalarının, ihtilallerin ve milli kurtuluş savaşlarının başat nedeni olduğu da görülmüştür. Çeşitli etnik grupların barındığı Osmanlı İmparatorluğu, Osmanoğlu ailesinin mutlak egemenliğine dayanıyordu. Egemenlik halkın değil, Hakk’ın ve onun yeryüzündeki temsilcisi olarak görülen halifenin, dolayısıyla halifenin üyesi olduğu Osmanoğlu ailesinindi. Haklar ve özgürlükler, vatandaşlık bağı üzerinden değil, kulluk ve inanç üzerinden tanımlanıyordu. Osmanoğlu ailesi yaklaşık 600 yıl boyunca mutlak iktidarına rakip olarak gördüğü kişi, topluluk ve odakları bertaraf edebilmeyi başardı. Fakat bertaraf edilemeyen bir güç vardı ki, o güç büyük uyanışını Anadolu’ya altın harflerle yazacaktı. O gücün adı Türk idi. Orta Asya’nın bozkırlarından, Avrupa’nın ortalarına uzanan büyük medeniyetin adıydı Türk.  Tarihsel gerçekleri dile getirmek, tarihin magazinselleştirilerek tartışıldığı şu günlerde aklı ve mantığı ön planda tutmayı gerektiriyor. Osmanoğlu ailesinin mutlak gücüyle ve egemenlik anlayışıyla  ilgili az önce paylaştığım gerçeklikler, tabii ki tarihteki 16 büyük Türk devleti’nden biri olan Osmanlı İmparatorluğu’nu değersizleştirme gayretini taşımıyor, diğer yandan Anadolu coğrafyasında yeşeren büyük uyanışın kaydadeğer bazı dinamikleri imparatorluk mirası olarak işlevsel görevler üstlenmiştir, bunu görüyoruz. Dünya tarihininde yüzyıllık dönemlerde koşulların yenilendiğini, nedenlerin ve sonuçların değiştiğini, hatta yön veren ile yön verilenin bile yer değiştirebildiğini görürüz.  18. Yüzyıl, dünya tarihi açısından; ekonomik, düşünsel ve toplumsal açıdan büyük değişimlerin yaşanmaya başladığı bir dönemdir. Tesadüf değildir ki,  devrimler de ekonomik, düşünsel ve toplumsal olmak üzere üç temel direğe dayanır. 18. Yüzyıl veda etmeye hazırlanırken, Bastille’den haykırılan sesin yankısı ne Paris ile ne Fransa ile ne de Avrupa ile sınırlı kalacaktı.  Öyle ki Fransız Devrimi sonrası gelen iki yüz yıllık süreçte dünya üzerindeki çatışmaların, çarpışmaların ve savaşların gösterilmek istenmeyen  mevzileri de Fransız Devrimi’nin ortaya koyduğu temel değerler üzerinden oluşacaktı. Fransız Devrimi neyi öğretmiş, neyi belletmiş, neyi göstermişti? Egemenliği Hakk’a ait gören mutlak imparatorluklarının sona erebileceğini gösterdi. Demokrasinin ancak toplumsal mücadele sonucunda kazanılabileceğini belletti ve eşitliğin, hürriyetin, adaletin bir lütuf değil demokrasi mücadelesinin gereği olduğunu öğretti. 18. Yüzyıl’da Avrupa’nın gerek siyasi gerek toplumsal haritası Fransız Devrimi’nin bir zorunluluğu olarak değişmeye başladı. Her ne kadar Fransız Devrimi’nin ürettiği değerler ve kimlikler günümüzde emperyalizmin tetikçilerinin birer ballı zehrine dönüşse de coğrafyamız başta olmak üzere dünyanın antiemperyalist kuvvetleri bu tekeli kırmaya yakındır, bu süreç yaşanmakta ve görülmektedir.

   19. yüzyıl, Fransız Devrimi’nin ürettiği değerlerin tetikleyiciliğiyle başgösteren olayların ve bu olayların nedeni olduğu süreçlerin yüzyılı oldu. Sanayi Devrimi, Yunanistan’ın bağımsızlığı, Kırım Savaşı, Mısır’ın İşgali… Ve Osmanlı İmparatorluğu’nu çöküşten kurtarmak için deneme-yanılma yöntemiyle girişilen Tanzimat ve Islahat Fermanları. Öte yandan 19. Yüzyıl’da tarihi sadece yazacak değil, beraberinde tarihi yapacak olan Mustafa Kemal doğdu. Kültürel, etnik ve dini çeşitliliğinin yanı sıra  ticaretin de belirleyici bir role sahip olduğu Trakya’nın Ege’ye bakan gözü Selanik,  20. Yüzyılın tarihini yazacak ve yapacak olan bir şahsiyetin doğumuna ev sahipliği yaptı. Mutafa Kemal’in düşünsel yapısının gelişimini anlamanın bir yolu da Selanik’i anlamaktan geçer. Bu dönemde, Osmanlı İmparatorluğu, kaybettiği savaşların ve stratejik anlamda önemli toprakların hesabını yaparken, özellikle Fransız Devrimi’nin ürettiği düşüncelerden etkilenen aydınlar çözüm yolları bulmaya çalışıyordu. İmparatorluğun hukuki olarak kabul edilmese de filli olarak paydaşı olan Balkan halkları başta olmak üzere etnik gruplardan yükselen eşitlik ve bağımsızlık sesleri, Dersaadet’i belki de ilk defa devlet-vatandaş ilişkisi üzerinde düşünmeye itiyordu. Zaten, devrim süreçlerini incelediğimizde ve imparatorluktan ulus devlete geçişe baktığımızda, anlam kazanan temel noktanın devlet-yurttaş ilişkisi olduğunu ve öncelikli çatışmanın egemenliğin kaynağı ve sahibi üzerinde yoğunlaştığını görürüz. Şüphesiz, Osmanlı dönemindeki çağdaşlaşma hamleleri görmezden gelinerek Mustafa Kemal’in düşünsel yapısının, Mustafa Kemal’in eşsiz Türk Devrimi’nin ve Mutafa Kemal’in Türkiyesi’nin anlaşılması oldukça güçtür, çünkü tarihsel süreçler devamlılık üzerine inşa edilmişlerdir.  Beraberinde, Mustafa Kemal’i Atatürk yapan mücadeleyi ve birikimi kavrayabilmek için Osmanlı’nın son 200 yılını da anlamak zorunluluğu vardır. Mustafa Kemal Meşrutiyet’e ve Osmanlı’nın büyüyen savaş yenilgilerine tanıklık etmiştir. Prof.Dr. Suat Sinanoğlu’nun Türk Hümanizmi kitabında şöyle der: “Meşrutiyetçi fikirlerin etki alanına giren çevresi, askeri okuldaki öğrenimi, Fransız İhtilali üzerine edindiği bilgiler, tanığı olduğu büyük sarsıcı olaylar ve özellikle muharebe meydanlarında yakından tanımak fırsatını bulduğu ulusunun düştü durumdan duyduğu elemle kendisini bağımsızlığını yitirmiş bir toplumun çocuğu olarak görmekten duyduğu eziklik, yaralanan onuru, ona batılı olmayan toplumların ruhunu doğuştan tutsak eden zincirleri koparıp atma gücü vermiştir.” (1) Prof. Dr. Sinanoğlu’nun bu sözünden hareketle iki önemli gerçekliği ortaya koyabiliriz:

1- Mustafa Kemal, ulusunu öncelikle cephede, siperde yani vatan mevzisinde tanımıştır ve ulusunun gerçeklerini orada özümsemiştir. Bu gerçeklik, O’nun Türk Devrimi’nin de mevzisini belirleyecek ve ordu-millet ortaklığıyla kazanılan milli devrimin önünü açacaktır.

2- Mustafa Kemal, batılı olmadan da hürriyetin ve bağımsızlığın mücadelesinin verilebileceğinin ve bu mücadelenin emperyalizmin bağladığı zincirlerden kurtularak kazanılabileceğinin farkındadır.

 

Öte yandan, başarılı bir askeri okul hayatınının içinden gelen Mustafa Kemal’de oluşan milliyetçilik fikri de bu bağlamda değerlendirilebilir. O’nun milliyetçiliği etnisite üzerinden değil aidiyetlik üzerinden anlam kazanır. Vatana aidiyetlik beraberinde bağımsızlığa aidiyetliği ve hürriyete bağlılığı doğurur.  İmparatorluğun kayıp yıllarında askeri okul sıralarında Fransız düşünürlerini ,klasikleri okuyan ve dünya pencerelerini açan Mustafa Kemal’de demokrasi ve milliyetçilik düşüncesi birbirini tamamlayıcı biçimde gelişmiştir. Türkiye’de karşı devrimin tetikçileri ve yeminli elemanları tarafından ırkçılıkla, kafatasçılıkla ve faşistlikle lekelenmeye çalışılan Atatürk’ün Türk Milliyetçiliği’nin anlamını General Ali Fuat Cebesoy’dan dinleyelim: “Mustafa Kemal samimi bir Türk Milliyetçisiydi, bunun en canlı misaline Yafa’da şahit oldum. Cumhuriyet Devri’nde Çankaya’da birkaç  defa da ayrıntıları ile kendisinden dinledim. Mustafa Kemal, 5. Ordu’da Arap ırkından olan askerlere daha özel muamele yapıldığını ve Anadolu çocuklarından daha üstün tutulduklarını gördükçe müteessir oluyordu. Ve sordu: Osmanlılığın telkin ettiği bu aşağılık duygusundan ne zaman kurtulacağız?” (2) Görüldüğü üzere, Mustafa Kemal’in askeri deneyimindeki bu ıstırap kendi halkının başka bir ırk ile mukayese edilerek küçük düşürülmesinden ve ezilmesinden kaynaklanmaktadır. Mustafa Kemal, bu noktaki sorunu üstün tutulan ırka değil, imparatorluğun oyuncak çözümlerinden biri olan Osmanlılık düşüncesine bağlamıştır. Yerine koyacağı ise bellidir: Türk Ulusu. İşte, bağlamsal ve anlamsal açıdan bakıldığında Mustafa Kemal’in milliyetçiliği esasında ulus yaratma ereğine dayanır.  O’nun Türk milliyetçiliğinin bilimsel temeller üzerinde yeşerdiğinin en canlı kanıtı ise Türk Tarih Kurumu’dur.  Türk Milleti’ne tarihinden gelen basiretinin gereği olarak söylenen “Türk Milleti çalışkandır, Türk Milleti zekidir!” cümlesi Atatürk’ün şu sözünde anlamını bulur. “Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak evvela bizim kendi benliğimize ve milliyetimize hürmet göstermemiz gerekir.”  (3) Milliyetçilik, ulus devletlerin yaratılma sürecinin başat gerçekliğidir. Atatürk’ün milliyetçiliğinden ırkçılık, kafatasçılık ve faşizm değil; öz yurdunda paryalaştırılmaya çalışılan Türk Milleti’nin geleceğe olan umutları ve emperyalist işgallere karşı vermiş olduğu kurtuluş savaşı çıkar. Milliyetçiliğin ikiz kardeşleri de yine Ulu Önder’in 6 Ok’undan gelir: Laiklik ve Cumhuriyetçilik. Milliyetçiliğin fiili anlamını bulması için yurttaş esasına dayalı ve halkın iradesinin esas alındığı bir yönetim biçimi gereklidir. O nedenle saltanatın ve halifeliğin kaldırılması; yerine halkın öz gücüne dayanan cumhuriyet rejiminin benimsenmesi Türk Milleti’ne hizmet yolunda atılan en önemli adımlardan biri olarak değerlendirilmelidir. 1789 Fransız Devrimi’nin büyüttüğü milliyetçilik, laiklik ve cumhuriyetçilik ilkeleri Mustafa Kemal Atatürk tarafından Anadolu’nun öz gücüne dayandırılarak milli kurtuluş savaşıyla birlikte Türk Milleti’nin hem bedensel hem manevi çıkarlarının gereği olmuştur. Bu bağlamda laiklikten kopuk bir milliyetçilik anlayışının uzun soluklu olmayacağı aşikardır. Örneğin; Ortadoğu’daki Baas hareketi antiemperyalist karaktere sahip olmasına rağmen laiklik açısından yoğun noksanlıklar taşıdığı için kalıcılığa kavuşamamıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün 6 Ok’unda yer alan devletçilik, halkçılık ve devrimcilik yaratılan ulus devletin ekonomik ve toplumsal ayağını düzenlemektedir. Fransız Devrimi 18. Yüzyıl’a mührünü nasıl vurduysa 20. Yüzyıl’a da Atatürk’ün Türk Devrimi ve Lenin’in Bolşevik Devrimi mührünü vurmuştur.  İki devrimin başlıca ortak noktalarını şöyle sıralayabiliriz.

 

1- İkisi de emperyalizmin büyüttüğü canavar olan bir paylaşım savaşı sürecinde yeşermiş ve dünyada emperyalizme karşı yükselen sesin iki karargahını oluşturmuştur.

2- İkisinde de egemenliği mutlak olarak elinde bulunduran hanedana karşı tepki vardır.

3- Gerek Bolşevik Devrimi gerek Türk Devrimi emperyalizmin ve egemenliğin mutlak sahiplerinin ekonomik ve toplumsal sömürü düzenine karşıdır.

4- Bolşevik Devrimi ve Türk Devrimi’nin dayandığı güç halktır.

5- Sonuçlarına bakıldığında siyasal ve ekonomik sistemler farklılıklar taşısa da her iki devrim de yurttaşlık esasına dayalı bir vatandaşlık tanımı geliştirmiştir. Egemenlik saraylardan devrim yoluyla alınmış ve halka teslim edilmiştir. 

 

    Sıkça tartışılan konulardan biri Mustafa Kemal’in ideolojisidir. O’nu salt sosyalist ilan edenler,  salt Turancı ilan edenler hatta liberal ilan edenler olduysa da onu tanımlamak için kullanılan bu nitelemeler havada kalmıştır. Havada kalmayan, kanıtları bizzat Ulu Önder’in eylemleriyle ve söylemleriyle  ortaya çıkan bir gerçeklik vardır: Gazi Mustafa Kemal Atatürk milliyetçidir; Türk milliyetçisidir. Diğer yandan özellikle 1930 sonrası uygulanan ekonomik ve toplumsal programlara bakıldığında sosyalist ideolojinin yansımalarını görmek olanaklıdır:  Kalkınma Programları, Halk Evleri, Köy Enstitüleri. Fakat belirtmek gerekir ki bu icraatlar Türk Ulusu’nun öz benliğiyle yoğurulmuştur ve ithal karakterleri baskın değildir. Bundan dolayıdır ki karşı devrimciler tarafından yaftalanarak hedef haline getirilmiş ve getirilmektedir. Sovyetler Birliği Ankara büyükelçisi Aralov’un anılarında Lenin’in dedikleri aktarılır: “Türkler, millî kurtuluşları için savaşıyorlar. Mustafa Kemal Paşa tabii ki sosyalist değildir ama, görülüyor ki, iyi bir teşkilatçı, kabiliyetli bir lider, milli burjuva ihtilalini idare ediyor. İlerici, akıllı bir devlet adamı. Bizim sosyalist inkılabımızın önemini anlamış olup, Sovyet Rusya'ya karşı olumlu davranıyor. O, istilacılara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Kapitalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarıyla birlikte silip süpüreceğine inanıyorum.” 

 

   Öyle de oldu, kapitalistlerin gururu Anadolu’nun özünden yeşeren milli direnişin sayesinde kırıldı.  Türk Devrimi şimdi büyük görevinin peşindeydi: Çağdaş Türk Ulusu’nu yaratmak.  Bu görev hürriyetin, yurttaşlık haklarının, milli kültürün tesisini ve milli kimliğin, milli bağımsızlığın pekiştirilmesini temel alıyordu.  Mustafa Kemal Atatürk’ü salt eylem adamı olarak düşünemeyiz, aynı zamanda aydın kimliğini taşıyan bir düşün insanıdır. Devleti idare etme ereği olan önderlerin düşünsel yönleri ve kuvvetleri eğitim alanında yansımalarını bulur. 14 Ekim 1925’te verdiği demeçte Ulu Önder şöyle diyor: “Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak muallimlerdir, muallimden, mürebbiden mahrum bir millet henüz millet namını almak istidadını kesbetmemiştir. Ona alelade bir kitle denir, millet denmez. Bir kitle ki millet olabilmek için mutlaka mürebbilere, muallimlere muhtaçtır. Onlardır ki, bir hey’et-i içtimaiyeyi hakiki millet haline koyarlar.” (4) Yüksek teçhizatlı emperyalist orduları yenilgiye uğratmış Türk Ordusu’nun ve milletinin başkomutanı, askeri deha Atatürk, Türk Devrimi’nin başarıya ulaşması için eğitim ordusunu ve bu ordunun sahibi Türk Milleti’ni göreve çağırıyordu.  Öte yandan, hayatın musiki olduğunu, sporun Türk gençliğinin milli terbiyesi olduğunu söyleyen Atatürk’ü de unutmayalım. Bunlar, emperyalistlere karşı yürüttüğü milli bağımsızlık savaşını kazanan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sadece askeri ve politik bir kimliğe değil  göz ardı edilmemesi gereken düşünsel bir kimliğe sahip olduğunu gösteriyor. Bu nedenledir ki, 3. Selim Dönemi’nden itibaren başlayan Türk modernleşmesini, yeni Türk harfleriyle 20. Yüzyıl’a mührünü vurarak yazan kişinin Atatürk olduğunu söylersek abartmış olmayız.  Okuduğu binlerce kitap, yazdığı kitaplar; Geometri kitabını yazan bir başkomutan, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu toplantılarını yöneten bir cumhurbaşkanı ve bu portreyi yaratan evrenselden kopmamış bir düşün ağı, sadece bağımsızlığımızı değil  matematik ve geometri kitaplarımızdaki üçgen, dikdörtgen ve yarıçapı da borçlu olduğumuz aydındır Atatürk’ün; eylemlerinin ve düşüncelerinin yarıçapına bile erişemeyenlerin pervasızca saldırdığı kişi de yine Atatürk’tür. Ne Mutlu O’nu anlayabilene, Ne Mutlu Türk’üm diyene!

 

Gazi ÖMEROĞLU

ODTÜ Tarih

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

KAYNAKÇA

1. SİNANOĞLU, Suat. Türk Hümanizmi. Sayfa 38-39. Ankara. 1980.

2. CEBESOY, Ali Fuat. Sınıf Arkadaşım Atatürk. Sayfa 98. İstanbul. 1967

3. İNAN, Arı. Düşünceleriyle Atatürk. Sayfa 84. Ankara. 1991

4. İNAN, Arı. Düşünceleriyle Atatürk. Sayfa 141. Ankara . 1991

Açıklama: Ord. Prof. Dr. Enver Ziya Karal’ın Atatürk ve Türk Devrimi kitabından yararlanılmıştır.