Hüseyin Akbulut: 2017’ye girerken kültürümüz, sanatımız… Nereye!  

 1.Konuya duyarlılık, bireysel ve toplumsal yaşamımız açısından neden önemli?

2017’ye girerken kültür ve sanat yaşamımız. Önce, yazının dar sınırları içinde, alanla ilgili kısa bir tanım yapalım.

Kültür ve onun yaratıcı çalışmalar bütünü kapsamındaki sanat, sanıldığı gibi yaşantımızı dekore eden, günlük haftalık işlerimizden sonra başvuracağımız bir gereç değildir. İnsan ve toplum için merkezi bir alandır. Kültür ve sanat, ruhsal gelişimimizi, duygu ve düşünce biçimimizi değiştiren bir alandır. Bu işleviyle de söz konusu alan, bizim dünyayı algılama biçimimizi, birbirimizle ilişkilenme biçimimizi, birbirimizi sevme biçimimizi değiştiren, geliştiren merkezi bir alandır.

Kültürün kimlik ve birlik ile ilgili işlevi de yaşamsal değerdedir:

Her toplum sahip olduğu kültür değerleriyle kimlik kazanır. Kültürü, bu anlamda toplumu var eden ve onu geleceğe taşıyan değerler bütünü olarak da tarif ediyoruz. Toplumda bireyler ve katmanlar arasında birlik ve bütünlük, ancak bu ortak kültür değerlerine sahip olununca ve bu değerler paylaşılınca gerçekleşebiliyor.

Ülkemizde yaşanan çok olumsuz süreç, bu yönüyle de kültür alanının yaşamsal değerini ortaya çıkarıyor.

Kültürün yaşamsalsal değerdeki diğer bir öğesi ise sanattır:

Sanat yalnızca insana özgüdür, diğer bir tanımla, insanın insan olduğunun kanıtı, onun sanat ile olan ilişkisidir. Sanat bizi duyarlı kılar, sanat bizi özgürleştirir, sanat çirkinlikleri yok edip güzellikler yaratır, sanat insanlar arasında farklılıklar yaratmak yerine ayrılıkları yok eder ve birliği pekiştirir.

Sanatın yaşantımız üzerindeki işlevlerini tanımlarken, bu alandaki yoksunluklar nedeniyle yitirilen duyarsızlığımızın, özgürlüğümüzün ve bağımsızlığımızın, yaratılan ayrılıkların, çirkinleştirilen çevrenin nedenleri de ortaya çıkıyor.

Konunun öteki önemli yanı, sanatın, uygarlık ile olan ilişkisidir:

Uygarlık tarihindeki köklü dönüşümler, ifadesini öncelikle sanatta, bilim ve felsefede bulmuştur. Rönesans aydınlanması, sanat, bilim ve felsefedeki uyanışla gerçekleşti, insanlık Ortaçağı bu uyanışla aştı.

Kültür/sanat ile uygarlık ilişkisinin en çarpıcı örneklerini bulunduğumuz coğrafyada görüyoruz. Yaşamlarında kültür ve sanata yer vermeyen ülkeler çağın gerisinde kaldılar. Bu toplumlar günümüzde de Ortaçağı yaşıyorlar. İslam coğrafyası bu gerçeğin acı örnekleriyle doludur.

Kültür ve sanat alanımız bu nedenlerle önemle ve özenle korunup geliştirilmelidir. Bizi çağa taşıyan bu alan geleceğimiz bakımından yaşamsal değerdedir.

2.Konu Cumhuriyet kültürü açısından neden yaşamsal değerde?

Kültür/sanat ile uygarlık ilişkisinden söz ederken bu olgunun en çarpıcı örneği, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde ulusal kurtuluş savaşıyla ve devrimle kurulan Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Cumhuriyet, alışılagelmiş toplumsal, kültürümüz üzerinde derin, büyük bir devrim gerçekleştirdi, yeni bir yaşam, yeni bir toplum inşa etti. Teokratik öğretiler ve hanedan geleneği yerine, akıl ve bilime dayanan, parlamenter Cumhuriyet üzerinde yükselen, kökleri öz kültürümüze ve insanlık tarihine uzanan bir milli kültür yaratmayı amaçladı.

Ümmet yerine milleti, padişahlık yerine parlamenter Cumhuriyeti, doğmalar yerine akıl ve bilimi, gelenekler yerine çağdaşlaşmayı, darülfünun yerine üniversiteyi, medrese yerine okul ve fakülteyi ve öncelikle de sanatı kurumlaştıran Cumhuriyet rejimi, Türk toplumunu çağdaş uygarlık (Muasır Medeniyet) düzeyinin üzerine yükseltmeyi öngörüyordu.

Tüm bu atılımlar ve yaptırımlar, birçoğu binlerce yıllık bir gelenekten gelen alışılmış değer yargılarını ve kavramları yıktı, toplumu tutsak eden zincirleri, prangaları kopardı.

Devrim hareketi içinde de, Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nun bilimsel çalışmalarıyla, kültür tarihimizi asıllarına, Anadolu’ya yerleşmeden de önceki “öz kaynaklarına” dayandırdı. “Türk kalarak çağdaşlaşmak” olarak da tanımlayacağımız bu ideale ulaşmak için de amaca uygun kurumlar, kavramlar, kanunlar, biçimler yarattı.

Yanlış bir söylemi de düzeltelim. Toplumu, Rönesans aydınlanmasını yaşamış Batı Avrupa toplumlarının uygarlık düzeyine çıkartmayı öngören bu hareket için çoğu kez “batılılaşma” deyimi kullanılıyor. Ben Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün hiçbir yerde bu tanımı kullandığına rastlamadım. Doğru tanım “muasır medeniyet”, çağdaşlaşmadır.

Cumhuriyet, “Tanzimat batıcılığı” yerine “Cumhuriyet çağdaşlaşmacılığı” ideali üzerinde yükseldi.

Cumhuriyetin üzerinde yükseldiği bu kültür siyasetinin en özlü tanımını Atatürk yapmıştır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk 9 Mart 1935’te CHP’nin 4.Kurultayı’nın açılışında yaptığı konuşmada bu siyaseti şöyle tarif ediyor:

“Geçen kurultaydan bugüne sosyal ve kültürel alanda başardığımız işler; Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal çehresini keksin çizgileriyle ortaya çıkarmıştır. Yeni harfleri, ulusal tarihi, öz dili, ar, ilimsel müzik, bilim ve teknik kurumlarıyla, kadını erkeği her hakta eşit modern Türk Sosyetesi bu son yılların eseridir. Türk Ulusu, ancak varlığını derin ve sağlam kültür sınırları ile çevreledikten sonradır ki, onun yüksek kapasitesi ve erdemi uluslararasında tanınır.”

Cumhuriyetin kurucusu, inşa edilen yeni devletin üzerinde yükseldiği kültürü tanımlarken “yeni harflere”, “ulusal tarihe”, “öz dile”, “ilimsel müzik”, “bilim” ve “teknik kurumlarına”, “kadını erkeği her hakta eşit topluma”, “çağdaşlaşmayı” esas alan “modern yeni sosyeteye” ve bunu oluşturan kültür sanat siyasetine vurgu yapıyor.

Konuya o denli önem vermektedir ki gerçekleştirilen kültür devrimini “Cumhuriyetin Varlık Nedeni” olarak görüyor.

Bilinmelidir ki Cumhuriyeti yaşatmak, ancak bu kültürün yaşatılmasıyla mümkündür. Bu alan yaşatılıp yeşertilmezse; Cumhuriyetin çağdaşlık, laiklik, ulusçuluk, devrimcilik, cumhuriyetçilik niteliği ve ilkeleri de kalmaz.

Cumhuriyet rejimi bu çağdaşlaşma hamlesine bütüncü bir bakışla yaklaşırken, yine de en önde eğildiği alan “eğitim” ile “kültür sanat” alanıdır.

Nasıl bir eğitim? Sorusuna vereceğimiz yanıt, teokratik medrese eğitimi yerine, Cumhuriyet çağdaşlaşmacılığının getirdiği “milli eğitim”, “laik eğitim”, “asri eğitim”, “bilimsel eğitim”, “kız erkek karma eğitim”, “devrimci” ve “halkçı eğitim”dir.

Sanata verilen önemin çarpıcı örneği ise, Cumhuriyetin kuruluşundan hemen bir yıl sonra 1924’te kurulan ilk yüksek okul Musiki Muallim Mektebidir. Sanat alanında bu kuruluşla başlayan süreç, kısa bir zamanda Konservatuvarın, Orkestranın, Operanın, Balenin, Tiyatronun kurumlaşmasını getirmiştir.

Okulun kuruluşu bağlamında, müzik sanatına verilen olağanüstü önemi ve önceliği ise Cumhuriyetin kurucusunun az bilinen bir söyleşisiyle verelim:

Sanata verdiği değer ve önem bağlamında vereceğimiz örnek, Atatürk’ün, büyük devlet adamları ve tarihi şahsiyetlerle yaptığı söyleşilerle tanınan ünlü Alman Gazetecisi Emil Ludwig’in ile 30 Kasım 1929 da yaptığı 3 saat süren söyleşisidir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, söyleşide, sözü yine sanata ve özellikle de müzik sanatına getirerek şunları söylüyor:

Bir milletin müzikteki (müzikçilikteki) akışına önem verilmezse onun yükseltilmesine imkân bulunmadığını Montesgui’dan okumuştum. Onaylarım, bu çok doğrudur. İşte bundan dolayı bu sanatın geliştirilmesine kendimi bağlı sayıyorum”.

Askeri bir eğitimden geçmiş, yaşamını cephelerde, savaş alanlarında tüketmiş bir askeri şahsiyetin, daha 1913’te Sofya’da izlediği bir opera temsilinden sonra “Balkan harbinde neden yenildiğimizi bu gün daha iyi anladım. Bulgarların operası, sanatçıları varmış”  sözüyle, savaştaki yenilgiyi sanatsız kalmaya bağlayan bir dahi kişiliğin, sanat alanına ve özellikle de müzik sanatına bu denli önem verebilmesinin nedenleri hep düşündürmüştür.

Yaklaşımdaki siyasetin ipuçlarını, Florya köşkünde, kendisini ziyaret eden bir bölüm bilim insanına sorduğu, doğru yanıt alamayınca yanıtını kendisinin verdiği şu ifadesinden anlıyoruz:

“En güç devrim, müzik devrimidir. Çünkü müzik devrimi, kişiye, önce kendi iç dünyasını unutturmayı, sonra da onu yeni bir âleme yöneltmeyi gerektirir. Onun için çok zordur. Çok zordur ama mutlaka yapılacaktır.”

Cumhuriyetin kurucusu yeni bir toplum inşa ederken, “sanatın insanı değiştirme gücü”nden söz ediyor.

Cumhuriyet, kuruluşunda bu denli önem verilmiştir sanata.

3.Kültür sanat alanına duyarlılık, yaşadığımız süreç açısında neden önemli?

Kültür sanatın işlevi ve Cumhuriyetin üzerinde yükseldiği kültür sanat siyasetiyle ilgili tüm bu özetleme, 2017’ye girerken günümüzde yaşananlarla bağlantı kurmak amacıyla yapıldı. Bugün, yürütülen çağdışı siyaset eliyle Cumhuriyetin çağdaşlaşma kültürünün ortadan kaldırılmaya çalışıldığı yakıcı, zor bir süreçten geçiyoruz.

Cumhuriyete ve kurucularına yöneltilen akıl almaz saldırılar, ulusal bayramlara getirilen utanç verici yasaklar, her gün karalanan ve yok edilmeye çalışılan ulusal tarihimiz, siyasallaştırılan din ve inanç sistemi, millilik ve çağdaşlık vasfı yok edilerek medrese eğitimine dönüştürülen eğitim sistemiyle Türkiye bir “Ortadoğu devleti”ne, bir “Ortaçağ toplumu”na dönüştürülmek istenmektedir.

Kuşkusuz sürdürülen bu yıkım siyasetinde kültür ve sanat alanımız nasibini almaktadır.

Saldırıyı, kapatılan ve turizme eklenen Kültür Bakanlığı ve turistik kültür anlayışıyla, yıkılmasına karar verilen kültür merkezleri örnekleriyle, Atatürk’ün anıt ve heykellerine ve genel anlamda heykel sanatına yapılan utanç verici saldırılarla, kitabı bombadan da tehlikeli gören çağdışı kültür sanat düşmanlığı örneklerle çoğaltabiliriz.

Günümüzün iktidarı kültür sanat alanındaki bu yıkım siyasetini, hazırladığı “TÜSAK” ve benzeri yasa tasarılarıyla, ülkenin tüm sanat varlığını da yok etmeye; Güzel Sanatları, Tiyatroyu, Operayı, Baleyi, Orkestrayı, Türk Halk Müziği ve Türk Sanat Müziği Korolarını kapatıp ortadan kaldırabilme eylemine kadar vardırmıştır.

Yazının dar sınırları içinde, bu alandaki yıkıma bir örnek verelim:

İstanbul Atatürk Kültür Merkezi önce yıkılmak istenmiş, karar büyük tepki yaratınca, sözde onarım söylemiyle 1 Haziran 2008 tarihinde kapatılmıştır.

Kapatma kararıyla AKM’de görev yapan tüm sanat kurumları sanatçıları ve çalışanları ile birlikte adeta sokağa bırakıldılar. Kurumlarının çoğu sahne ve akustik koşulları uygun olmayan, izleyici kapasitesi sınırlı mekânlara yöneldiler. Birçokları ise mekân yokluğundan gezici kumpanyalara dönüştürüldüler. Bu nedenle de sanatlarının başyapıtlarını sunamaz, yasalarında tanımlanan görevlerini yapamaz durumda bırakıldılar.

Daha da kötüsü, Türkiye’nin mega kentinin ana arterindeki kültür merkezinde sergilenen sanat etkinliklerini izleyen yaklaşık bir milyon insan sanattan koparıldı, kültür merkezinden uzaklaştırıldı.

İstanbul Atatürk Kültür Merkezi, aynı zamanda Devlet Opera ve Balesi, Devlet Senfoni Orkestrası, Devlet Tiyatrosu, Türk Halk Müziği Korosu, Klasik Türk Müziği Korosu, Modern Folk Topluluğunun v.b. gibi dev sanat kurumlarımızın çalışmalarını ve etkinliklerini sürdürdüğü yerleşik eviydi.

Kapatılmadan önceki son sezonda, AKM’de bir yılda 185 opera-bale temsili, 59 senfonik konser, 446 tiyatro temsili, 16 klasik koro konseri, 18 folk konseri, 23 sergi ve bakanlık tahsisi ile 96 olmak üzere yılda toplam 855 kültür sanat etkinliğinin sunulduğu düşünülürse, bilinçle çürümeye ve ölüme terk edilen Atatürk Kültür Merkezi’nin işlevi daha iyi anlaşılır.

Konunun önemli yanı, Cumhuriyet kültürüne yönelik bu saldırılarla yok edilen çağdaş, ulusal kimliğimiz ve birliğimizdir. Şimdi yaşandığı gibi, bu ortak kültür ortadan kaldırılarak, toplumun kimliği de, birliği de yok edilmektedir.

Varılacak sonuç ise, yaşandığı gibi kültürel bölünme ve parçalanmadır. Kültür sanat konusuna duyarlılık bu açıdan da yaşamsal değerdedir.

4.Sonuç:

2017’ye girerken Cumhuriyet kültürümüz büyük saldırı altındadır. Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan bu çağdışı siyaset, gelenekçilik, muhafazakârlık, dincilik, bölücülük siyasetiyle ve bu kültür sanki bizim olmayan, batıdan alınan bir öykünme kültürmüş, bir taklit kültürmüş savıyla yürütülmektedir. Oysa bizi çağa taşıyan söz konusu bu çağdaş ve evrensel kültür, temel yaklaşımıyla yola çıkışta kendimize dönüş, öze dönüş ve özden yola çıkarak çağdaşlaşma (muasır medeniyet) kültürüdür.

Cumhuriyetin üzerinde yükseldiği bu kültür yaşatılmazsa Cumhuriyetin varlığından da söz edemeyiz.

Atatürkçü Düşünce Derneği bu kültürü yaşatmak için savaşım vermektedir. Derneğin kuruluşunun da, varlığının da nedeni bu kültürü yaşatmak, geliştirerek geleceğe taşımaktır. Önümüzdeki süreç ise ADD’nin bunu da aşarak bir akademi, bir okul gibi çalışma dönemi olmalıdır.

Kültür ve sanat kimliğimizdir, birliğimizdir, geçmişimiz ve geleceğimizdir.