Amiral Cem Gürdeniz: Türk-Rus ilişkileri ve Montrö Antlaşması’nın Önemi  

 

Montrö Türk Boğaları Sözleşmesi sadece boğazlardan ticaret ve savaş gemilerinin geçişini düzenleyen bir boğaz rejimi değildir. Aynı zamanda Karadeniz gibi yarı kapalı bir denizde başlı başına bir deniz güvenlik rejiminin de temelini oluşturmaktadır. Bu kapsamda dünyada örneği az olan, bir nevi deniz silahlarını kontrol rejimi enstrümanıdır. Dolayısıyla Karadeniz istikrar ve barışı ile Montrö sözleşmesi birbirini tamamlayan kavramlardır.

Karadeniz’in, soğuk savaş sonrası son 25 yılda küresel ekonomiye entegrasyonu o kadar büyük olmuştur ki, başta ham petrol ve konteyner trafik artışı olmak üzere, dünyanın en hızlı gelişen deniz trafik alanlarından birisine dönüşmüştür.

Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Moldova, Ukrayna, Rusya Federasyonu ve Gürcistan ile çevrili özel bir coğrafyaya sahip, yarı kapalı bir deniz olan Karadeniz’in açık denizlere tek bağlantısı olan Türk  Boğazları, ülkemiz dâhil yedi devletin hayat damarıdır. Rusya Federasyonu toplam dış ticaretinde % 60 oranında Türk Boğazlarından geçen deniz ulaşımına bağımlıdır. Bu durum Karadeniz’de barış, istikrar ve karşılıklı güvenin geliştirilmesinin önemini daha da belirginleştirirken, özellikle deniz güvenliğini öne çıkartmaktadır.

Karadeniz, Birinci Dünya Savaşı sonrasında işgale uğrayan Anadolu’nun, Türk tarihinin ilk ve son anavatan savunmasında da en önemli rolü oynamıştı. Karadeniz, Sovyet Rusya  üzerinden idame edilen ve kurtuluş savaşının lojistiğini temin eden nakliyatın ana arteri oldu. Eğer Karadeniz bu nakliyata zemin teşkil etmeseydi ve harp malzemesi zamanında Karadeniz limanlarına eriştirilemeseydi şüphesiz kurtuluş savaşı kazanılamazdı. Karadeniz, üzerinden taşınan 300 bin ton Sovyet Rusya yardımı, silah ve cephane sayesinde savaş süresince istiklal yolunun arka bahçesini oluşturmuştu. Karadeniz, lehte kullanıldığı sürece Anadolu’nun güvenlik ve emniyeti olduğunu  ispat etmişti. Atatürk’ün ünlü ‘’Gözüm Sakarya’da, kulağım İnebolu’da’’ sözü belleklerimizdedir.

Karadeniz’de bir nevi deniz güvenlik rejimi oluşturan, 20 Temmuz 1936 tarihinde imzalanarak, 9 Kasım 1936da yürürlüğe giren Montrö Türk Boğazları Sözleşmesi, 13 yıl aradan sonra sadece Lozan’ın eksik kalan denizci parçasını kısmen tamamlamakla kalmamış, aynı zamanda bölgesel ve küresel deniz siyaseti açılarından çok yönlü kazanımları tetiklemiştir.

Böylece Cumhuriyet, Karadeniz-Akdeniz ekseninde, Osmanlı döneminde pek çok örnekte yaşanan stratejik iç hatlar konumunda kalma riskini bertaraf edebildi.

Karadeniz, 9 Kasım 1936 tarihinden bu yana geçirdiği pek çok karmaşık evreye, İkinci Dünya Savaşı ve bölgesel sıcak çatışmalara  rağmen dünyanın diğer deniz ve okyanus alanlarına göre genelde bir barış ve istikrar denizi oldu. Bu başarıda Montrö sözleşmesi en büyük rolü oynadı. Ayrıca soğuk savaşın nükleer tehdit dengesi ile oluşan istikrar ortamı ve Türkiye’nin de uyguladığı dengeli ve ciddi dış politika sayesinde Karadeniz, soğuk savaş döneminde iki süper gücü karşı karşıya getirecek bir krize ya da jeopolitik kazaya da sahne olmadı.

Türkiye’nin Montrö Sözleşmesi hassasiyetine örnek verelim. Türk Boğazlarının İkinci Dünya savaşının ilerleyen yıllarında Almanların lehine kullanıldığı iddiaları çok dile getirildi. Tuna yolu ile Köstence’ye getirilen silah ve cephanenin Boğazlar üzerinden Ege adalarına iletildiği, özellikle İngilizler tarafından iddia ediliyordu. 1944 yılı Haziran ayı içinde Kessel sınıfı bir Alman ticaret gemisinin silah taşıdığı, Ege’de İngiliz donanması tarafından yapılan bir aramada ortaya çıkınca, Türk Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu 19 Haziran 1944 günü istifa etmişti.

Montrö uygulamalarına bir bakanının istifa ettirecek kadar önem veren Türkiye, bu olaydan iki hafta sonra, Karadeniz’e geçmek isteyen üç yeni Bulgar muhribine izin vermemişti. Türkiye’nin bu titizliği zaman zaman tehditlere maruz kalmasına neden oluyordu. Örneğin Montrö sözleşmesinin kısıtlamalarına dünyanın en büyük deniz gücü ve okyanusların jandarması olarak sıcak bakmadığı çok iyi bilinen ABD, 2 Eylül 1941 tarihinde  (henüz İkinci Dünya Savaşına katılmadığı bir dönemde) Türkiye’ye baskı yapabiliyordu. Türkiye’nin Sovyetlere yardım için Karadeniz’e çıkmak isteyen İngiliz savaş gemilerine izin vermemesi üzerine, Amerikalı Amiral Sterling: ‘’Türkiye Boğazları ya kendi iradesi ile açar, yoksa zorla açılır” demişti.

Ancak Türkiye, Mustafa Kemal Atatürk döneminden kısa süre sonra Kurtulış Savaşı döneminin Türk Rus yakınlaşmasını terk ederek, Türkiye’nin İngiltere ve Fransa ile üçlü ittifak anlaşmasını akdetti. Tabi bu süreçte Sovyetlerin hatasını da göz aradı etmemek gerekir. İkinci Dünya Savaşı başında Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Molotov, Türkiye’ye  Boğazları birlikte korumayı teklif etmişti. Montrö sürecinde Türkiye’yi desteklemesine rağmen yeni konjonktürde Türk jeopolitiğinin en hassas noktasına baskı yapan Sovyetler bu şekilde Türkiye’nin Atlantik blokla yakınlaşma sürecini tetiklemiş oldu. Potsdam konferansı ve sonrasında verilen 1945-1946 Sovyet notaları ile bu süreç daha da süratlendi. Notaların ana konusu Türk boğazlarıydı. Sovyetler, İkinci Dünya Savaşı’ndaki kayıp ve zayiatları ile Alman denizaltılarının Karadeniz’e geçişine göz yumulduğu konusunda Boğazları açmayan Türkiye’yi suçluyordu. Bu nedenle Boğazlar üzerindeki talepleri 9 Mayıs 1945’te Almanya’nın teslim olmasından çok önce Şubat 1945’de başladı. Teslim sonrası Avrupa’daki güç boşluğu, ABD ve İngiltere’nin Sovyetler hakkındaki kararsızlığından dolayı hız kazandı. 1953 yılında Stalin’in ölümünden sonra Kruschev Stalin-Molotov döneminin tüm notalarının geri çekildiğini beyan etse de güvensizlik oluşmuştu.  Neticede 1946 dan 1989 sonuna kadar devam eden Soğuk Savaş döneminde Karadeniz NATO ve Varşova Paktı arasında bir ara yüz oldu.

Bu dönemde Karadeniz, Montrö sözleşmesi sayesinde silahlı çatışma görmedi. Soğuk savaş döneminin en zorlu günlerinde bile Karadeniz, iki süper gücü karşı karşıya getiren bir mücadeleye sahne olmadı. Bunda en büyük etkenler; Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Karadeniz’in güvenliği için tesis ettiği ortam ile Türkiye’nin bunun üzerine inşa ettiği dengeli dış politikalar oldu. Eğer soğuk savaş döneminde Montrö boğazlar sözleşmesi kısıtlamaları olmasaydı; Karadeniz, iki süper güç arasında rekabet ortamına dönüşür ve gerginliğin odak noktası olurdu. Böyle bir ortamda, Türkiye istese de dengeli bir dış politika izleyebilme imkânını elde edemezdi. Montrö Boğazlar sözleşmesi; Türkiye’nin soğuk savaş dönemi de dahil olmak üzere, bugüne kadar sürdürdüğü Karadeniz’e yönelik dengeli dış politikası için kaldıraç görevi görmüştür.

Bu dönemde Türkiye, bir NATO ülkesi olmasına rağmen SSCB’yi kışkırtmamak için, Karadeniz’de NATO tatbikatı yapmadı ve yaptırmadı. Montrö sözleşmesi, Karadeniz haricindeki bir krizin tırmanmasını da dolaylı olarak önledi. Bu sözleşme sayesinde 1973 Arap İsrail (Yom Kippur) savaşında Sovyet Akdeniz Eskadronu, “Sovmedron”un Karadeniz filosundaki gemiler ile desteklenmesi, sözleşmenin geçişe yönelik tonaj limitleri nedeniyle  kademeli oldu, böylece, Akdeniz’deki ABD 6’ncı filosu ile ani bir tırmanmanın önüne geçildi.

Soğuk savaş sonrası dünya siyasi haritası değişti. Sovyetler birliği dağıldı. Rusya, Baltık cumhuriyetlerini kaybetti. Baltık Denizi’nde Baltysk başta olmak üzere dört mevsim açık limanlarının tümü, Rusya ana karası ile artık doğrudan bağı olamayan Kaliningrad Oblast içinde kaldı. Rusya Federasyonu için, özellikle hidrokarbon ürünlerinin Avrupa ve Atlantik havzasına en yakın ve ekonomik çıkış Karadeniz limanlarıydı.

Yeni dönem, Rusya Federasyonu için, tarihinde hiç olmadığı kadar Karadeniz’in jeoekonomik ve jeopolitik önemini öne çıkarıyor. Aynı durum, Gürcistan, Ukrayna, Romanya ve Bulgaristan için de geçerlidir. Diğer taraftan Tuna havzası üzerinden Almanya, Avusturya, Macaristan, Sırbistan ve Moldova gibi orta ve doğu Avrupa ülkeleri ile Hazar-Volga havzası üzerinden Kazakistan, Azerbaycan, Ermenistan, Türkmenistan ve İran da doğrudan ya da hinterland bağlantıları ile Karadeniz’i kullanıyor.

Hazar ve orta Asya petrol ve doğal gaz kaynaklarının giderek artan bir oranda dünyaya açılması, Karadeniz’i dünyanın önemli enerji koridorlarından biri haline getirdi. Karadeniz’den çıkarak Türk boğazlarını geçen petrol miktarı 2010 yılında günde üç milyon varille 146 milyon tona ulaştı.

Böylece Karadeniz; soğuk savaş sonrası Rusya gibi kaynak ülkelerle, alıcı konumundaki Avrupa ülkeleri arasındaki karşılıklı bağımlılığı artırdı. Dolayısıyla bu durum, başta doğal gaz olmak üzere enerjinin siyasi kaldıraç olarak kullanılmasına, diğer taraftan, Karadeniz güvenliğinin Avrupa Atlantik güvenliğine eklemlenmesine yol açtı.

2016 itibarıyla yaklaşık her 10 dakikada bir gemi ve her 50 dakikada bir tehlikeli yük taşıyan gemi geçiş yaptı. Yıllık olarak, son 20 yılda ortalama 100’ü aşkın devlete ait 40 binin üzerinde gemi boğazlardan geçiş yaptı. Bu gemiler ile, önemli kısmı petrol ve yan ürünleri olmak üzere yarım milyar tona yakın mal/yük taşındı.

Günümüzde Karadeniz’de günlük olarak yaklaşık 300 gemi seyir yapmakta, bunların yarısı Türk boğazlarını kullanmaktadır.

Soğuk savaş sonrası Varşova paktının dağılması ve ideolojik mücadelenin sona ermesi sahildarları birbirine yaklaştırdı. Türkiye önce 1992 yılında Karadeniz ekonomik işbirliği (KEİ) oluşumu ve daha sonra 2001 yılında Karadeniz deniz işbirliği görev grubu (BLACKSEAFOR) kurulması ile bu denizde güvenilir arabulucu (honest broker) olduğunu tüm sahildarlara ispat etti. 11 Eylül 2001 tarihinde yaşanan ve soğuk savaş sonrası dönemin bitişini simgeleyen, ABD’deki terör saldırılarından dolaylı olarak en çok etkilenen denizlerden birisi Karadeniz ve büyük Karadeniz (Greater Blacksea) bölgesi oldu. ABD bu saldırıları küresel terörle savaş maximi altında dünyanın jeopolitik haritasının yeniden şekillendirilmesinde kullandı. Karadeniz’de bu süreçten payını aldı. Bu saldırılar sonrası NATO tarafından Akdeniz’de başlatılan denizde terörle mücadeleye odaklı etkin çaba (Active Endevour) harekatının Karadeniz’e genişletilmesi çabalarından, Bulgaristan ve Romanya’nın NATO üyeliğine, Ukrayna ve Gürcistan’da renkli devrimlere kadar pek çok askeri-politik gelişme Karadeniz’de yaşandı. Montrö sözleşmesi  Atlantik cephede sorgulanmaya başlandı. Birçok ABD ve İngiliz düşünce kuruluşunda sözleşmenin 21nci yüzyıl deniz güvenlik ihtiyaçlarına cevap vermediği ve NATO için ciddi bir engel olduğu gündeme getirildi.

ABD’nin 11 Eylül terör saldırıları sonrası dönemde Karadeniz’de terörle mücadele için dış müdahalenin gerekli olduğu yönündeki Atlantik baskısı her zaman hissedilmiştir. Ancak Türkiye, deniz güvenliğini sağlamaya yönelik bölgesel girişim ve oluşumların, küresel deniz güvenliğine de katkı sağlayacağından hareketle, Karadeniz deniz güvenliğine  doğrudan katkı sağlayarak inisiyatif almıştır. Bu girişimler sırasında deniz güvenliğine yönelik yaklaşımını iki temel eksende şekillendirmiştir. Birincisi, Karadeniz’e sahildar ülkeler arasında tam işbirliği ve eşgüdüm sağlanmasıdır. İkinci olarak, “deniz güvenliğinin bölünmezliği” prensibi doğrultusunda, Karadeniz’deki bölgesel deniz güvenliğinin Avrupa Atlantik güvenlik sisteminin tamamlayıcısı olmasıdır.

Bu iki eksen çerçevesinde Türkiye, akılcı ve proaktif bir yaklaşımla 2001 yılında Karadeniz deniz işbirliği görev grubu (BLACKSEAFOR)’un oluşturulmasına öncülük etmiş; 2002 yılından itibaren Ukrayna önderliğinde AGİT’te geliştirilen deniz kuvvetleri arasında güven ve güvenlik artırıcı önlemlere (CSBM in the naval field) iştirak etmiş; 2004 yılında Karadeniz uyumu harekâtını (KUH) başlatmış ve 2006 yılında Karadeniz Sınır Birlikleri ve Sahil Güvenlik Komutanlıkları İşbirliği Forumu-BSCF girişimini geliştirmiştir. Dünyada örneği bulunmayan bu ortaklıkları sağlayan en önemli araç, şüphesiz Montrö sözleşmesi ve onun ruhu idi. Tüm süreçlerde ayrıca Türk-Rus işbirliği ve eşgüdümü belirleyici rol oynadı.

8 Ağustos 2008’de yaşanan Güney Osetya krizinde denizde yaşanan az sayıda olaya rağmen Karadeniz deniz güvenlik rejiminde herhangi bir değişiklik olmadı. Öyle ki o sırada aktive edilmiş olan BLACKSEAFOR’daki Gürcü ve Rus gemileri göreve devam etmişti. Ancak Karadeniz, AB’nin kışkırtmaları sonucu  2014 Mart’ında yaşanan Rusya’nın Kırım müdahalesi ile ciddi bir sarsıntı geçirdi. Halbuki Karadeniz, bu krize kadar deniz güvenliği açısından dünyaya örnek olabilmiş bir denizdi. Son olarak 24 Kasım 2015’de ülkemiz ve Rusya arasında yaşanan uçak düşürme krizi ile birlikte Karadeniz’deki işbirliği, karşılıklı güven ve istikrar ortamı ciddi yara almış, küresel jeopolitik çatışma ve çekişme döneminin ipoteği altına girmişti. İkinci Dünya savaşı ve soğuk savaşta bile bu çatışmadan uzak kalabilmiş Türkiye, üst üste yapılan dış politika hataları sonucu Karadeniz’deki güvenilir arabulucu konumunu zedelemişti. Romanya’nın NATO füze savunma sistemi içinde  ilk uzun menzilli silah sistemini  (SM-3 Blok 1-B, tipi hava savunma füzesi)  Devesul’da faaliyete geçirmesi sadece konvansiyonel stratejide değil aynı zamanda nükleer stratejide de Karadeniz’de yeni endişe alanlarının yaratılmasına neden oldu. 8-9  Temmuz 2016’da Varşova’da yapılan NATO Zirvesi Montrö Sözleşmesinin varlığına rağmen Karadeniz’de NATO deniz varlığının artırılması çağrısı yaptı. Romanya öncülüğünde yapılan bu çağrı, Karadeniz’de NATO’nun yeni macera arayışına somut delildir.

15 Temmuzda yaşanan tarihimizin en büyük iç ihaneti olan FETÖ darbesi, Türkiye’nin jeopolitik farkındalığını yeniden şekillendirmiş, son yıllarda bozulan Türk Rus ilişkilerinin toparlanma sürecini tetiklemiştir. Bu sürecin  Karadeniz’de yeniden güven ve istikrar ortamının tesis edilmesinde önemli rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Türk-Rus yakınlaşması ve işbirliği olmadan Karadeniz’de istikrardan bahsedemeyiz. Bu ilişkinin sigorta teli de Montrö Boğazlar Sözleşmesidir. Deniz Kuvvetleri Komutanlığının 2015 yılında yayınlanan strateji belgesinde belirtildiği üzere Karadeniz’de Türkiye’nin temel politikası aşağıdaki gibi olmalıdır:

’Bu politika, bölge ülkeleri ile birlikte Karadeniz’e münhasır bir bölgesel kimlik ve buna dayalı bir bölgesel iş birliği ortamı oluşturmayı, bu suretle istikrarı bozabilecek olası dış müdahale ihtimalini asgariye indirmeyi, Karadeniz’i jeopolitik rekabetin dışında tutmayı hedeflemelidir. Bu hedef, Türk Deniz Kuvvetlerinin liderlik ettiği ya da taraf olduğu deniz ortamına yönelik muhtelif bölgesel askerî girişimlerle desteklenmelidir.’’

Bu süreçte Türkiye, stratejik çıkarların örtüşmesine odaklı Türk-Rus ilişkilerine son derece önem vermeli, Montrö rejiminin muhafazası ile bu yükümlülüğü, azami hassasiyetle ve tarafsızlıkla yerine getirmeye devam etmelidir.